Yirmi birinci yüz yıla girmiş olmamıza rağmen, hala pek az ilerleme kaydetmiş olduğumuz konulardan biri de beynin yapısıdır. Özellikle bellegin beyindeki yerini tespit etmek için çalışmalar halen devam etmektedir. Bir bakış açısına göre bellek beyin içinde yaygın bir şekilde vardır, veya diğer bir deyişle, bellegi oluşturan tüm bilgiler kodlanmış olarak cesitli beyin bölgesinde kayıt edilmiş durumdadırlar.
Bu tür özelliklere sahip bir fiziksel sistem geliştirilmiş durumdadır ve adı da Hologram´dır. Bellegin bir hologram olarak beyinde kayıt edildiğini iddia eden beyin cerrahı Karl Pribram 1969 yılında Holografik Model görüşünü ileri sürmüştür.
Holografik Modeli anlayabilmek için holografik kayıt sistemini anlamak gerekir. Hologram, monokromatik (tek renkten oluşmuş) ışık kullanarak yapılmış olan bir tür fotografa benzer. Ancak, ayrıntıya girildiğinde fotoğraftan da oldukça farklı olduğu görülür. Tek bir dalga boyu (renk) içeren ışık hüzmesi ikiye bölünerek biri hologramı yapılacak olan cisme diğeri ise doğrudan kayıt eden ortama (fotoğraf kağıdına) yöneltilir. Cisim üstünden yansıyıp kayıt ortamına ulaşan ışık hüzmesi diğer (doğrudan gelen) hüzme ile girişime girer. Sonuçta bu iki hüzmenin girişim çizgileri kayıt ortamında sabitleşir. Cisim kaldırıldıktan sonra, aynı tek renkli ışık hüzmelerinden biri kayıt ortamından yansıtılıp diğer hüzme ile girişime girdiğinde uzayda üç-boyutlu cismin görüntüsü belirir. Cismin üç-boyutlu görülmesinin nedeni bir mercek kullanılmamış olmasıdır. Fotoğraftan farklı olarak, cismin iki boyutlu tek bir görüntüsü yerine cismin çeşitli bölgelerinden yansıyan pek çok ışık dalgasının, yaygın bir şekilde, girişim çizgilerinin kaydı yapılmaktadır.
Insanin bir kendi ic elektriksel dalgalari ve bir de duyu organlarindan gelen elektriksel-kimyasal dalgalarin girisimi beyinde noronlarin karmasik baglar kurup holografik olarak bellek dedigimiz bilgi deposunu olusturmalari pekala mumkundur. Hologramin ilginc bir ozelligi da kayit ortaminin ufak bir parcasinda dahi cismin 3-boyutlu goruntusunu yeniden olusturacak bilgilerin depolanmis oldugudur. Su halde beynin herhangi bir ufak parcasi dahi bellegin tumunu barindirabilecek ozelliklere sahiptir. Demek ki kayıt eden ortamın her bir noktasında tüm bilgi kodlanmış durumdadır ve bu ortamın en küçük parçası dahi butun hakkinda tum bilgileri barindirmaktadir.
Holografik kayit bize cok buyuk ve cok karmasik bir yapinin dahi cok kucuk bir bolgeye kodlanarak sigabilecegini gostermektedir. Su halde insan –belki de her canli varlik- evrenin bir holografik kaydi olabilir. Ayni gorusun bir baska ifade sekli de insan yapisinda evrenin tum bilgilerinin kodlanmis olabilecekleridir. Bu ifadeyi sadece beden veya bellek olarak degil, tum ruh-beden butunlugu olarak anlamak gerekir. Insan kendini tanimakla kendinden cok daha buyuk ve karmasik bir gercekle tanismis olur. Kendini taniyan insan bir yandan birlik duygusuna erisirken ote yandan sonsuzlukla da temasa gecmis olur. Zira evrenin uzay-zaman sonsuzlugunu holografik olarak zamanda ‘simdi’de ve mekanda ‘bura’da hissetmek pekala mumkundur.
Insanla evren arasindaki bu yakin iliskiye deginmis olan fizikci, 1930’lu yillarda Nobel fizik odulunu de kazanmis olan Paul Dirac’tir. Dirac’in ileri surmus oldugu Antropik Prensibine gore “Fizik biliminde bazi sabit sayilar az bir miktar farkli olsalardi evrenimiz bugunku durumuna asla ulasamazdi ve bu cok farkli olusan evrende insan da ortaya cikamazdi”. Insan evrende tesaduf eseri olusmus bir varlik degildir ve bu bakimdan evrenin kucuk bir kaydi, bir hologramidir.
Antropik Prensibin ‘insani merkeze getiren prensip’ oldugu sanilabilir. Oysa ki, bu yaklasim ben-merkezci (egoist) bir bakis acisi olmayip sadece insani dislamis olan nesnel bilime oznel insan faktorunu katmak olarak algilanmalidir. Zira evreni gozleyen ve evren hakkinda fikir yurutup model gelistiren insan ile evren surekli iliski icindedir. Bu iliski sadece yerel olmayip zaman ve mekandan bagimsiz olarak butunsel bir iliskidir.
Eger insan varligin butunsel bir holografik kaydi ise bu kayitta zaman ve mekandan bagimsiz, cok eski donemlerden kalma, bilgiler, tecrubeler, imgeler ve simgeler bulunabilir. Hatta Sigmund Freud ile ayni donemde yasamis olan Carl Gustav Jung’un iddia ettigi ‘arketipler’ dahi bulunabilir. Arketipler (Arka-tip’ler) en eski donemlere ait modeller, imgeler ve simgelerdir. Ornegin, insan arkatipini ‘Anima’ (disi) ve ‘Animus’ (erkek) arkatipi olarak iki temel motif veya kavram olarak dusunebiliriz.
Anima, doguran ve koruyan disi ozelligi ile dogayi ve doga guclerini temsil eden bir Tanrica motifi olarak insanlik tarihinde onemli bir rol oynamistir. Eski toplumlarda Ana-Tanricalara buyuk onem verilmesi, insan yasaminin dogaya bagli olusu ve toprak urunlerindeki bolluk ve bereket arzusu ile yakindan iliskilidir. Anadolu ve Mezopotamya Tanricalari hep bollugu ve bereketi simgeliyorlardi. Animus ise, insanin bedensel gucunu ve yonetici uygulayici yonunu belirtir. Ayrica, Anima her erkegin disi yanini, Animus da her disinin erkek yanini temsil eder. Su halde her insanda holografik olarak kayit edilmis olan hem erkeklik hem de disilik ozellikleri bulunmaktadir. Karsi cinse duyulan ilgiyi de ‘kendi holografik kayidinda eksik olanla temasa gecip eksikligi tamamlama arzusu’ olarak da gorebiliriz. Asik olan insanda olusan butunluk duygusunu da Yin ile Yang’in birlesmesinden ileri gelen ruhsal tatmin olarak da yorumlayabiliriz.
Yin-Yang simgesi bir daire icinde siyahla beyazin simetrik ve estetik girisimidir. Benzer sekilde evrensel bellegin etkisiyle olusan ‘girisim motifleri’ bazi durumlarda ortaya cikabilirler. Bu girisim motiflerinden biri de Carl Jung’un tedavi ettigi hastalarda gordugu ‘Mandala’dir. Mandala ‘daire, cokgen, birliktelik ve butunluk’ anlamlarini icerir. Bu anlayisla distaki daire evreni, kozmozu belirtirken icteki arti isareti veya yildiz insani simgeler. Ikisi bir arada evrenle butunlesmis, tum varlik icinde birlige ulasmis insanin simgesidirler. Ortadaki 8 yaprakli Lotus cicegi aydinlanmis insani, yani Budha ogretisindeki 8-katli yolu izleyen bilge kisiyi simgeler. Yin-Yang motifi ile Mandala motifi arasinda bircok benzerlikler vardir. Her ikisi de cok derin kavramlarin ve yasam gerceklerinin birer holografik kaydidir.
En buyukten en kucuge kadar tum varliklar arasindaki bu benzerlik ve ortak simetri holografik baglarin gercekligine isarettir. Bizim icin onemli olan bu baglarin farkina varmak ve sonsuzlukla iletisim icine girebilmektir. Medyumlarin, samanlarin, sifacilarin, Reiki enerjisi ile temas kuranlarin ve telepati gucune sahip olanlarin pratikte yaptiklari, bu farkindaligi uygulamaya koyarak tum insanlligin hizmetine sunmaktir.
Klasik bilim bu gibi oznel gucleri gormezden gelse de Yenicag biliminin insan-evren iliskisine onem verecegi kanisindayim. Cunku insan evrenden kopuk, bagimsiz bir nesne olmadigi gibi, tam tersine evrenin kucuk bir modeli, bir holografik kaydidir. Burada insanin ozel bir konumu oldugunu soylemek istemiyorum. Canli veya cansiz her varlikta bu holografik kayit degisik seviyelerde varsa, her varligin da insanin oldugu kadar onemi ve evrende insana esdeger bir konumu vardir. Unutmayalim ki holografik kayittan eksiltilen her parca butunsel gercegin biraz daha bulanik hale gelmesi ve daha az net algilanmasi sonucunu dogurur.
Kaynak: Bilsev – Bilimadami.Net Fizik Bölümü