19 Oct 2006 için arşiv

19
Oct
06

Potansiyel Gerçek

Onsekiz ve ondokuzuncu yüzyılda gelişen dünya görüşü o günkü bilim adamlarının fiziksel olayları açıklamakta göstermiş oldukları başarının sonucu olarak yerleşmiş ve günümüze kadar “tek doğru görüş” olarak kabul edile gelmiştir. Bu klasik görüşün bir dizi varsayıma dayandığı çoğu kez gözden kaçmaktadır. Yirminci yüzyılda gelişen Kuantum kuramı bu varsayımların birçoğunu tartışmaya yeniden açmış, hatta bir kısmını çürütmüştür.

Artık günümüzde, madde ve zaman kavramları, nedensellik ile öncelik-sonralık ilişkileri yeniden gözden geçirilip yeni bilimin bize sunduğu bakış açısından değerlendirilmeleri gerekmektedir.

Kuantum kuramının getirdiği yeni bakış açısını aktarabilmek için ayrıntılı matematik denklemlere girmeden basit bir örnek (metafor) sunmanın daha uygun olacağı kanısındayım.

Elimize iki fotoğraf verildiğini ve bunların birinde ardına kadar açık bir kapının, diğerinde aynı kapının tam kapalı olarak görüldüğünü düşünelim. Bu fotoğraflardan hangisinin önce hangisinin sonra çekilmiş olduğunu bilemeyiz. Bu durumda öncelik-sonralık kavramı kaybolacak, zaman okunun yönü hakkında hiçbir yargıya varılamıyacaktır. Diğer bir deyişle, zaman gözlenen bir değişken olamıyacaktır. İşte Kuantum kuramının bize sunduğu bakış açısına göre zaman sürekli olarak gözlenebilen bir değişken değildir. Bu kurama göre geçmişten geleceğe doğru akan bir zaman kavramı yerine sadece ‘an’ kavramından söz edilebilir. Üstelik belli bir anda yapılan deneyin ancak bazı değişkenleri hakkında kesin bilgi edinilebilir. Tüm değişkenler hakkında kesin bilgi edinilemez.

Heisenberg’in belirsizlik prensibine göre bir cismin uzaydaki yerini kesin olarak bilmek istersek onun momentumu (hızı) hakkında kesin bilgiye ulaşamayız. Aynı durum zaman ve enerji çifti için de söz konusudur. Bu belirsizlik ilerde geliştireceğimiz daha hassas veya daha güçlü ölçüm aletlerinden bağımsız bir kısıtlamadır. Kuantum kuramına göre sadece an olduğuna göre, iki an arasındaki süreyi doldurmak ve zamanın akış yönünü saptamak veya zamanın yönü hakkında karar vermek bize düşmektedir. Şu halde zaman tersinir olmaktadır. Zaman yönü bize bırakılmış ise zamanın akış yönü geçmişten geleceğe doğru olabileceği gibi, tam aksi yönde gelecekten geçmişe doğru da olabilir. Bize, geçmişten geleceğe doğru tek yönlü aktığı kanısını veren zamanın kaynağına inmeden önce biraz da maddenin yapısına değinmek istiyorum.

İki kapı fotoğrafına geri dönecek olursak, kapı önce kapalı iken sonra açılmış olduğunu var sayabileceğimiz gibi tam tersine önce açık iken sonra kapanmış olduğunu da varsayabiliriz. Bu durumda zaman kavramında süreklilik yok olmaktadır. İki fotoğraf arasında sürekli bilgi akışı bulunmadığından nedensellik kavramı da anlamını yitirmektedir. Nedensellik ise bilimin en temel dayanaklarından biridir. Nedensellik olmadan olaylar arasında sebep sonuç ilişkisi kurulamaz ve doğa ile ilgili sureklilik iceren bir kural veya yasa da ileri sürülemez.

Peki, bu durumda Kuantum kuramı nasıl oluyor da doğa hakkında bize doğru bilgi verebiliyor? Gerçekten de, Kuantum kuramı bize doğa hakkında dogru bilgi veriyor fakat kesin bilgi vermiyor. Sadece olasılıklardan söz ediyor ve ‘mutlak gerçek’ kavramı yerine ‘potansiyel gerçek’ (olası gerçek) kavramını sunuyor.

Okumaya devam edin ‘Potansiyel Gerçek’

19
Oct
06

Holografik Model

Yirmi birinci yüz yıla girmiş olmamıza rağmen, hala pek az ilerleme kaydetmiş olduğumuz konulardan biri de beynin yapısıdır. Özellikle bellegin beyindeki yerini tespit etmek için çalışmalar halen devam etmektedir. Bir bakış açısına göre bellek beyin içinde yaygın bir şekilde vardır, veya diğer bir deyişle, bellegi oluşturan tüm bilgiler kodlanmış olarak cesitli beyin bölgesinde kayıt edilmiş durumdadırlar.

Bu tür özelliklere sahip bir fiziksel sistem geliştirilmiş durumdadır ve adı da Hologram´dır. Bellegin bir hologram olarak beyinde kayıt edildiğini iddia eden beyin cerrahı Karl Pribram 1969 yılında Holografik Model görüşünü ileri sürmüştür.

Holografik Modeli anlayabilmek için holografik kayıt sistemini anlamak gerekir. Hologram, monokromatik (tek renkten oluşmuş) ışık kullanarak yapılmış olan bir tür fotografa benzer. Ancak, ayrıntıya girildiğinde fotoğraftan da oldukça farklı olduğu görülür. Tek bir dalga boyu (renk) içeren ışık hüzmesi ikiye bölünerek biri hologramı yapılacak olan cisme diğeri ise doğrudan kayıt eden ortama (fotoğraf kağıdına) yöneltilir. Cisim üstünden yansıyıp kayıt ortamına ulaşan ışık hüzmesi diğer (doğrudan gelen) hüzme ile girişime girer. Sonuçta bu iki hüzmenin girişim çizgileri kayıt ortamında sabitleşir. Cisim kaldırıldıktan sonra, aynı tek renkli ışık hüzmelerinden biri kayıt ortamından yansıtılıp diğer hüzme ile girişime girdiğinde uzayda üç-boyutlu cismin görüntüsü belirir. Cismin üç-boyutlu görülmesinin nedeni bir mercek kullanılmamış olmasıdır. Fotoğraftan farklı olarak, cismin iki boyutlu tek bir görüntüsü yerine cismin çeşitli bölgelerinden yansıyan pek çok ışık dalgasının, yaygın bir şekilde, girişim çizgilerinin kaydı yapılmaktadır.

Insanin bir kendi ic elektriksel dalgalari ve bir de duyu organlarindan gelen elektriksel-kimyasal dalgalarin girisimi beyinde noronlarin karmasik baglar kurup holografik olarak bellek dedigimiz bilgi deposunu olusturmalari pekala mumkundur. Hologramin ilginc bir ozelligi da kayit ortaminin ufak bir parcasinda dahi cismin 3-boyutlu goruntusunu yeniden olusturacak bilgilerin depolanmis oldugudur. Su halde beynin herhangi bir ufak parcasi dahi bellegin tumunu barindirabilecek ozelliklere sahiptir. Demek ki kayıt eden ortamın her bir noktasında tüm bilgi kodlanmış durumdadır ve bu ortamın en küçük parçası dahi butun hakkinda tum bilgileri barindirmaktadir.

Holografik kayit bize cok buyuk ve cok karmasik bir yapinin dahi cok kucuk bir bolgeye kodlanarak sigabilecegini gostermektedir. Su halde insan –belki de her canli varlik- evrenin bir holografik kaydi olabilir. Ayni gorusun bir baska ifade sekli de insan yapisinda evrenin tum bilgilerinin kodlanmis olabilecekleridir. Bu ifadeyi sadece beden veya bellek olarak degil, tum ruh-beden butunlugu olarak anlamak gerekir. Insan kendini tanimakla kendinden cok daha buyuk ve karmasik bir gercekle tanismis olur. Kendini taniyan insan bir yandan birlik duygusuna erisirken ote yandan sonsuzlukla da temasa gecmis olur. Zira evrenin uzay-zaman sonsuzlugunu holografik olarak zamanda ‘simdi’de ve mekanda ‘bura’da hissetmek pekala mumkundur.

Insanla evren arasindaki bu yakin iliskiye deginmis olan fizikci, 1930’lu yillarda Nobel fizik odulunu de kazanmis olan Paul Dirac’tir. Dirac’in ileri surmus oldugu Antropik Prensibine gore “Fizik biliminde bazi sabit sayilar az bir miktar farkli olsalardi evrenimiz bugunku durumuna asla ulasamazdi ve bu cok farkli olusan evrende insan da ortaya cikamazdi”. Insan evrende tesaduf eseri olusmus bir varlik degildir ve bu bakimdan evrenin kucuk bir kaydi, bir hologramidir.

Antropik Prensibin ‘insani merkeze getiren prensip’ oldugu sanilabilir. Oysa ki, bu yaklasim ben-merkezci (egoist) bir bakis acisi olmayip sadece insani dislamis olan nesnel bilime oznel insan faktorunu katmak olarak algilanmalidir. Zira evreni gozleyen ve evren hakkinda fikir yurutup model gelistiren insan ile evren surekli iliski icindedir. Bu iliski sadece yerel olmayip zaman ve mekandan bagimsiz olarak butunsel bir iliskidir.

Eger insan varligin butunsel bir holografik kaydi ise bu kayitta zaman ve mekandan bagimsiz, cok eski donemlerden kalma, bilgiler, tecrubeler, imgeler ve simgeler bulunabilir. Hatta Sigmund Freud ile ayni donemde yasamis olan Carl Gustav Jung’un iddia ettigi ‘arketipler’ dahi bulunabilir. Arketipler (Arka-tip’ler) en eski donemlere ait modeller, imgeler ve simgelerdir. Ornegin, insan arkatipini ‘Anima’ (disi) ve ‘Animus’ (erkek) arkatipi olarak iki temel motif veya kavram olarak dusunebiliriz.

Anima, doguran ve koruyan disi ozelligi ile dogayi ve doga guclerini temsil eden bir Tanrica motifi olarak insanlik tarihinde onemli bir rol oynamistir. Eski toplumlarda Ana-Tanricalara buyuk onem verilmesi, insan yasaminin dogaya bagli olusu ve toprak urunlerindeki bolluk ve bereket arzusu ile yakindan iliskilidir. Anadolu ve Mezopotamya Tanricalari hep bollugu ve bereketi simgeliyorlardi. Animus ise, insanin bedensel gucunu ve yonetici uygulayici yonunu belirtir. Ayrica, Anima her erkegin disi yanini, Animus da her disinin erkek yanini temsil eder. Su halde her insanda holografik olarak kayit edilmis olan hem erkeklik hem de disilik ozellikleri bulunmaktadir. Karsi cinse duyulan ilgiyi de ‘kendi holografik kayidinda eksik olanla temasa gecip eksikligi tamamlama arzusu’ olarak da gorebiliriz. Asik olan insanda olusan butunluk duygusunu da Yin ile Yang’in birlesmesinden ileri gelen ruhsal tatmin olarak da yorumlayabiliriz.

Yin-Yang simgesi bir daire icinde siyahla beyazin simetrik ve estetik girisimidir. Benzer sekilde evrensel bellegin etkisiyle olusan ‘girisim motifleri’ bazi durumlarda ortaya cikabilirler. Bu girisim motiflerinden biri de Carl Jung’un tedavi ettigi hastalarda gordugu ‘Mandala’dir. Mandala ‘daire, cokgen, birliktelik ve butunluk’ anlamlarini icerir. Bu anlayisla distaki daire evreni, kozmozu belirtirken icteki arti isareti veya yildiz insani simgeler. Ikisi bir arada evrenle butunlesmis, tum varlik icinde birlige ulasmis insanin simgesidirler. Ortadaki 8 yaprakli Lotus cicegi aydinlanmis insani, yani Budha ogretisindeki 8-katli yolu izleyen bilge kisiyi simgeler. Yin-Yang motifi ile Mandala motifi arasinda bircok benzerlikler vardir. Her ikisi de cok derin kavramlarin ve yasam gerceklerinin birer holografik kaydidir.

En buyukten en kucuge kadar tum varliklar arasindaki bu benzerlik ve ortak simetri holografik baglarin gercekligine isarettir. Bizim icin onemli olan bu baglarin farkina varmak ve sonsuzlukla iletisim icine girebilmektir. Medyumlarin, samanlarin, sifacilarin, Reiki enerjisi ile temas kuranlarin ve telepati gucune sahip olanlarin pratikte yaptiklari, bu farkindaligi uygulamaya koyarak tum insanlligin hizmetine sunmaktir.

Klasik bilim bu gibi oznel gucleri gormezden gelse de Yenicag biliminin insan-evren iliskisine onem verecegi kanisindayim. Cunku insan evrenden kopuk, bagimsiz bir nesne olmadigi gibi, tam tersine evrenin kucuk bir modeli, bir holografik kaydidir. Burada insanin ozel bir konumu oldugunu soylemek istemiyorum. Canli veya cansiz her varlikta bu holografik kayit degisik seviyelerde varsa, her varligin da insanin oldugu kadar onemi ve evrende insana esdeger bir konumu vardir. Unutmayalim ki holografik kayittan eksiltilen her parca butunsel gercegin biraz daha bulanik hale gelmesi ve daha az net algilanmasi sonucunu dogurur.

Kaynak: Bilsev – Bilimadami.Net Fizik Bölümü

19
Oct
06

Kritik Enerji Kuramı

Artik maddenin enerji oldugu iyice bilinen ve deneysel olarak da kanitlanmis olan bir gercektir. Her tur madde enerjiye donusebilir. Zira maddede gizli duran, aciga cikmayan, potansiyel bir enerji vardir. Bu enerjinin etkin hale gelmesi icin kritik bir degere ulasmasi gerekir. Bir diger ifade sekli ile, maddenin, yani kutlenin, kritik bir degere ulasana kadar bir araya gelmesi gerekir. Bu kritik degere ulasmadikca hic bir etkin olgu veya yeni yapi ortaya cikmaz. Bu durumu bircok ornekle aciklamak istiyorum.

1.Yercekimi kuvvetinden hepimiz haberdariz. Her maddi varlik bu cekim gucune sahiptir. En ufak bakteriden en buyuk gok cisimlerine kadar her nesne ‘yercekim kuvveti’ adini verdigimiz “gravitasyon” kuvvetine sahiptir. Ancak, kucuk cisimlerde bu kuvvetin ortaya ciktigini ve etkin bir rol oynadigini gormuyoruz. Diger kuvvet turleri bu kuvveti ortuyor ve etkisini azaltiyor. Yercekim kuvvetinin etkin hale gelmesi icin kutlenin kritik bir degere ulasmasi gerek. Ornegin, karadelikler uzayda koskoca yildizlari bu kuvvet sayesinde parcalayip yutuyorlar.

2. Bir diger ornek, radyoaktif bozunma. Uranium cekirdegi dengesiz olup aniden iki parcaya bolunur. Bu arada iki adet notron salar. Bir tek Uranium cekirdegi parcalanirsa saldigi notronlar bosluga dagilip bozunurlar. Ama, pek cok Uranium atomu bir araya geldiginde parcalanmadan aciga cikan iki notron diger iki Uranium cekirdegine girdiginde o iki cekirdegin de parcalanmalarina neden olurlar. Boylece 4 yeni notron cikar ve 4 yeni atomu parcalayabilir. Bu olaya ‘Zincirleme reaksiyon’ diyoruz. Iste atom bombasi boyle bir reaksiyon sonucunda patliyor. Bu reaksiyon icin de yaklasik 20 kg zenginlestirilmis Uranium veya 8 kg Plutonium yetiyor. Bu miktar kritik kutleyi olusturuyor.

3. Insan topluluklari da kritik bir sayiya ulasmadikca deger uretemiyorlar. Deger uretmekten kasit, organize olmak, yasa cikarmak, bulus yapmak,….vs turden toplumu ileri goturecek birtakim duzenlemeler ve gelistirmeler olusturmaktir. Ornegin, ilk yazili toplum yasasi Hammurabi zamaninda Sumer toplumunda cikmis. Sumerler sadece bu konuda degil, pek cok konuda gelistirmeler ve yeni duzenlemeler getirmisler. Bircok bulus onlarin eseri. Bu buluslari yapmalarinin esas nedeni de kritik bir sayiya ulasmis olmalaridir. Yoksa onlar diger kavimlerden daha zeki degillerdi. Zekeriya Sitchin gibi bazi yazarlar o buluslari dunya disi varliklara baglamak istiyor. Oysa ki, Kritik Enerji Kurami (KEK) bu gibi durumlara gayet mantikli aciklamalar getiriyor.

4. Darwin’in evrim kurami da KEK sayesinde yeni bir aciklama kazaniyor. Bilindigi gibi genlerde daima kucuk mutasyonlar (degisimler) olusuyor. Bunlarin bir kismi kozmik isinlarin etkisi ile, bir kismi da tesadufun etkisi ile olabiliyor. Az miktarda mutasyonu doga onariyor. Yani az sayida gen degistiginde bir etkisi olmuyor ve yeni nesile da aktarilmiyor. Ama, bu ufak degisimler kritik bir degere ulasinca degisim kacinilmaz oluyor. O zaman aniden, bir kuantum sicramasi ile, yeni bir tur ortaya cikiyor. Son yillarda guc kazanan “Neo-Darwinism” (Yeni Darvinizm) bu gorusu savunuyor. Bulunmus olan fosiller de bu gorusu destekliyor. Yani ara turler bulmak cok zor. Genelde bir tur aniden digeri ile yer degistiriyor. Veya, iki farkli tur halinde yanyana yasamlarini surduruyorlar. Fakat artik onlar okadar farklidirlar ki birbirleri ile ciftlesmiyorlar bile. Ciftlesseller bile ortak ara tur olusmuyor. Eger biz suni olarak ara tur olusturmak istersek her seferinde suni olarak ciftlesmeyi tekrarlamamiz gerekiyor. Cunku sayi okadar az ki hic bir zaman kritik kutle olusmuyor.

5. Kritik enerji miktari ile biz surekli karsi karsiyayiz. Ornegin belli bir miktar enerji uretmeden endustiyel toplum olamayiz. Enerji uretimi son derece onemlidir. Dunyada her zaman enerji paylasimi konusunda tartismalar olmus, hatta harplaer cikmistir. Su yollarinin ve su kaynaklarinin paylasimi bir enerji paylasimidir. Hava sahasinin paylasimi bir enerji paylasimidir. Kita sahanligi paylasimi ve kara sulari paylasimi bir enerji paylasimidir. Petrol ve dogal gaz paylasimi bir enerji paylasimidir. Hatta bilgi paylasimi da bir enerji paylasimidir. Neden “endusriyel sir” saklanir ve paylasilmaz? Cunku o da bir enerji paylasimidir da ondan. Her toplum KEK geregince enerjisini maksimum hale getirmek icin calisir

Kaynak: Bilsev – Bilimadami.Net Fizik Bölümü

19
Oct
06

Özel Görelilik kuramı

İçinde bulunduğumuz 2005 yılı Einstein’ın özel görelilik kuramını ileri sürüşünün 100’üncü yıl dönümüdür. Bugün bile , aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen, özel görelilik kuramının sonuçları anlaşılmakta güçlük çekiliyor. Sizlere şimdi çok basit birkaç tanım yaparak özel görelilik kuramını anlatacağım. Bunun için de sadece orantı kullanacağım.

1. Tanım: Birbirlerine göre sabit hızla hareket eden gözlem çerçeveleri eşdeğerdir ve birbirlerinden ayırt edilemezler.

Bu ne demek? Şu demek: Eğer bulunduğumuz odada hareket eden hiçbir nesne yoksa bu odanın hareketsiz mi olduğu, yoksa sabit hızla hareket halinde mi olduğu bilinemez. “Bilinemez” derken, yapacağınız hiçbir deney bu farkı saptayamaz. Şu halde sabit v hızıyla hareket halinde olan bir gözlem çerçevesi duran gözlem çerçevesinden ayırt edilemez. İkisi eşdeğerdir.

Bu tanım aslında Newton’un birinci yasasından farklı bir şey değildir. Çünkü Newton’un birinci yasasına göre:

2. Tanım: Bir cisme dış kuvvet etki etmezse o cisim ya sabit yerinde kalır (v =0), veya sabit hızla hareket eder (v = sabit).

Görüldüğü gibi Tanım 1 = Tanım 2 dir. Yani, Görelilik kuramının birinci tanımı Newton’un birinci yasasından başka bir şey değildir.

3. Tanım: Bir cismin hareket ettiğini saptamak için iki gözlem çerçevesine gerek vardır.

Bu tanıma göre hiçbir nesne kendi başına hareketli olup olmadığını saptayamadığına göre, hareketin saptanması için en az 2 adet gözlem çerçevesi gereklidir. Şu halde 2 gözlem çerçevesi ile çalışalım. Bunlara A ve A’ diyelim. Bizim için A ve A’ eşdeğerdir. Çünkü birbirlerine göre sabit hızla hareket halindedirler. Ama, her bir gözlem çerçevesinde bulunan gözlemci için kendi gözlem çerçevesi hareketsizdir.

Tanım 3’e göre A gözlem çerçevesinde ölçülen hız kendi hızı olamaz. Ancak A’ nün hızı olabilir. Eşdeğer olarak A’ gözlem çerçevesinde ölçülen hız kendi hızı olamaz. A’ den ölçülen hız A nın hızıdır. Bu durumu şöyle düşünün. Siz bir odadasınız ve odada her nesne hareketsiz. Camın önünden bir kuş geçiyor. Siz kuşun hızını ölçebilirsiniz. Yani kuşun size göre hızını ölçebilirsiniz.

İşte bu noktada görelilik işin içine giriyor. Ölçülen hız, mutlak hız değil, göreli hızdır. Şimdi hızı tanımlayalım.

4. Tanım: Sabit v hızının ifadesi v = dx / dt dir. Yani hızı ölçmek için uzunluk boyutundaki değişim miktarını zamandaki değişim miktarına bölmek gerekir.

Bu durumda A gözlem çerçevesinden ölçülen V hızı A’ gözlem çerçevesinin hızı olur. Eşdeğer olarak A’ gözlem çerçevesinden ölçülen V’ hızı da A nın hızı olur.

V = dx’ / dt’ ve V’ = dx / dt olmak durumundadır. Çünkü A dan ölçülen V hızı A’ nün yolu ve zamanı olmak zorundadır. A çerçevesi içinde tüm cisimler durağan olduğundan, kendi yol ve zamanını ölçemez. Keza A’ den ölçülen yol ve zaman A nın yol ve zamanı olmak zorundadır. Çünkü bu iki gözlem çerçevesi eşdeğerdir.

Şimdi, V’ > V diyelim. Bu tanım tamamen görelidir. Bizim V gözlem çerçevesinde bulunduğumuzu ve diğer gözlem çerçevesinin bize göre hareketli olduğunu ifade etmektedir. V’ hızı V hızından büyüktür demek, bizim penceremizin önünden bir kuş geçti ve biz onun hızını bize göre ölçtük demektir.

Şu halde dx > dx’ ve dt

dx’ ne demek? A’ çerçevesinde (A ya göre hareketli olan çerçevede) uzunluk farkı daha az. Yani, hareketli gözlem çerçevesinde uzunluklar azalıyor. İşte bu duruma Lorentz-Fitzgerald büzülmesi deniyor. Öte yandan dt’ > dt ne demek? A’ sisteminde zaman aralığı daha geniş demek. Yani A’ sisteminde A sistemine göre aynı zaman süresi daha uzun sürüyor. Yani, hareketli gözlem çerçevesinde zaman yavaşlıyor.

Görüldüğü gibi, hiçbir matematik kullanmadan, basit mantık yürüterek Özel Görelilik kuramının asıl sonuçlarını elde etmek mümkün. Uzunluğun ne kadar azaldığını veya zamanın ne kadar uzadığını bilmek için bir tanım daha gerekiyor. O da, ışık hızının sabit olduğu tanımı.
Bu noktada “öz zaman” ve “öz uzunluk” ne demek? Onları biraz açayım.
“Öz zaman” özel görelilik kuramının 4. tanımından kaynaklanan bir kavramdır. V sabit hızı ile hareket eden bir gözlem çerçevesinde zaman tanımı iki farklı an arasındaki süredir. Yani, dt = t(2) – t(1) şeklinde belli bir zaman aralığıdır. Öz zaman hiç bir zaman tek bir “an” olarak görülmemelidir.
Örneğin “Şu anda saat falandır” demek öz zamanı tanımlamaz. “Bu yazıyı yazarken şu kadar dakika geçti” dersek öz zamanı tanımlamış oluruz. Benim gözlem çerçevemde belli bir süre hareketli bir gözlem çerçevesinden ölçülürse daha uzun bir süre olarak ölçülür. Çünkü o çerçeveye göre hareketli olan benim ve benim öz zamanımı daha uzamış olarak ölçer.

Okumaya devam edin ‘Özel Görelilik kuramı’

19
Oct
06

Kuantum degişimler

“Kuantum” sozu belli ve sonlu bir miktar anlamina gelir. Eger degisimler kuantum kuramina uygun sekilde gelisirlerse, surekli olmayip sureksiz sicramalar seklinde gelisirler. Bu durum hemen her alanda gecerlidir. Zaman ve mekan (uzam) dahi sureksiz olabilir. Gunumuzde surekli sandigimiz pek cok olayda sureksizlik bulunmaktadir.

Ornegin, bilgisayarlarin calismasi 0-1 seklinde iki zit kutup uzerine kuruludur. “Sifir” denince bir akimin olmayisi veya miknatislanmis bir birimin olmayisi anlasilmalidir. “Bir” denince de tam tersi anlasilir. Birinden digerine gecis surekli degil sureksizdir. Yani, aniden sifir bir olur veya bir sifir olur.

Okumaya devam edin ‘Kuantum degişimler’

19
Oct
06

Kuantum Felsefesi

KUANTUM FELSEFESI

Kuantum kuraminin kendine has bir dunya gorusu vardir. Bu dunya gorusu bizim boyutumuzdan algiladigimiz dunyadan oldukca farklidir. Fakat kavramlari derinligine incelemeye basladigimizda goruruz ki bu iki dunya gorusu bir araya getirilebilir. Hele de guncelik yasamimizda Kuantum dunyasinin kavramlarini uygulamaya koyabilirsek tumuyle farkli bir felsefeye sahip, oldukca genis dusunebilen bir insan olabiliriz.

Sizlere, burada Kuantum felsefesinden soz etmek istiyorum. Bakalim bu goruslerimi gundelik hayata uygulayabilecek misiniz?

1. Kuantum dunyasi kesikli bir birliktelik dunyasidir. Her nesne hem dalga hem de parcacik oldugundan bizlerin parcacik olarak tanimladigi enerji paketleri surekli dalgalardan olusmuslardir. Ancak kuantum surekliligi bizim 3-boyutlu klasik sureklilik tanimina benzemez. Kuantum dunyasi hem surekli hem sureksizdir. Yani, her surekli hareket cok kucuk sureksiz hareketin toplamindan olusur. Bu bakimdan temelde sureksizlik olmasina ragmen bir butuncul birlik vardir.
2. Kuantum dunyasinda kesin sinirlar yoktur. Yukardaki kesikli sureklilik taniminin sonucu olarak kesin sinirlar aradan kalkar. Bir noktada bulunan bir parcacik sureksiz olarak aniden farkli bir noktaya atlama (sicrama) yapabilir. Bu bakimdan kesin ayirimlardan soz edilemez. Her var olan etrafi ile birlikte bir butunluk icinde varligini surdurur. Bagimsiz bir parcacik kavrami sadece bir basit yaklasim olarak anlamlidir. Gercekte bagimsizlik diye bir gercek olgu yoktur.
3. Kuantum kuraminda zaman yerine “an” kavrami vardir. Yani, surekli zaman diye bir sey yoktur. Her olay bir an icinde olusur ve bir diger an farkli bir olaya donusur. “Gercek” ancak o an icin gecerlidir. Surekli ve mutlak gercekten soz edilemez. Her var olanin kendi oz zamani ve kendi oz gercegi vardir. Bu durumu Gorelilik kurami da iddia eder ve kanitlar. Bir varligin gercegi kendine aittir. Evrensel gercek yoktur.
4. Tek gercek bir enerji aginin var oldugudur. Ancak, bu enerji agi surekli degisim ve donusum icindedir. Her an yeni bir yapida yeni bir yogunlukta titresir ve dagilir. Enerji agini kesin olarak tanimlamak dahi mumkun degildir. Cunku tanimlamak icin onu kesin sinirlar icine hapsetmek, sinirlandirmak ve sabitlemek gerekir. Oysa ki bu ag ne sabitlenebilir ne sinilandirilabilir, ne de tanimlanabilir.

Simdi, bu 4 noktadan hareketle yasamimiza yon vermek istersek diyebiliriz ki:

Her insan bir sonlu-birliktelik varligidir. Kendini bagimsiz ve ayri sanmasi bir yanilgidir. Beden yapisinin yaninda ve esdeger olarak ruhsal bir yapisi vardir. Bu yapi Kuantum dalgasal yapisina benzer. Bu bakimdan insan cevresinden soyutlanamaz. Cevresi ile gorunmez bir bag icindedir. Bu bag enerji agi sayesinde tum evrenle etkilesir.

Insan zaman icinde degil “an” icinde yasar ve yasamalidir. Cogu insan bu yonunu ihmal eder ve zaman icinde (ya gecmiste veya gelecekte) hayal ederek yasar. Oysa ki asil olan an’dir. Her insanin kendi gercegi vardir ve bu gercek paylasilamaz. Bu gercek evrensel degil bireyseldir. Ancak, evrenle surekli etkilesen bir bireyselliktir bu.

Okumaya devam edin ‘Kuantum Felsefesi’




RSS Bilimadami.NET

  • An error has occurred; the feed is probably down. Try again later.

Sayfalar

 

Ekim 2006
M T W T F S S
« Jul   Nov »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Blog İstatistikleri

  • 17,390 hits

Top Clicks

  • Hiçbiri

Göze Batanlar

Fotoğraf

Loch Cill Chriosd

Blue Vs. Yellow!!

War of the Worlds

005/365 ... Winter wonderland!

More Photos