21 Oct 2006 için arşiv

21
Oct
06

Bulutlar ve yağmur

merve turhanoğlu:

Bulut nedir?

Bulut havadaki su buharının yani nemin birleşerek oluşturduğu ve kilometrelerce yukarıda rüzgarlar yardımıyla oradan oraya gezen ve bazen de yağmur olarak yer yüzüne düşen kütlelerdir.Özellikle beyaz olanlar pamuk gibi gökyüzünü süslerler.

Bulut Nasıl Oluşur?

Özellikle deniz,göl ve okyanus civarında hava ısındığında yükselir ve beraberinde nem yüklü tanecikleri de taşır.Bunlar bir nevi havadaki su buharıdır.Bu nem taşıyan sıcak hava akımı atmosferde yükselirken,atmosferin özelliğinden dolayı çevresindeki havanın basıncı ve sıcaklığı azalır.(Yukarı çıkıldıkça sıcaklık her yüz metrede yaklaşık 1 derce düşer ve her 10 metre de barometre yaklaşık 1 milibar düşer)

Etrafındaki basınç azaldığı için bu nem taşıyan hava molekülleri genleşir ve yoğunlaşarak nemin soğumasına neden olur ve sonucunda bulut oluşur.Bulut daha fazla soğudukça daha fazla nem yoğuşması olur ve su damlacıkları daha büyük bulutlar oluşturur.

Yağmur Nedir?

Tepemizde gezinen orta büyüklükteki bir bulutun(yaklaşık çapı 1 kilometre) hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde 1 ile 5 milyon kilogram su vardır.Peki bu tonlarca ağırlık nasılda kilometrelerce yukarıda düşmeden gezinebiliyor? Bulutların bu kadar ağarlığa rağmen gökyüzünde asılı kalabilmelerinin sebebi bu su damlacıklarının çok küçük olmalarıdır. Her ne kadar bir kilometre çapındaki bir bulutta en azından 1000 ton su varsa da bu hacimdeki hava 1 milyon tondur, yani bin kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar tepemizde gezinip dururlar.İşte bulutlar artık taşıyamayacağı bir kütleye sahip olduğunda yere yağmur olarak inerler. Aslında yağmur yağarken yağmur damlası oluşma işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda kaybolmaz.

Bulutlar Neden Beyazdır?

Bulutlar oluşmaya başladığında içindeki su damlacıkları o kadar küçüktür ki,üzerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip bulutlar pamuk gibi bembeyaz gözükürler.Ama zamanla bu su damlacıkları birleşip büyüdükçe,yani kalınlaştıkça gelen ışığı daha az yansıtırlar ve git gide daha koyu bir renk alırlar.

Yukarıda dediğimiz gibi her bulutun belli bir taşıma kapasitesi vardı ve demekki koyu renkli bulutlar bu kapasiteye yaklaşmışlardır ve bu tür bulutlar yağmur bulutu olarak bilinirler.Ayrıca yağmur bulutlarınında git gide ağırlaşan su damlacıkları bulutun altına toplandığından,bu tip bulutların tabanları üst tarafına nazaran daha koyu renkte görünür.

———————

Kaynak: Burcu bilimadami.net astronomi bölümü

21
Oct
06

Deprem

bilimadami.net forum tartışması

okan21:

Dunyada oldugu gıbı ulkemızde deprem hatlarının uzerında olmaktadır.Arkadaslarıma ulkemızın buyuk bı felaketin bekledigini soylemek ve cozum uretmelerini isterdim.Yakın zamanlarda olamsa ileride istanbul sehrimizde buyuk bi deprem olacagini dusunmekteyim cümku kıta hareketlerinde bızın ulkemızın sıkısmaya maruz kaldıgını sıne yınelek ısterım…Duyarlı arkadaslara duyrulur…

mrksea:

şuan için depremi önceden tahmin edebilecek alet ve edevatımız olmadığı için bence uygulanabilecek en iyi çözüm halkı bu konuda iyice bilgilendirmek ve gerektiği şekilde binalar yapmaktan ibarettir.çünkü depreme karşı şuan için tamamen elimiz kolumuz bağlı durumda:(bildiğim kadarıyla hayvanlar sezgisel olarak depremi çok önce olmasa da kısa süre önce hissetmeleri bunuda bizim duyamadığımız frekanstaki ses dalgalarını işitmeleriyle anlamaları belki bu konu üzerinde durularak geçici bir yol bulunabilir:)

sadas:

eğer mütahitler 3 kuruş kar yapmak için malzemeleri çalmasa depremlerin bir zararı yok japonyada geçenlerde 7.1 şiddetinde bir deprem oldu ama hiç kimse ölmedi 30 kişi yaralandı
deprem tehlikeli değil aslında bizim oturduğumuz binalar standartlarda değil istanbulda çeşitli belediyelerde zayıf temelli binaları güçlendirme çalışmaları sürüyor ama şimdiye kadar 4 bin ev güçlendirilmiş 15 milyonluk bir şehirde oldukça küçük bir sayı

okan21:

Sadas kardesım hergecen gun insanımız bılınclenmekte ama bı turlu kurulan evlerın depreme dayanma testlerıne tabıı tutmuyoruz sence burda yalnızca mutahıtlermı?suclu ama yenı yontemler gelıstırıp gereklı ımkan saglanırsa benım bı projem var ve bunun sayesında depremı 4-8 sn arasında bı sure ıcınde bı cok hayat kurtaracagıma ınanıyorum sence….Saygılarımla VEDAT KALAYCIjeomuhoa:

“okan21″ arkadasim, projen ne ise ilgili birimlerle iletisime gecersen cok iyi olur. Bilmiyorum kimseyle bir baglantı kurdun mu ama biliyorsun ki kimse senin pesinden projen ne diye kosmaz. Sen biraz inat edip kapilari asindirmalisin.
cevremde bir cok İnsaaat muhendisi arkadasim var. Bunlarin bir kismi muteahitlik yapiyor. Bu okumus arkadaslar dahi 17 agustostan hic bir ders alinmadiginin kaniti. Kesinlikle hepsi demiyorum ama epey bir muhendis yine malzemeden calmaktan, kontrolorleri ve yapi denetim firmalarini yaniltmaktan baska bir is yapmiyor.(yapi denetim firmalarinin da ne kadar hakkiyla calistigi ayri bir konu!) Maalesef gelecek olan yeni bir marmara depremi (ikinci bir deprem demiyorum cunku marmara ve cevresi tarih boyunca buyuk depremlere sahne olmustur.) Ders alinmadiginin aci bir kaniti olacak.
Evet su an icin depremleri onceden kestirmenin bir yolu yok ancak calismalar da yok degil. bir cok ulkede bir cok bilim adami ve sade vatandas cesitli aletler yaparak depremi onceden haber vermek icin caba sarfediyorlar. Kimisi elektrik alanlardaki degisimleri olcüyor kimisi baska seyleri. Ancak bence en onemli haberi canlilar vermekte. Evimizde besledigimiz canlilardan vahsi dogada yasayan canlilara kadar tum hayvanlar insanda olmayan kendilerine has duyu organlarıyla ve hisleriyle depremi onceden hissetmekteler. (ben bir jeoloji muhendisi olarak buna cani gonulden inaniyorum. zira inanmayanlar da var!) Reklam mı olur bilmiyorum ama burada vermek isterim : www.sismikaktivite.org adli sitede Turkiye’nin dort bir yanindan gelen doga gozlem ihbarlari ile gerceklesen depremler arasindaki iliski ortaya konulmaya calisiliyor. (dikkat : depremi onceden haber vermiyorlar!) Cesitli raporlar ve makaleler var. İncelemenizi tavsiye ederim.
Bu calismalar surmekte ve gelecekte depremin onceden kestirilmesinde buyuk onem tasimaktadir.

sadas:projen hakkında patentlik bir durumu yoksa biraz bilgi verebilirmisin?

misafir:

Ben ITU’de bir jeoloji öğretim görevlisi ile kendi isteğimle yaptığım jeoloji stajında şunu öğrendim.Deprem tahmin edilebilecek bariz bulgular içerir.Ancak bu her nedense halktan gizleniyor.Kısaca bir depremden önce şunlar olur…1-Yakındaki su kaynakları depremden en az 6 ay kadar önce ısınmaya başlar.(artan bir grafikle)
2-Eğer yakınlarda karstik oluşumlu bir mağara varsa oksijen oranında değişim olur ve soygazlar alışımmadık biçimde artar.
3-Artçı şoklar 3.0 richter’in üzerine çıkmaya başlar.
4-Kabuk kayması anormal düzeye ulaşır.
5-Manyetik sapmalar meydana gelebilir.Bölgede pusula yanılısı 2′ i aşar.
6-Toprağın derinlerinde ısı artışı olur.
7-Toprakta genel bir verim azalması özlenir.
sadas:

evt bu bulguların çoğunu kandilli rasat hanesi gözlüyor ama birde şöyle düşün istanbul yakınlarındaki termallerde sıcaklık arttı belli yerlerden aşırı radon gazı çıkıyor şimdi kandilli rasat hanesi bu bilgiyi yetkililere yada halka duyursa insanlar panik olcak ve bu yakın süreli bir tahmin değil aylar sonra olabilir deprem istanbul gibi 12 milyonluk bir şehirde aylarca sürecek bir kaos durumunu düşünmek bile korkutucu insanlar aylarca sokaklarda yatamazlar bence depremin tahminin bir önemi yok önemli olan yapıların sağlam yapılması okadar

jeomuhoa:

Deprem Şiddet Ölçeği (Mercalli Ölçeği)Sismografların olmadığı dönemlerde, depremin gücünü belirleme amacıyla depremlerin canlılar, yapılar ve toprak üzerindeki etkileri sınıflanmış ve şiddet adı verilen ölçek ortaya çıkmıştır. Değiştirilmiş Mercalli (MM) ölçeği (Bullen, 1963)I. Derece Özel konumda ve uygun koşullar altında bulunan bir kaç kişiden başka genellikle insanlar tarafından duyulmaz. Ancak duyarlı sismograflar tarafından kaydedilir.
II. Derece Ancak istirahat eden (oturan, yatan) ve özellikle yapıların üst katlarındaki kişiler tarafından duyulur. Asılmış konumdaki bazı eşyalar sallanabilir.
III. Derece Yapıların içinde ve özellikle yapıların üst katlarında bulunan kişiler tarafından duyulur, ancak birçok kişi bunun deprem olduğunu anlayamaz. Duran motorlu araçlar hafifçe sallanabilir. Ağır bir motorlu araç geçiyormuş gibi duyulur. Süresi algılanabilir.
IV. Derece Gündüzleri, yapıların içinde bulunan birçok kışi, dışarıda ise bazı kişiler tarafından duyulabilir. Geceleri, bazı kişileri uyandırabilir. Tabaklar, pencereler, kapılar sallanır, duvarlar gıcırdama sesleri çıkarır. Duran araçlar sarsılır.
V. Derece Hemen herkes tarafından duyulur, birçok kişi uyanır. Mutfak eşyalarından ve pencere camlarından bir bölümü kırılabilir. Sıvalar çatlayabilir ya da düşebilir. Kararlı olmayan eşyalar devrilebilir. Bazan araçların, direklerin ve diğer yüksek eşyaların sallandığı görülür. Sarkaçlı saatler durabilir. Kötü yapılmış bacalar ve bahçe duvarları yıkılabilir.
VI. Derece Herkes tarafından duyulur. Birçok kişi korkar ve dışarı fırlarlar. Ağır eşyalardan bir bölümü yerinden oynar. Bazı yerlerde sıvaların ve bacaların düştüğü görülür. İyi yapılmamış taş, tuğla ve kerpiç yığma yapılarda önemli çatlaklar oluşur.
VII. Derece Herkes dışarı koşar. İyi hesaplanmış ve iyi yapılmış yapılarda önemsiz hasar olur. İyi yapılmamış (zayıf harçlı, çatısı duvarlara iyi bağlanmamış) taş, tuğla ve kerpiç yapılarda önemli hasar ve yıkıntı olur. Betonarme yapıların duvarlarının çerçeve sistemi ile dokunak yerlerinde çatlaklar oluşur. Araç kullanan kışiler depremin farkına varırlar.
VIII. Derece Özel olarak yapılmış yapılarda az hasar olur. İyi yapılmamış taş, tuğla ve kerpiç yapılarda ağır hasar ya da tümüyle yıkılma görülür. İyi yapılmış yığma kagir yapılarda ağır hasar, iyi yapılmamış betonarme yapılarda taşıyıcı sistemlerde çatlaklar oluşabilir. Ağır eşyalar ters döner. Araç kullananlar rahatsız olurlar. Arazide kum fışkırmaları (sıvılaşma), çatlaklar ve faylar (kırıklar) olur. Kayalar düşer ve heyelanlar olabilir.
IX. Derece Yığma kagir yapılar yıkılır ya da çok ağır hasar görür. Betonarme yapılarda taşıyıcı sistemde mafsallaşma başlar. Donatıyı örten beton kabuk düşer, donatı etriyelerden ayrılır ve burkulma olur. Betonarme yapılarda önemli ötelemeler ve şakülden kaymalar olur. Yeryüzünde büyük yarık ve çatlaklar oluşur. Yeraltındaki borular kopar. Kumlu zeminlerde sıvılaşma olur.
X. Derece İyi yapılmamış ahşap karkas, betonarme yapılarda çok ağır hasar ya da kırılma başlangıcı görülür. Yeryüzünde büyük çatlaklar ortaya çıkar. Raylar bükülür. Irmak kıyılarında ve dik yamaçlarda heyelanlar olur, kum ve çamur akmaları (sıvılaşma) görülür.
XI. Derece Pek az yapı ayakta kalır. Köprüler yıkılır. Yeryüzünde geniş çatlaklar oluşur. Yeraltı boruları tümüyle işe yaramaz duruma gelir. Yumuşak zeminde yer kaymaları ve toprak yığıntıları olur. Raylar çok fazla eğilir.
XII. Derece Tüm yapılar yıkılır. Deprem bölgesindeki yeryüzü biçimi değişir. Yeryüzünde deprem dalgalarının ilerleyişi görülür.
Şiddet ölçeği niteliksel bir ölçek özelliği taşır ve bu nedenle depremin büyüklüğünün tam bir ölçüsü değildir. Şiddet, yerin yapısındaki farklılıklar nedeniyle ve yapıların dayanımlarına gore bölgeden bölgeye farklılık gösterir.

Deprem Büyüklük Ölçeği (Richter Ölçeği):

Richter Büyüklüğü Tanımı

3.5′den küçük Hissedilmez ama kaydedilebilir
3.5 – 5.4 Küçük depremler -Hissedilmekle beraber nadiren hasar görülür
5.4 – 6.0 İyi tasarlanıp imal edilmiş binalarda hasar görülmez iken kalitesiz binalarda yıkıcı olabilir
6.1 – 6.9 Merkez üssünden 100km mesafeye kadar bölgelerde yıkıcı olabilir
7.0 – 7.9 Büyük deprem, büyük alanlarda ciddi hasara neden olur
8 ve üstü Çok büyük deprem, yüzlerce kilometre çapında bölgede felakete neden olur

Şiddet-Büyüklük İlişkisi:

Siddet IV V VI VII VIII IX X XI XII
Richter Magnitüdü 4 4.5 5.1 5.6 6.2 6.6 7.3 7.8 8.4

Tabi bunlar yaklasik degerler. Yukarida da dedigim gibi zemine ve yapiya gore farklilik gösterebilir.

Şiddet-Büyüklük İlişkisi Tam Çıkmamış…
Siddet IV V VI VII VIII IX X XI XII
Richter Magnitüdü 4 4,5 5,1 5,6 6,2 6,6 7,3 7,8 8,4

okan21:

Arkadasım senınde bildigin gibi depremde dalga cesıtleri ve zemınde yerlesen kayac tıplerı her seyı degıstırır…ama en onemlisi zemindir zeminde yerlesen mineral ve koplex birlesmeler neticesinde meydana gelen kayaclar yer altindaki dalgalanmalari cok fazla etkiler bazen siddetli depremler kucuk bi sarsinti olarak bile hissiyat verebilir ama tam terside olabilir…bu ne kadar anlasilmaz ve karisik olsada cok basit bi yontem olabilir…

sadas: yani bu durumda richter de yaklaşık 7.3 ölçeğindemi olmuş oluyor deprem

jomuhoa:

richter olceginde 7,3 büyüklük oluyor. yüzeyde görülen hasara gore de mesela 17 Agustos için 10 siddetinde denir. ama bu daha once de denildigi gibi zemine ve yapiya gore degisir. Kisacasi TV de Haberlerde falan soylenmek istenen ve Kandilinin verdigi rakamlar Büyüklüktür. ama genelde spikerlerimiz siddet der. (son yillarda epey dikkat etmeye basladilar buna)

_SpY_:

10 büyüklüğünde deprem…?
garip hiç duymadım ama olmaz diye birşey yok..bildiğim kadarıyla depremler logaritmik artık grafiğine uygunlar..yanı bir değerden sınra söz gelimi 7,0; 0,1 lik bir artık bile büyük felaketlere yol açabilir…

Kaynak: Burcu bilimadami.net astronomi bölümü

21
Oct
06

KÜRESEL ISINMA

okan21:

Dünya atmosferi çeşitli gazlardan oluşur. Ayrıca küçük miktarlarda bazı asal gazlar bulunmaktadır. Güneşten gelen ışınlar (ısı ışınları/kısa dalgalı ışınlar), atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve yeryüzünün ısı kaybına engel olurlar. (CO2, havada en çok ısı tutma özelliği olan gazdır.)Atmosferin, ışığı geçirme ve ısıyı tutma özelliği vardır. Atmosferin ısıyı tutma yeteneği sayesinde suların sıcaklığı dengede kalır. Böylece nehirlerin ve okyanusların donması engellenmiş olur. Bu şekilde oluşan, atmosferin ısıtma ve yalıtma etkisine sera etkisi denir. Dünya atmosferi cam seralara benzer bir özellik gösterir.

Son yıllarda atmosferdeki CO2 miktarı hava kirlenmesine bağlı olarak hızla artmaktadır. Metan, ozon ve kloroflorokarbon (CFC) gibi sera gazları çeşitli insan aktiviteleri ile atmosfere katılmaktadır. Bu gazların tamamının ısı tutma özelliği vardır.

CO2 ve ısıyı tutan diğer gazların miktarındaki artış, atmosferin ısısının yükselmesine sebep olmaktadır. Bu da küresel ısınma olarak ifade edilir. Bu durumun, buzulların erimesi ve okyanusların yükselmesi gibi ciddi sonuçlar doğuracak iklim değişmelerine yol açmasından endişe edilmektedir.

İnsanların çeşitli faaliyetlerinin küresel ısınmaya katkısı şöyledir:

Enerji kullanımı %49,
Endüstrileşme %24,
Ormansızlaşma %14,
Tarım %13′tür.

Küresel ısınma nedeniyle dunyada bir cok kasırga ve sel baskınları olmaktadır…Sizlerde biliyorsunuz ki bundan milyon belkide milyar yıl önce bizim sahra diye bildigimiz yerle geyet yeşillik ve doganın bütün nimetleri var dı ama su an tem tersi benim demek istedigim sey sudur belki 100 yıl belki mılyon yıl sonra sinklonları nedenıyle dunyamız sekil degistirecek(tabiat olayları)bunu nedeni dünya ülkelerinin ürettigi bazı gazlardan dolayı acaba bu bizden sonrakilere miras mı?olacak sizce buna bi cözüm gerkmiyor mu?Saygılarımla

merve turhanoğlu:

Peki arkadaşlar fabrikalar ve sanayi yüzünden atmosferde karbon gazlarının ve co2 oranının arttığını söyledik.Karbon gazları ısı tutma özelliğine sahip.şunu sormak istiyorum.Ozon tabakasının delinip zaralı ışınların ve güneş ışınlarının dünyamıza girdiğini söylüyorlar.Bu da bir küresel ısınma nedeni sayılabilirmiş.Ya da sayılabilir mi?Bir de hep şu soru aklıma geliyor.Atmosfer tabakası dolayısıyla ozon tabakası dünyanın ışınlara maruz kalmasını önlemek,aşırı ısı kaybını ve artışını önlemek için var.Peki bu ozon deliği küresel ısınmaya neden olduğu gibi bir miktar soğumaya da neden olmaz mı?Bir de kıtaların yer değiştirdiği söyleniyor.Yani afrika kıtası baskı yapıp asya ve avrupa kıtasını yukarıya doğru ittiği söyleniyor.Asya ve avrupa kıtası kısa vadede değil ama çok uzun bir vadede yukarıya doğru kutuplara yükseldikçe bir miktar soğuma olmaz mı?Bir de asya ve avrupa kıtası yukarıya çıktıkça denizlere de bir baskı yapar.Dünyayı yuvarlak olarak düşünürsek kıta yukarıya çıkıp denizden yer alınca deniz de kendi miktarını korumak isteyip küre şekline uygun olarak alta doğru baskı yapıp güney kutbundaki kıtaları da yukarıya doğru itmez mi?Fakat bunları kısa vadede sormuyorum tabii ki.Çok uzun vadelerde.Bunlar kendi kişisel aklıma takılan sorular.Açıklama getirirseniz sevinirim..
_________________

Kaynak: Burcu bilimadami.net astronomi bölümü

 

21
Oct
06

Motorin Hiç Bitmiyor mu?

bu dünyanın benzini ( motorin ) hiç bitmiyor mu? ken di ekseni etrafında dönmesini açıklayabilir misiniz/

bilsev:

Sabit hızla yapılan her hareket, ister doğrusal olsun ister dairesel, bir kuvvet gerektirmez. Çünkü sabit hızlı harekette ivme sıfırdır ve dolayısıyla kuvvet de sıfırdır. Dünya kendi ekseni etrafında sabit hızla dönmektedir. Bu hareket bir kere başladıktan sonra sürtünme kuvvetleri hareketi yavaşlatmadıkça sonsuza kadar devam eder.
Dünya acaba yavaşlıyor mu? Bu konuda kesin bir gözlem yok. Ancak çok ufak bir yavaşlama olabilir. Çünkü uzaydan gelen gök taşları ve kozmik ışınlar yavaşlatıcı etkide bulunabilirler. Ancak etki çok küçüktür.

Dünyanın kendi etrafında dönmeye başlaması hangi nedene bağlanabilir? Bunu söylemek zor. Fakat güneşin çekim alanı içinde hareket eden her nesne (veya gaz bulutu) bu çekim kuvvetinin etkisiyle üç farklı duruma dönüşür. 1. Ya güneşin içine düşer. 2. Ya güneşin çekiminden kopup uzayın derinliklerine doğru yol alır. 3. Veya sabit bir yörüngeye yerleşip güneş etrafında döner.

Anlaşılan gezegenler bu dengeli duruma ulaşmış olan gök cisimleridir.

21
Oct
06

dünyanın manyetik alanının değişmesi

EON:

dünyanın manyetik alanının zaman içinde değiştiği ve günümüzde böyle birşeyle karşılaşılacağı hatta heryerde kutup ışıkları görülücekmiş bunlar hakkında geniş kapsamlı bilgi verebilirmisiniz vedir bu dünyanın manyetik alanını dalgalandıran

Burcu:

Merhaba eon… öncelikle sorunun yanıtını okumadan önce yine yer bilimleri bölümünde bulunan ve dünyamızın yapısını detaylı olarak anlatan açıklamamı okumanı isterim.

Sonra burdan devam edebilirsin… ne demek istediğimi bu şekilde çok daha iyi anlayacağından eminim.

Kısaca özetleyecek olursak dünyamızın çekirdeği iki kısımdan oluşmaktadır. iç çekirdek katı demir-nikel karışımıdır. dış çekirdek ise aynı maddenin sıvı halidir. Ve burdaki kilit nokta ise gezegenimizin katı olan iç çekirdeği sürekli olarak dönüş halindedir. yani katı iç çekirdeğin, sıvı dış çekirdek içindeki dönüşü akım oluşturur ve bu dünyamızı saran magnetik alanın varlığının temel sebebidir. Magnetik alan magnetosfer denilen bir katman olarak dünyamızı sarar ve güneşin yüksek hareketlilik dönemlerinde (coronal mass ejection) yüklü parçacıklar ışık hızında uzay boşluğuna savrulur ve çok kısa sürelerde dünyamıza ulaşırlar. İşte bu magnetosfer dediğim katmanın görevi burda başlıyor. Güneş rüzgarları ile gelen bu parçacıklar magnetosfer koruması sayesinde atmosferimize girememektedir. Güney ve kuzey kutup ışıklarının oluşumu tamamen bu olayla bağlantılı. Çünkü bu yüklü parçacıklar magnetosferin zayıf noktalarından (kutup bölgeleri) atmosferimize süzülebilmekte ve atmosferde bulunan gazlarla farklı reaksiyonlar vererek farklı renklerde görülmektedirler. kutup ışıklarının da espirisi bu. (bunu da açıklamış oldum) yani anlayacağın hepsi birbiri ile bağlantılı.
Şimdi bu bilgiler doğrultusunda mantık yürütürsek şu sonuca varırız… Son zamanlarda yapılan araştırmalar sonucunda gerçekten de dünyamızın iç çekirdeğinin dönüş hızında bir yavaşlama tespit edildi. Bu direk olarak dünyamızı saran magnetik alanın zayıflamasına sebebiyet verecektir. Yukarıda bahsettiğim gibi magnetik alanın zayıflaması demek güneşten gelen yüklü parçacıkların çok daha fazla miktarlarda ve farklı bölgelerden atmosfere girişine sebep olacak ve atmosfer reaksiyonları sonucu dünyanın her yerinde bu aurora(kutup ışıkları) denilen benzersiz gök olayları gözlenebilecektir.
fakat sorun şu ki bu magnetik alanı kaybetmemiz demek tüm uydu,iletişim, uçak yolculukları, mekikler, görevdeki astronotlar, yeryüzü, denizler , canlılar yani kısacası herşey doğrudan ve kötü bi şekilde etkilenecektir (yüksek miktarlarda radyasyona maruz kalınacak). Yani çok kısa bir süre içerisinde dünyamız tamamen (komik bir tabir belki ama) pişecek arkasından da karbon döngüsü sayesinde gezegen kendini düzeltebilmek için buzul çağlarına geri dönüş yapacak. Bunlar oldukça uzun süre gerektiren olaylar fakat teorinin ötesinde , gerçeklerdir.

Umarım soruna yanıt verebilmişimdir.

EON:

Tamam soruma hemen hemen yanıt buldum sayılır. Ama tam değil !!!
Bu olayı internette araştırdım biraz, vede dünyanın geçmişte magnetik alanının pek çok kez deyiştiğine dahi teoriler olduğunu gördüm. Nasıl oluyorda bir anda dünyanın magnetik alanı güneyden kuzey yerine birden kuzeyden güneye dönüyor? Bunu araştıran bilimadamları bu bulguyu taşlardaki magnetik alan ölçümleri ile tesbit etmişler. Hatta öyle anlar varmışki günde bir kaç kez değişebildiği bile oluyormuş. Yani böyle bir karmaşada yaşam sürdürülebilmişmi? Bilemiyorum :P

yani bu Dünya’daki değişimin nedeni nedir nedenböyle bir yenileme yapmış olabilir
bilim adamları günümüzdede böyle bir yenilenmeden bahsediyor dünyanın çekirdeğinin yavaşlamasını buna bağlıyorlar

şimdiden çok teşekkür ederim ilgin için

Okan21:

JEOMANYETIK ALAN

SIK SORULAN SORULAR:
Dünyanın manyetik alanı nedir?
Dünya küre şeklinde bir mıknatıs gibidir. Bu yüzden etrafında bir manyetik alan vardır. Dünya’nın manyetik alanı, Dünya’nın merkezine konmuş çubuk bir mıknatısın (dipol) oluşturduğu manyetik alana benzer. Bu dipolün ekseni, Dünyanın dönme ekseniyle 11 derecelik bir açı yapar. Bu da coğrafik kuzey ve güney kutuplarının, manyetik kuzey ve güney kutuplarından farklı yerlerde olduğunu gösterir. Dünya’nın manyetik alanı vektörel bir büyüklüktür. Dünya üzerinde herhangi bir yerdeki manyetik alan bu vektörün yönü ve şiddetiyle tanımlanır. Genellikle bu vektörün bileşenleri olan manyetik deklinasyon, D, yatay bileşen, H ve düşey bileşen, Z, ölçülür ve bu üç bileşenden manyetik alanın diğer bütün bileşenleri hesaplanabilir.

Manyetik alan bileşenleri nelerdir?

Manyetik alanı ölçmek için yönü ve şiddeti bulunmalıdır. Yönü tanımlayan parametreler manyetik deklinasyon, D ve inklinasyon, I’dır. D ve I derece cinsinden hesaplanır. Toplam alanın (F) şiddetini ise yatay H, düşey, Z, kuzey X, doğu Y bileşenleri tanımlar. Bu bileşenler Gauss cinsinden ölçülür. (1 Gauss = 1 Oersted) ama güncel birim nanotesladır. (1 nT x 10E5 = 1 Gauss) Yerin manyetik alanı yaklaşık 25000 – 65000 nT arasında değişir. Manyetik deklinasyon manyetik kuzeyle coğrafik kuzey arasındaki açıdır. D deklinasyon açısı coğrafik kuzeyin doğusunda ise pozitif, batısında ise negatif alınır. Manyetik inklinasyon ise yatay düzlemle toplam alan arasındaki açıdır.

Manyetik kutuplar nerededirler?

Manyetik kutuplar inklinasyon açısının 90 derece olduğu bölgelerdir. Ölçülen manyetik kutuplarla, hesaplanan kutuplar iki ayrı kavramdır. Ölçülen manyetik kutuplar arazide (surveying) inklinasyonun dik ölçüldüğü alanlardır, Hesaplanan manyetik kutuplar ise bir manyetik alan modelden inklinasyonun dik hesaplandığı bölgelerdir. Manyetik kutbu tam olarak belirlemek birçok açıdan zor bir iştir. I açısının 90 derece olduğu yer sabit değildir, çok geniş bir alanı kapsar, günlük değişimler ve manyetik fırtınalar nedeniyle yüzlerce kilometre yer değiştirebilir ve doğa koşulları açısındanda ulaşması zor yerlerdedirler. Canadian Geological Survey ve U.S. Naval Oceanographic Office tarafından yapılan tespitlere göre (~1990) ölçülen manyetik kutup noktaları yaklaşık olarak;

78.5o N ve 103.4o W, Ellef Ringnes adası, Kanada,

65o S ve 139o E , Commonwealth Körfezi, Antartika’dır.

IGRF 1995 (International Geomagnetic Reference Field)’ten 1996 ortalarında hesaplanan manyetik kutuplar ise;

79 K ve 105.1 B derece,

64.7 G ve 138.6 D derecedir.

Manyetik alan Dünyanın değişik yerlerinde farklı değerlere mi sahiptir?

Evet, manyetik alan değişik yerlerde farklı değerlere sahiptirve bölgesel değişimlerin yanısıra zamana bağlı olarak da değişim gösterir. Bu nedenle bir bölgenin manyetik alanını tanımak için, belli aralıklarda sürekli ölçüm yapmak gerekir. Bu ölçümler Dünya yüzeyine yayılmış 200 kadar jeomanyetik rasathane tarafından yapılmaktadır. Manyetik alanın bazı değişmez özellikleride vardır. Kutuplarda eğim açısı (inklinasyon açısı, I) diktir, ve yatay bileşen 0′dır. Kutup üzerinde D açısı tanımsızdır, ölçülemez.

Pusulanın iğnesi manyetik kutbu mu gösterir?

Hayır, pusulanın mıknatısı bulunduğu yere göre manyetik alanın yatay bileşenin yönünü gösterir (yani tek bir noktayı göstermez).

Manyetik ekvator ne demektir?

Manyetik ekvator eğim açısının (inklinasyon açısı, I) 0 olduğu yerlerdir. Bu bölgelerde manyetik alanın düşey bileşeninin bir değeri yoktur. Manyetik ekvator sabit değildir, çok yavaş da olsa hareket halindenir.

Manyetik alan modelleri nelerdir ve bu modellere neden ihtiyaç duyarız?

Dünyanın manyetik alanı zaman içinde sürekli değiştiğinden, gelecekte nasıl bir şekilde karşımıza çıkacağını bilemeyiz. Ancak düzenli ölçümler sayesinde seneler içinde nasıl değiştiğini tespit edebiliriz. Bu ölçümler sayesinde manyetik alanı ve nasıl değiştiğini matematiksel olarak resmedebiliriz. Manyetik alan birçok değişik faktöre bağlı olarak değiştiği için önceden belirlemek imkansızdır ve bu yüzden ölçümlerin sürekli ve hassas bir şekilde yapılıp modellenmesi zorunludur. (Manyetik alan modeli örneği: 1990 Deklinasyon Haritası)

Manyetik alan hakkında daha detaylı bilgileri nerden bulabilirim?

Chapman, S. ve Bartels, J., Geomagnetism, Oxford University Press (Clarendon), London and New York, Volumes 1 and 2, 1940.

Jacobs, J.A., Geomagnetism, Academic Press Limited, London, Volumes 1, 2, 3 and 4, 1987.

Özdoğan, İ., Işıkara, A.M., Orbay, N. Düzgit, Z., Arzmanyetizması İlkeleri ve Uygulamaları, İstanbul Üniversitesi yayınları, Mühendislik Fakültesi, 1986.
umarim bu kadar yeterli olur…

Kaynak: Burcu bilimadami.net astronomi bölümü

21
Oct
06

Radyo Dalgiları ile Deprem Yaratma Projesi kısacası HAAARP

_SpY_:

Bu gerçek mi değil mi? İşte bu araştırmamın konusu kısaca HAARP denilen projeye ait. “Fakat korkmayın bunu dernek olarak yapmıyoruz” demeyi çok isterdim ama ne yazık ki diyemiyorum, zira ABD hükümeti desteğinde bahse konu proje üzerinde 1995 yılından beri çalışılıyor.

Konu gündemimize nasıl girdi, önce ufak geri dönüşler ile birkaç hatırlatma yapayım. 17 Ağustos 1999 depremi ülkemizin tarihinde bir daha silinmeyecek izler bıraktı. Milyarlarca USD kaybımızın yanında 17000 civarında vatandaşımızı kaybettik. Hazırlıksız yakalandığımız bu depremde, devlet yeteri kadar çabuk davranamadı, birçok eksikliği ortaya çıktı. Amatör telsiz dernekleri, AKUT gibi gönüllü kurtarma ekipleri, yurtdışından gelen yardım ekipleri ve bizzat halkımızın inanılmaz yardımları sayesinde bu eksiklik bir miktar kapatıldı. Deprem sonrası yaşanan acı olaylar halen devam ediyor; sosyal ve psikolojik bozukluklar, onarılamayan yerleşim yerleri, çadırlarda yaşamaya mahkum edilen bir toplum…

Bu acı olay öncesi ve sırasında o kadar ilginç fenomenler yaşandı ki, Gölcük depremini sıradan bir deprem olarak değerlendirmemiz mümkün değil. Depremden 6 gün öncesine bakalım. Çok ilginç ve uzun periyotlar ile yaşanan bir doğa olayına sahne oluyoruz; “Tam güneş tutulması”. Bu olay gök izlemcileri tarafından binlerce yıl önceden bilinen bir buluşmaydı ve daha önce de benzerlerini yaşamıştık. Güneş tutulması öncesinde ise bir benzeri 6000 yıl önce yaşanan özel bir gök olayına şahit olduk. “Felaketler, gezegenlerin özel bir sırada dizilmesi ile baş göstermektedir-Nostradamus” ünlü kahinin bu yorumu 4 Mayıs 2000 tarihinde gerçekleşti. Bu tek sıra dizilişte, Dünya, Pluton ve Güneş bir tarafta; Merkür, Venüs, Mars, Jupiter, Satürn öteki tarafta yer aldı. Diğer iki gezegen Uranüs ve Neptün ise bu hattın iki yanlarında kaldı(Adeta bir göksel haç ortaya çıktı). Bu dizilişler hem Güneşi hem de bir sıra üzerinde dizilen gezegenleri “Güçler Bileşimi” etkisi ile etkiler. Güneşte büyük patlamalara ve lekelere neden olur. Bu patlamalar iletişimi ve dünya üzerinde yaşayan canlıları olumsuz olarak etkilemektedir. Bilim adamları bu dizilmenin dünyanın üzerinde olumsuz etkiler yaratacağını biliyordu, ruhsal açıdan insanları olumsuz etkileyecek gerginliklerin yanında dünya iklimi ve kabuğunda hareketlenmeler bekleniyordu.

Nitekim ben bu konuyu depremden bir hafta önce derneğimizin mail listesine attığım bir mesajda dile getirdim. Benim gibi hassas olarak nitelendirebileceğimiz bazı kişiler de huzursuzluk yaşıyordu. Depremden üç gün önce geceleri uykumda zorluklar başladı. 16 Ağustos 1999, gece saat 02:00 sıralarında terasıma çıktım ve yüksek sesle “bugün deprem olacak” dedim. Bu asla bir temenni değildi ve olmaması için de düşüncelerimi temizlemeye çalışıyordum. Fakat artık sanki okun yaydan çıktığını hissetmiştim. Ertesi gün deprem olduğunda ben yine kabuslarla uyumaya çalışıyordum. Sarsıntıdan hemen sonra terasıma çıktım, dışardan bağrışmalar geliyordu, şehirde birkaç ışık dışında her yer simsiyah karanlığa bürünmüştü. Fakat gökyüzü, o gökyüzü, onu asla unutamıyorum. Samanyolunu, kayan göktaşlarını ve binlerce yıldızı hiç bu kadar net ve güzel gördüğümü hatırlamıyorum. Dakikalarca gök yüzünü seyrettim. Şehrin ışıklarının azalmasında bu görüntüyü izlememde elbette büyük katkısı vardı fakat tek açıklaması bu değildi. O gece gökyüzünde, yer yüzünde çok önemli değişimler yaşanmıştı.

Deprem beklentileri ve ruhsal sıkıntıların tek nedeni acaba bu özel astronomik olay mıydı? İstanbul, Kocaeli civarında deprem öncesinde ve sonrasında “Ateş Topu” dediğimiz bazı olaylara şahit olduk. Bunlardan bazılarını bizzat arkadaşlarım gözlemledi, bazıları ise TV’lere çıktı. Ateş topu dediğimiz olay birdenbire gökyüzünde belirerek değişik ışınımlar yapan ve daha sonra da kendi kendine kaybolan bir tür fenomendir. Bu olay Alaska’da da gözlenen Auroral denilen gökyüzü ışımalarına benzer fakat olayın gerçek nedeni hakkında şimdiye kadar net bir açıklama yapılabilmiş değil. Bazıları deprem bölgelerinde bu olayın meydana geldiğini zira fay hatlarındaki enerji boşalımlarının gökyüzündeki bazı gazları harekete geçirdiğini ve adeta bir flörasan lamba gibi ışıklara neden olduğunu söylemektedir. Fay hatlarında kuartz kristali yataklarının olması durumunda daha yoğun bir enerji boşalımı meydana geldiği belirtilmektedir. Bir diğer teori ise esas konumuzu oluşturan HAARP ile ilgili olup gökyüzündeki belli bir bölgeye yüksek enerji yollanımı ve bu enerjinin aniden azaltılıp çoğaltılması sonucu Ateş Topunun oluşmasıdır. Şimdi HAARP konusuna girelim.

Amatör telsizci arkadaşlarım aşağıdaki paragrafta yazanları bildiklerinden bu bölümü atlayabilirler. Amatör telsizci olmayanlar için bir gök radyo dalgasının yayılma prensiplerini aşağıda anlatarak konunun bilimsel yanını açıklamak istiyorum. Çünkü HAARP projesi güçlü bir radyo frekansının gök dalgası yayılımlarını kullanması esasına dayanmaktadır.

İyonosfer ve Gök Dalgası:
HF dediğimiz High Frequency radyo dalgaları amatör telsizcilikte 1.8MHz ile 30MHz arasını kullanır. 1.8MHz de 30W, 3.5MHz de 150W, 14-30MHz de ise 400W maksimum çıkış gücüne izin verilir. Özel durumlarda ise yükselticilerle maksimum 1KW’a kadar çıkışlar yapılabilmektedir. Bu dalgaların özelliği gök dalgaları dediğimiz yayılımı kullanarak binlerce kilometre uzaklıktaki istasyonlar ile iletişim sağlayabilmesidir. Yeryüzünün 40-500Km arasında bulunan İyonosfer tabakası bir ayna görevi görerek HF dalgasının yayılımını sağlar. Yüksek yoğunlukta proton ve elektronlardan oluşan İyonosfer tabakası değişik katmanlardan oluşmaktadır. Bu katmanlar gece ve gündüz değişmektedir. Zira güneş ışınları bu katmanları doğrudan etkilemektedir. Hatta güneş fırtınalarında bu etkiyi en çok hisseden katman iyonosfer olduğundan HF iletişimini de doğrudan etkiler. Güneş patlamalarında auroral dediğimiz ışık oyunlarıda bu tabakada gerçekleşir. Katmanların yeryüzünden yüksekliği aşağıda açıklandığı şekildedir.

Gündüz: Gece:
40-80Km D Tabakası 40-150Km E Tabakası
80-150Km E Tabakası 150-500Km F Tabakası
150-500Km F1 ve F2 Tabakası

D tabakası sadece gündüz oluşur, yoğunluğu çok azdır. E tabakası ikinci tabakadır ve özellikle öğlen çok yoğundur. Son tabaka F tabakası gündüzleri F1 ve F2 olarak adlandırılır, geceleri birleşerek F tabakasını oluştururlar ve yoğunluğu en fazla olan tabakadır. Düşük frekanslı dalgaların sahip olduğu enerjinin neredeyse tamamı D tabakası tarafından emilir. Bunun sonucu esas dalganın kırılımını sağlayan E ve F tabakalarına erişemezler. Yüksek frekanslı dalgalar ise çok az emilirler ve D tabakasını geçtikten sonra E ve F tabakalarında iyonize tabakadan yansıyarak yeryüzüne geri dönerler. Gündüz saatlerinde D tabakası oluştuğundan düşük frekansta gök dalgaları ile haberleşme yapılmasına engel olur. Geceleri ise D tabakası kaybolduğundan düşük frekanslı dalgalar iyonosferde kırılır ve toprağa geri yansır. Hatta tekrar göğe çıkarak birkaç defa yansıma da yapabilirler. Burada kast ettiğimiz düşük frekanslar HF dediğimiz frekanslardır. Frekans yükseldikçe kırılma az olur ve dolayısıyla gök dalgası ile yayılımı da azalır.

HAARP Nedir?
HAARP, HF’da yüksek enerji çıkışları ile iyonosferin ısıtılması ve burada bir takım değişimler yapılarak etkilerinin incelenmesi için başlatılmış bir projedir. Kullanılan frekans aralığı 2.8-10MHz arasıdır, çıkış gücü ise resmi kaynaklarda 3.6 Gigawatt olarak belirtilmesine karşılık 10 Gigawatt’a çıkarılabileceği açıklanmaktadır. Bu enerji dünyadaki en büyük radyo vericisi ünvanını kazandırmaktadır. Merkezin 1 saat boyunca çalıştırılması durumunda Hiroşima atılan atom bombası kadar enerji ortaya çıkaracağı hesaplanmıştır. Fakat bu merkezin yılda 4-5 kere ve sürekli olmayıp vuruş modunda (seri ve güçlü atışlar üretme) ile çalışacağı bildirilmektedir.(Bahse konu enerjinin aslında ne kadar tehlikeli boyutlara ulaşabileceğini göstermek için bu örnek verilmiştir)

HAARP’ın Yeri ve Projeyi Gerçekleştirenler Kimler?
HAARP, çok ilginç bir yerde konuşlanmıştır, Alaska Gakona. Gakona’da askeri üstün yakınlarında ve kimsenin girmediği özel bir alanda tesis kurulmuştur. Niçin burası seçilmiştir? İki temel amacı vardır. Birincisi Alaska dünyadaki elektromanyetik kuşakların özel bir kesişim bölgesinde bulunmaktadır. Dünyanın elektromanyetik alanlarına müdahale edebilmek için en iyi yerdir. İkincisi ise insanlardan uzak, korunması kolay ve gözlerden mümkün olduğunca uzak bir yer olmasıdır.
Gakona daki bu merkezde 21m. yüksekliğinde 180 adet kule üzerinde cross dipol anten inşa edilmiştir. Teknik detaylarını
http://www.haarp.alaska.edu/haarp/tech.html adresinde bulabilirsiniz.

Gakona dünyanın elektromanyetik alan çizgilerinin kesiştiği bir yerdedir.
Bu alan aynı zamanda auroral dediğimiz ışımaların en yoğun yaşandığı bölgedir. Dünya manyetik alan çizgileri üzerinde yapılacak en küçük değişimlerin bile büyük etkilere yol açabileceği söylenmektedir. Bu konuda Tesla’nın da zamanında bazı çalışmaları olmuştur.

İlk kez Nicola Tesla tarafından ortaya atılan “Dünyasal Sabit Dalgalar”, dünyanın kendi kendine bir elektrik ürettiği ve uygun konumlarda bu dalgalara erişilerek kontrol edilebileceği söylemektedir. Tesla bunu ispat etmek için uygun frekanstaki bu titreşimleri kullanarak elektrik enerjisini çok uzaklara tel kullanmadan aktarabilmişti. Deneyinde 40Km uzaklıkta bir yerde 200 ampülü yakabilmişti. Yine Tesla’nın bir amacı da “Kablosuz Dünya İletişim Kulesi”ni inşa etmekti. Tesla dünya çapında bir iletişim düşünüyordu, kısacası bugünün Internet dünyasını tasarlıyordu. Fakat bunu kablosuz ortamda gerçekleştirecekti, ama ömrü bu projeyi yapmaya yetmedi.(1856-1943) Tesla konusu başlı başına özel bir konu olup arasıra bu dahinin görüş ve teorilerinden yararlanacağız.

Gakona’nın bu özel konumundan sonra projenin kimlerin denetiminde geliştirildiğine bakalım. Aslında kimlerin bu işin altında parmağının olduğunu gördüğümüzde konunun basit anlamda bir araştırma projesi olmadığını görüyoruz. ABD hava ve deniz kuvvetleri, içlerinde Alaska ve MIT gibi 8 üniversitenin bulunduğu bilim adamları grubu ve ARCO şirketi. ARCO çok kilit bir şirket, 1994 yılında bu şirket Patriot füzelerini de üreten Raytheon şirketler grubunun bir üyesi olan E-Systems’e satılmış. ARCO şirketi Prof. Bernard Eastlund adında bir fizikçinin patentini satın almıştı. ABD-4.686.605 numaralı bu patent, Tesla’nın icatlarından esinlenerek hazırlanmış bir iyonosferik ısıtıcının özelliklerini açıklamaktadır. Tesla’ya ait iki önemli görüş ve çalışma Eastlund’un ilham kaynağı olmuştu(Belki ilham kaynağının ötesinde Tesla’ya ait bazı notlar da bu kişinin elindeydi) Tesla, istenirse Çin seddi gibi bir manyetik alan yaratabileceğini, istenirse bunu yönlendirerek motorları dahi eritebileceğini açıklamıştı. İkinci açıklama ise bunu 2 Milyon doları geçmeyen bir kompleks kurarak özel bir ışınla yapabileceğiydi. Eastlund’un bulduğu iyonosferik ısıtıcı da aynen bu düşüncelere dayanıyordu. HAARP da bu düşünce doğrultusunda çalıştırılabilmektedir. Bu konuyu daha detaylı inceleyebilmek için HAARP’ın resmi ve resmi olmayan amaçlarına bir göz atalım.

HAARP’ın Amaçları:
Bunu ikiye ayırmak durumundayız; birincisi ABD hükümeti tarafından yapılan resmi açıklamalar, diğeri ise bağımsız kaynakların, radyo amatörlerinin ve araştırmacıların yaptıkları.

HAARP’ın resmi kaynaklardaki amaçları:
1-Atmosferdeki termonükleer araçları kontrol edecek elektromanyetik vuruşları gerçekleştirmek.
2-Denizaltılar ile haberleşmeyi kolaylaştırmak. Bu haberleşme ELF(Extremely Low Frequency) ve VLF(Very Low Frequency) dediğimiz 30Hz-30KHz civarında çalışmaktadır. ELF nin yan etkileri bilindiğinden mevcut ELF vericileri ile HAARP vericileri değiştirilmek istenmektedir.
3-Radar sistemlerini geliştirmek.
4-Çok geniş bir alanda ABD ordusunun haberleşmesini sağlamak.
5-Cray ve EMass süperbilgisayarlarının yardımı ile yer altının tomografik haritasını çıkarabilmek.
6-Petrol, doğalgaz ve mineral yataklarını tespit etmek.
7-Cruise füzesine benzer alçak irtifadan uçan füze ve hava araçlarını havada imha etmek.

HAARP’ın sadece bu amaçları gerçekleştirmesi durumunda bile “Star Wars” projesine gerek kalmayacağını görüyor ve çekiniyoruz. Fakat bunlar işin görünen yanı, buz dağının altında çok daha vahim bir tablo ile karşılaşıyoruz. Bu tablo projenin karşısında olanlar tarafından dile getirilmektedir. Özellikle de 230 sayfalık “Angels Don’t Play This HAARP-Melekler HAARP ile Oynamaz” adlı kitap bu görüşleri dile getiren en önemli kaynaktır.

HAARP karşıtı birçok görüş yayınlanmış ve bu görüşler inanılmaz baskılara uğramış, net deki sayfalar kapatılmıştır.(Umarım bu sayfa da kapatılmaz) Fakat ABD hükümeti bu karşıt görüşleri tam anlamıyla yalanlayacak bir döküman veya bilgiyi basına vermemiştir. Bu da karşıt görüş oluşturanların şüphelerinde haklı olma gerçeğini arttırmaktadır. Şimdi HAARP karşıtı açıklamalara bakalım ve teorileri destekleyen olayları inceleyelim.

1-İklimleri değiştirebilir.
2-Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir.
3-Ozon tabakası ile oynayabilir.
4-Deprem yaratabilir.
5-Okyanus dalgalarını kontrol edebilir.
6-Dünyanın enerji kuşakları ile oynayarak insan biyolojisini ve beynini etkileyebilir.
7-Radyasyon yaymadan termonükleer patlama oluşturabilir.

Yukarıda yazanları tekrar okuyup son 10 yılda yaşanan olayları göz önünüze getirmenizi istiyorum. Aklınıza gelen örneklerin sadece basit doğa olayları veya küresel ısınmayla açıklanamayacağını bir kez düşünün. Dünyamız yaşadığı sıkıntıları sadece doğal nedenlerle mi yaşıyor, yoksa insan parmağı işin içinde mi?

HAARP Çalışma Prensibi ve Gerçek Etkileri:
Bu bölümde işin teknik yanına girip, HAARP’ın resmi kaynaklar dışında iddia edilen etkilere sahip olup olmadığı araştıracağız. Mantık olarak değerlendirdiğimizde de milyonlarca doları ve değerli bilim adamı kaynağını, üstelik arkasında ABD ordusunun çok önemli bir desteğini de alarak bu işe kanalize etmenin, gökteki ışık oyunlarını incelemek veya iyonosferi biraz ısıtıp neler olacağı görmekle açıklanabileceğini sanmıyorum. Haberleşmeyi daha iyi yapmak veya toprak altını incelemek gibi başka kaynaklarla da yapılabilecek işlerin ise bu işin asıl amaçlarını gizlemeye yönelik bir çalışma olduğunu düşündüren bulgular vardır. Proje, “Yıldız Savaşları” projesinden bile tehlikeli, çünkü çok az bir kaynakla, çok büyük etkiler yapabilmek mümkün. ABD’nin niçin “Yıldız Savaşları” projesini askıya aldığını şimdi daha iyi analiz edebiliyoruz.

Yaptığım incelemeler sonucunda HAARP’ın temel işlevi; iyonosferdeki bir alanı ısıtıp (Minimum 50Km çapında) burada lens-ayna işlevi görecek bir bölge yaratmak ve bu lensi kontrollü bir şekilde kullanarak ELF yayılımı ile doğal olmayan ve yukarıda 7 madde de açıklanan etkileri meydana getirmek. Bir diğer görüşte çok yüksek enerji ile dünyanın enerji kuşaklarına gönderilecek HF dalgalarının yan etki olarak doğal bir ELF oluşturabileceği ve bunun kontrol dışına çıkması ile yine yukarıda yazan olayların olabileceğidir. Kısaca bu cümleler ile açıklayabileceğimiz konuyu şimdi ayrıntı düzeyinde inceleyelim.

Öncelikle ELF konusunu incelemek gerekiyor. Çok düşük frekanstaki radyo dalgalarının(10-30Hz) canlıların sağlığına etkileri kanıtlanmıştır(Davranış bozuklukları, sinir ağı rahatsızlıkları, doku hasarları, doğum bozuklukları, katarakt, bağışıklık ve kan sisteminin bozulması, kanser, ani mutasyon değişiklikleri). Bu dalgaların yaydığı elektromanyetik radyasyon canlılarda beklenmedik sağlık sorunlarına neden olabildiği gibi, elektronik cihazların da çalışmasını etkilemektedir. Bunlar arasına kalp pillerinden tutun, uçaklara, TV alıcılarından haberleşme sistemlerine kadar birçok elektronik sistem girmektedir. ABD ordusunun denizaltılar ile haberleşmede bu sistemi kullandığını fakat sistemin yan etkileri nedeni ile sürekli eleştiri aldığı biliniyordu. Bu nedenle ELF programı zayıflatılıp yerine “zararsız” olduğu iddia edilen HF ile değiştirilmesi gündeme geldi. Acaba HF kullanan HAARP zararsız mıydı? HAARP HF enerji dalgalarını “vuruşlu” iletim haline çevirerek kullanıyor. Başka bir deyişle, HAARP aslında ELF sinyallerini belirli oranda (saniyede 30-3000 devir) açıp kapatarak, onun gücünü iki kat arttırıyor. Sonuçta, istenildiği takdirde ELF radyasyonu gezegenin yüzeyinde “belirli bir alana” yöneltilebilecekti.

Oluşturulan bu göksel şemsiye hem ELF sinyallerini yansıtabiliyor hem de aynı zamanda kendisi ELF yayabiliyordu. ELF ile ilk oynayanlar ABD değil Rusya’dır. Rusların yapmış olduğu fakat bugünkü kadar denetimli olmayan ilk ELF vericilerine ABD de “Rus ağaçkakanı” denmişti. 1976 yılının 4 Temmuz tarihinde Ruslar her biri 40’ar milyon Watt’lık üç vericiden dev bir elektromanyetik alan yaymaya başladı. Bu teknoloji Tesla’nın parlak çalışmalarının bir eseriydi. ELF dalgaları yayan ve bir diğer adıda Tesla vericileri olan bu dev vericiler yüksek basınç bloke sistemleri meydana getiriyor ve iklimlerin değişmesine neden oluyordu. Rus ağaçkakanı ABD California da o zamana kadar görülmeyen bir kuraklığa neden olmuştu. Meteoroloji uydularından alınan bilgilerde de bu yüksek basınç alanı adeta bir bıçak gibi görülüyordu. 1993 yılına kadar devam eden bu durum, radyo dalgalarının bozulmasına, kuraklığa, bazı yerlerde sellere neden olmuştu. Tümü belgelenen bu olaylar Rusların vericileri kapaması ile son bulmuşu.

10 Aralık 1976 tarihinde Birleşmiş Milletlerin aldığı bir karar son derece ilginçtir. “Askeri veya herhangi bir çevresel değişim tekniklerinin düşmana yönelik kullanımı yasaklanmıştır”. BM’in bu şekilde bir karar almaya iten neydi? Çevresel değişimleri yapacak bir teknoloji olmasaydı acaba böyle bir karar alınır mıydı?

HAARP ve ELF arasındaki bu ilişkiyi ve ELF nin etkilerini gördükten sonra HAARP veya benzer teknolojilerin yarattığını düşündüğümüz doğal görünümlü fakat insan tarafından yaratılan bazı doğa olaylarının örneklerini inceleyelim.

HAARP ve Doğa Olayları İlişkisi:
1981 yılında nükleer mühendis ve ABD nin önde gelen Tesla araştırmacılarından Albay Thomas Bearden, Amerikan Psikotronik Derneği’nde bir konferans verdi. Konuşmasının bir bölümünde 1978 yılında Specula dergisinde de tartışılan Tesla vericileri tarafından üretilen kalıcı dalgalardan bahsetti.

“Yaptığımız şey frekansı değiştirmektir. Eğer frekansı bir yönde değiştirirseniz, enerjiyi dünyanın diğer bölümünde hedeflediğiniz yerin ilerisindeki atmosfere boşaltırsınız. Havayı iyonize etmeye başladıkça, hava akışı seyrini, jet gidişlerini vb. şeyleri değiştirebilirsiniz. Bu mükemmel bir hava makinasıdır. Eğer ani bir şekilde boşaltırsanız, bunun gibi küçük iyonizasyon elde etmezsiniz. Bu kez kıvılcımlar ve ateş topları dünyanın yüzeyine boşalacaktır. Bu aletle ileri geri oynayarak, dünya çapında dev hava değişikliklerine yol açabilirsiniz.”

28.Temmuz.1976 yılında Çin, Tanghan’da yaşanan ve 650.000’in üzerinde kişinin ölümüyle ilgili New York Times’da bir yazı çıktı. Sarsıntıdan hemen önce gökyüzü aniden aydınlanmıştı. Beyaz ve kırmızı ışıklardan oluşan bu ateş topu 200 mil uzaktan bile görülmüş, birçok ağacın yaprakları yanmış ve sebzeler kavrulmuştu, tıpkı 17 Ağustos 1999 depreminde olduğu gibi.

1979 yılında 56 önemli deprem olmuş. 1981 yılında ise bu rakam 71’e yükselmiş. Bu tarihte hem ABD, hem de Rusya ELF ericilerini arttırmıştı. Burada kısa bir bilgi notu daha düşmek istiyorum. Dünyada büyüklüğü 7 ve üzerindeki depremlerin yıllara dağılımı: 70 li yıllarda 5, 80 li yıllarda 5 ve 90 lı yıllarda 9 dur. Bilim adamları ne kadar olayları doğal seyrinde giden bir durum gibi izah etmeye çalışsalar bile sismik hareketlerde gerek sayı gerekse büyüklük olarak bir artış vardır.

Volkanik hareketlerde, sel ve tayfunlardaki artışları da güncel haberleri takip edenler görmektedir. Dünyamız adeta bir kabuk değiştirmektedir. Bu olayların ortaya çıkmasında insanların ne kadar etkisi olmaktadır. Yer altında yapılan nükleer patlamaların, dünyanın çok farklı yerlerinde volkanik ve sismik hareketlere neden olduğunu artık biliyoruz. Zaten bu nedenle denemelere son verildi. Ama dünyamızın dengesini ve doğal gidişini değiştiren HAARP ve benzeri sistemler halen kullanılmaktadır. İşin tehlikeli bir yönü de yaratılmak istenen küçük ve kontrollü atmosferik ve sismik olayların kontrolden çıkacağıdır. Buna domino taşı etkisi de denmektedir. Örneğin Ankara’dan İstanbul’a uzanan bir domino taşı dizisi yapalım. Bir taşı devirdiğimizde sırayla İstanbul’a kadar uzanan taşlar devrilir. Fakat bu taşların gittikçe büyüdüğünü düşünelim ve İstanbul’daki son taş 1 ton ağırlığında olsun. Küçük bir domino taşını Ankara’dan devirdiğimizde 1 ton ağırlığındaki son taş yıkıldığında ortaya çıkan enerji ilk verdiğimiz enerjiden kat kat büyüktür ve bilim adamları özellikle sismik oluşumlarda bu tip küçük tetiklenmelerin büyük sarsıntılar meydana getirebileceğini kabul etmektedir.

Konumuza dönecek olursak anlattıklarımızın sadece varsayımlar olmadığını, bilimsel gerçeklere dayanarak bu olayların olabileceğini ve hatta olduğunu söylemektir. Yer altındaki fay hatlarının nereden geçtiğini ileri teknoloji sahibi ülkeler son derece hassas bir şekilde biliyorlar. Bu hatlara yapılacak küçük bir “tetiklemenin” nelere yol açabileceğini de sanırım test ettiler.

HAARP Karşıtı Hareketler:
Yazımızın başında HAARP karşıtı görüşlerin olduğunu söylemiştik. Özellikle radyo amatörlerinin ve bağımsız araştırmacıların bu konuda verdiği bazı bilgileri aktarmak istiyorum.

Clare Zickuhr, konuyla ilgilenen bir ARCO çalışanı ve aynı zamanda bir radyo amatörü. Gar Smith, bağımsız araştırmacı ve “Earth Island Journal” in editörü. Bu ikilinin konuyla ilgili görüşleri ise şu şekilde:

“Şu anda Alaska, Gakona yakınlarında izole edilmiş Hava Kuvvetleri faaliyet alanında yapılanma altında olan Pentagon’un sırlarla dolu HAARP projesi, dünyanın en güçlü iyonosferik ısıtıcını yaratmak için ilk adımı attı. Bilimadamları, çevreciler ve yerliler dünyanın iyonosferine 1 Gigawatt’tan fazla radyasyonlu güç verme kabiliyeti olan HAARP projesi için vericilerinin, insana vereceği zarar, doğal hayata karşı oluşturacak olan tehdit ve etkisi hemen ortaya çıkmayan çevresel etkileri daha da tırmandıracağı konusu ile ilgileniyorlar.

ARCO’nun patentlerinden biri Alaska’nın mükemmel bir bölge olduğunu, çünkü bu icat için istenilen uygun irtifalara uzanan manyetik alan çizgilerinin dünyayı ancak Alaska’da ikiye böldüğünü belirtir.

HAARP yetkilileri, Eastlund’un icadıyla herhangi bir ilişkiyi yalanlarken; Eastlund, Ulusal Halk Radyosu’na gizli ordunun 1980’lerin sonunda ortaya attığı kendi çalışmasını geliştirmeyi planladığını söyledi. Microwave News’in Mayıs 1994 sayısında Eastlund kendi patentlerinin gerçekleşmesi için HAARP projesinin açıkça ilk adım olarak gördüğünü söylemiştir. HAARP’ın orduyla olan ilişkisi; ARCO’nun APTI’yi ve E-Systems’e satmasıyla birlikte daha da belirginleşmiştir”

Princeton Üniversitesi’nden Dr. Richard Williams, “Üst amosferdeki kimyasal elementleri, ozon moleküllerinin oluşumunda esaslı bir etkiye sahip olabilir… İyonosferin ısısının değiştirilmesiyle ozon üreten kimyasal reaksiyonların etkileneceği bilinmektedir.”

Prof. Dick Williams, “Bugüne dek eşi görülmemiş miktardaki enerji, yine benzeri görülmemiş bir reaksiyon üretebilir. İyonosferle deney yapmak oldukça dikkat isteyen, hassas birşeydir. Belli bir yerde sınırlandırılmış olay, dünyaya oldukça hızlı bir şekilde yayılabilir.”

Alaska halkı bir avukat tutarak bu bölgede yapılmakta olan HAARP deneylerine bir son verilmesi için kongre üyelerine dilekçe göndermiştir. Başkan Clinton’un da konuya sıcak bakmadığını ve projeye destek vermediğini biliyoruz.

Internet üzerinde yaptığım araştırmalarda aşağı yukarı hep aynı şeylerden bahsediliyor. Aydoğan Vatandaş’ın “HAARP Kıyamet Teknolojisi” adlı kitabındaki herşeyi Internet’te bulmak mümkün.

Sonuç:
Bir radyo amatörü olarak doğrudan bizi ilgilendiren bir konu üzerinde yaptığım araştırmaları sizlerle paylaşmanın doğru olacağını düşündüm. Şahsi görüşüme gelince:
Bugün dünyamızın dengesinde bir takım değişimler olduğunu biliyor ve görüyoruz. Bunun nedenini dünyamızın önümüzdeki 30 yıl içinde gireceği yeni Altın Çağı’na bağlayanlar ve üzerindeki insanların neden olduğu etkilere bağlayanlar var. Kimilerine göreyse tamamen rastlantısal olaylar. Kıyamet ve Altın Çağ ile ilgili bir yazımı da daha sonra sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. Fakat üzerinde yaşadığımız dünyanın insanları tarafından yaratılan olumsuz durumların bugün yaşadığımız bir çok olaya etki ettiğini düşünüyorum. Açıkçası bilerek veya bilmeyerek yapılan yer altı nükleer denemelerinin ve HAARP projesinin sismik ve atmosferik hareketlere neden olduğunu söyleyebilirim. Ne yazık ki bazı ülkeler sadece kendi çıkarlarını düşünerek hareket ediyor ve bunun sonucunda oluşan olumsuz olaylardan hepimiz etkileniyor. Fakat onların da anlaması gereken çok önemli bir nokta var: Doğa ile oynanmaz!(alıntıdır,sistemin fotograflanmış görüntüsü için
http://www.antrak.org.tr/gazete/012001/mutlu.htm

Kaynak: Burcu bilimadami.net astronomi bölümü

21
Oct
06

Bir Damla Su İle Ateş Yakmak

Oktanyum:

Gösteri deneylerinde kullanabileceğiniz ve de çok şaşırtıcı bir deney daha sizlere. Aşağıda verilen kimyasal maddeler birlikte karıştırılır ve üzerlerine bir damla su akıtılırsa yaklaşık 1 saniye sonra önce bir kabarcıklı gaz çıkışı ve duman ve hemen ardından da mavimsi yeşil renkte bir alev oluşur. Bu karışımdan alınacak küçük bir miktar tozun üzerine avucunuzda gizlediğiniz birkaç damla su ile sizi izleyenlere “hokus pokus” numarası ile ateş yakabilirsiniz. İşte formül:

Amonyum nitrat………..%28
Amonyum klorür……….%3
Çinko tozu ……………….%69

Formülde yazılan tam doğru miktarda amonyum nitrat ve amonyum klorür birlikte iyice öğütülüp toz haline getirilir.Daha sonra bu karışıma çinko tozu katılıp bir plastik veya tahta kaşıkla karıştırılır. Bundan sonra karışım neme ve suya karşı çok duyarlı olduğundan bu karışımı kullanıncaya kadar nemden ve sudan uzak tutmak gerekir. Yinede havanın nemi ile kendiliğinden reaksiyon olacağından her zaman kullanılmadan önce yapılması tavsiye edilir.

erkan2115:

Peki sebebi nedir, biliyormusun? Ağır metallerin suyla tepkimesinden kaynaklanan bir durum olabilirmi?

oktanyum: 

Tabii birde bu kimyasal olayın mekanizması var ki oda şu:
Karışıma damlatılan bir iki damla su karışımda sadece katalizör olarak bulunan amonyum klorür’ü iyonlarına ayırır. Oluşan klorür iyonları ortamın ısınmasına neden olur.Bu ısıda amonyum nitratın bozunmasına neden olur. Bu konunun ayrıntıları duman bombası konusunda işlenmişti.

NH4NO3 ——ısı——–N2+1/2O2+2H2O

Çinko oldukça aktif bir metal olduğundan burada oluşan su buharından etkilenerek hidrojen açığa çıkarır:

2Zn+ 2H2O ————- 2ZnO+2H2
Çinko Su buharı Çinko oksit Hidrojen

Oluşan hidrojen gazı da havada yanarak tekrar su oluşturur:

2H2+ O2 ————-2H2O
Bu reaksiyonlarda arta kalan amonyum nitratın bozunmasından oluşan 1/2O2 gazı da:
Zn+1/2O2 ————–ZnO reaksiyonu uyarınca tekrar bir mol çinko oksit oluşturur.

Tüm bu reaksiyonlar toplandığında reaksiyonun genel formülü şu şekilde ifade edilir:

3Zn+ NH4NO3+ O2(hava)——————– 3ZnO+2H2O+N2
Çinko amonyum nitrat çinko oksit su azot

İşte çinko tozunun ısıtıldığında mavimsi yeşil bir alevle yanmasının mekanizması bu şekilde olmakta ve yanma sonucunda da lifler halindeki çinko oksiti oluşturmaktadır. Oluşan bu çinko oksite eskiden”filozof yünü” denildiğini de son bir bilgi olarak vermek isterim

———————————

Kaynak: tyleR bilimadami.net Kimya bölümü

21
Oct
06

Biodizel

tyleR:

Biodizel konusu çok geniş biR konuduR ancak ben herkesin anlyacağı dilde bazı genel özellikleRini veReceğim ve ufak biR deneyle nasıl elde edilebileceğini gösteReceğim…

Biodizel; ORta uzunlukta C16-C18 yağ asidi zinciRleRini içeRen metil veya etil esteR tipi biR yakıttıR.
ÖzellikleRi :

  • ÇevRe DostuduR
  • YenilenebiliR hammaddeleRden elde edilebilen biR yakıttıR
  • Atık bitkisel ve hayvansal yağlaRdan üRetilebiliR
  • Anti-toksik etkisi vaRdıR
  • Biyolojik olaRak hızlı ve kolay bozunabilen biR yakıttıR.
  • KanseRojenik madde ve küküRt içeRmez
  • Yüksek alevlenme noktası ile kolay depolanabiliR, taşınabiliR ve kullanılabiliR
  • Yağlayıcılık özelliği mükemmel
  • MotoR ömRüne katkısı vaRdıR
  • MotoRun kaRakteRistik özellikleRinde iyileşme sağlaR
  • KaRa ve deniz taşımacılığında kullanılabiliR
  • Isıtma sistemi ve jeneRatöR kullanımına uygun biR yakıttıR
  • StRatejik özellikleRe sahiptiR
  • Mevcut güncel dizel motoRlaRda tasaRım değişikliğine gidilmeden Rahatlıkla kullanılabiliR
  • TicaRi başaRıyı yakalamış biR yeşil yakıttıR
  1. BiomotoRini oluştuRan C16-C18 metil esteRleRi doğada kolayca ve hızlı paRçalanaRak bozunuR. 10.000mg/L ye kadaR heRhangi biR olumsuz etki gösteRmez. Suya bıRakıldığında 28 günde biomotoRinin %95’i, sıRadan motoRinin ise sadece %40’ı bozunabiliR. Yani BiomotoRin çok daha kolayca doğa taRafından temizlenebiliR.
  2. BiomotoRinin olumsuz biR toksik etkisi yoktuR. BiomotoRin için ağızdan alımlaRda ölümcül doz 17,4g bio motoRin /kg vücut ağıRlığı iken, sofRa tuzunda bu oRan 1,75 g sofRa tuzu/ kg vücut ağıRlığıdıR. Yani biodizel tuzdan 10 kat daha az toksiktiR
  3. Soğuktaki dezavantajını gideRmek için ucuz anti-jel katkı maddeleRi kullanılabiliR.
  4. Biodizelin setan sayısı sıRadan dizelden daha yüksektiR. Biodizel kullanımı ile sıRadan dizel ile aynı güç ve moment değeRleRi elde edilebiliR ek olaRak daha az vuRuntu sağlanıR. AyRıca biodizelin temizleyici özelliği sayesinde biRikintileR oluşmaz ve yağlayıcılık özelliği sayesinde motoR ömRüne katkıda bulunuR.
  5. KaloRifeRleRde, jeneRatöRleRde, denizcilikte ve savunma sanayiinde Rahatlıkla kullanılabiliR.
  6. Biyodizelin alevlenme sıcaklığı dizel yakıta nazaRan daha yüksektiR. Bu nedenle taşınması ve depolanması daha güvenli biR yakıttıR.
  7. Biyodizel, dizel yakıt kullanan motoRlaRda heRhangi biR teknik değişiklik yapılmadan veya küçük değişiklikleR yapılaRak kullanılabiliR. Ancak biyodizel, 1996 yılı öncesinde üRetilen bazı aRaçlaRda kullanılan doğal kauçuk ile uyumlu değildiR. Çünkü biyodizel, doğal kauçuktan yapılan hoRtum ve contalaRı tahRip edeR. Ancak bu pRoblemleR B20 (% 20 biyodizel / % 80 dizel) ve daha düşük oRanlı biyodizel/dizel kaRışımlaRında göRülmez. Bununla biRlikte, biyodizelin çözücü özelliği nedeniyle dizel yakıtının depolanmasından kaynaklanan yakıt deposu duvaRlaRındaki ve boRulaRdaki kalıntılaRı ve toRtulaRı çözdüğü için filtReleRin tıkanmamasına yönelik önlemleR alınmalıdıR. AyRıca yakıt istasyonlaRı ve aRaç tamiRhaneleRinde heRhangi biR değişikliğe geRek yoktuR.

Biodizel kaRışım oRanlaRı ve standaRtlaRı :

B5 : % 5 Biyodizel + %95 Dizel
B20 : % 20 Biyodizel + %80 Dizel
B50 : % 50 Biyodizel + %50 Dizel
B100 : %100 Biyodizel

Biodizel Eldesi Deneyi :
aşağıdaki yöntem en kolay yolduR ve taRafımdan da uygulanmıştıR, bu çok basit deneyle elde edeceğiniz yakıtı bile yukaRıdaki B5 veya B20 standaRtlaRına uygun şekilde aRacınızın dizel yakıtına kaRıştıRabiliRsiniz…DeğeRleR LaboRatuvaR oRtamı için hesaplandığından ufak miktaRlaR kullanılmıştıR… maddeleRin hangi oRanlarda katılması geRektiği ise ORganik Kimyanın derin konularını içeRdiğinden o hesaplaRa giRmeyeceğim…

  1. 200 ml yağ alınır ve yarım saat 55-60 Cº aralığında ısıtılır (suyu uzaklaştırma amaçlı) ( yağ olarak yonca ve benzeri yağları kullanabilirsiniz)
  2. ayrı bir kapta 40 ml metanol ve 0,96 g NAOH karıştırılır. (NAOH burada katalizör olarak kullanılmaktadır)
  3. Yağ üzerine bu ikinci karışım ilave edilir ve 2 saat süreyle geri soğutucuda tutulur.
  4. Karışım ayırma hunisine alınır ve 1 saat bekletilir.
  5. bir kez 10 ml H2So4 + 150ml su şeklinde haırlanmış çözelti ile, birkezde 60 Cº’ye ısıtılmış sıcak saf su ile yıkanır

Basit Bir Üretim Tesisi :

EİE BİYODİZEL ÜRETİM TESİSİ
EİE Biyodizel Üretim Tesisinde, ham bitkisel yağ ve/veya yemeklik atık yağlar kullanılarak transesterifikasyon yöntemiyle net 150 litre/parti kapasite ile Biyodizel üretilmektedir. Biyodizel üretim tesisi aşağıdaki ünitelerden oluşmaktadır;

1. Ham / Atık Yağ Depolama Tankı
2. Ham / Atık Yağ Pompası
3. Reaktör
4. Metanol Tankı
5. Metaoksit Tankı
6. Dinlendirme ve Yıkama Tankı
7. Gliserin Depolama Tankı
8. Biyodizel Depolama Tankı
9. Pompalar ve Bağlantı Elemanları

NOT : tabi bu konu buRda kalmayacak, soRulaR geldikçe ve yeRi geldikçe çok daha ayRıntılı bilgileRde ekleyeceğim bu başlığa…. tabi ilgi ve soRu geldikçe çok faydalı biR başlık olacağını düşünüyoRum…

DİP NOT : son günleRde biR de bio-benzin diye biR teRimle tanıştınız :} o olay biodizel gibi biR devRim DEĞİLDİR, aksine eskiden beRi uygulanan biR yöntemin uygulamadaki farklılığıdıR, şöyleki; benzine oktan sayısını yükseltmek için çeşitli katkı maddeleRi yıllaRdıR eklenmektediR… öRneğin Etanol… etilenden eldeedilen sentetik etanol eklendiğinizde benzinin adı değişmiyoR.Ancak katkı maddesi olaRak kullanılan Etanol bitkileRin fermantasyona uğRatılmasıyla elde edilen ethanolse; bu ethanolü benzine kattığımızda meydana gelen karışıma bio-benzin demişleR ANCAK dediğim gibi yine petrol kaynaklı biR yakıt sözkonusu ancak Bio-dizel ise çok daha önemli biR buluştuR…

*mevzuatlaRla ilgili »
http://www.eie.gov.tr/biyodizel/bd_turktesvik.html

—————————–

Kaynak: tyleR bilimadami.net Kimya bölümü

21
Oct
06

Karadelik

Uzayda �karadelik� adı verilen birtakım gök cisimleri bulunuyor. Bunlar ölü yıldızlardan arta kalan öylesine yoğun cisimler ki yakınlarındaki tüm nesneleri içlerine çekmekte, ışığı dahi dışarı salmamaktadırlar. Karadelikleri uzayda doğrudan göremiyoruz. Varlıklarını ancak yan etkileriyle, parçaladıkları ve içlerine doğru çektikleri yıldızları gözleyerek tespit edebiliyoruz.

Karadeliklerin matematik kuramı ile uğraşmış olan İngiliz matematikçi S. Hawking bu cisimlere giren nesnelerin yok olduklarını ancak bilgilerinin yok olmadığını geçenlerde, Temmuz ayında Dublin�deki bir bilimsel konferansta, kabul etti. Yani, karadelikler başka evrenlere açılan kapılar olmuyorlar. Yuttukları cisimlerin bilgisini şimdi olmasa bile, ilerde (parçalandıklarında) geri vereceklerine inanılıyor. Zira, Kuantum Kuramına göre bilgiyi tümüyle yok etmek mümkün değil.

Bilgi (enformasyon) bize aktarılan bir enerji olarak da görülebilir. Bu enerjiyi ya içselleştirir ve yararımıza kullanırız, veya geri yansıtarak ondan uzak da kalabiliriz. Okulda öğrenip de bir süre sonra unuttuğumuz bilgi ikinci türden, yansıttığımız, kulaktan dolma bilgidir. Bir de katılımcı olarak içselleştirdiğimiz, kendimize mal ettiğimiz bilgi vardır. Bu tür bilgi asla tümüyle yok olmaz. Bir süre küllense bile bir süre sonra tekrar kolaylıkla kullanılır hale gelebilir. Örneğin, bisiklete binmek bilgisi asla yokolmuyor. Aradan yıllar geçse bile kısa sürede hatırlanıp kullanılır hale getirilebiliyor.

Bilgiyi içselleştirmek için ondan yararlanmak ve onunla bütünleşmek gerekir. Yani, bilginin içerdiği enerjiyi kendi enerjimiz haline getirmedikçe onunla bütünleşmiş olmayız. Biz, bilgi enerjisi ile bütünleştiğimizde ortaya ikisinin toplamı değil, ikisinin toplamından daha fazla enerji içeren bir varlık oluşmuş olur. Çünkü, o bilginin taşıdığı enerji ile kendi bilgimizin enerjisi kaynaşarak daha üst düzeyde birleşik bir enerji alanı oluştururlar. Yeni oluşan �bütün� ise daha önceki parçaların bilgilerinin toplamından daha fazla bilgi içerir.

Bilgiyi ölçebilmek için söz konusu sistemin Entropi�sine bakmak gerekir. Entropi, bir sistemdeki karmaşanın ve belirsizliğin ölçüsüdür. Karmaşa ve belirsizlik ne kadar fazla ise Entropi de okadar büyük olur. Örneğin, suyun Entropi�si buzun Entropi�sinden fazladır. Çünkü, buz içindeki su molekülleri sudaki durumlarına göre daha düzenli bir şekilde dizilmişlerdir. Buz suya göre daha az karmaşık ve moleküllerin dizilişi buzda daha bariz ve belirgindir. Düzen arttıkça Entropi de azalmaktadır. Bu bakımdan su buharının Entropi�si sudan daha fazla olması gerekir. İki veya daha fazla parçadan oluşmuş bir bütüncül sistemin Entropi�si de parçaların birbirleri ile ilişkili olmamaları durumunda Entropi�lerin toplamından ibarettir. Ancak, parçalar arasında bir bağ (bir ilişki) varsa oluşan yeni sistemin Entropi�si, ayrı ayrı Entropi�lerin toplamından daha az olur. Demek ki ortaya fazladan bilgi eklenmiştir ve bu bilgi bütüncül sistemin içselleşmiş bilgisi durumundadır.

Bilgi bir kere içselleştikten sonra artık kendi özelliğimiz haline geliyor ve her an kullanıma hazır halde bulunuyor. Bilgiden anında yararlanmak demek o bilgiyi an içinde kullanmak, yani an içinde yaşayarak �farkındalığı arttırmak� demek oluyor. Bizlerin de zaten yaşamdaki en önemli görevimiz farkındalığı arttırmak ve etki-tepki çemberini kırabilmek değil midir? Farkında olmayan insan sürekli etki-tepki mekanizması içinde günlerini geçirir ve yaşamda hiçbir anlam da bulamaz.

Farkında olan insan sorumluluk almaktan çekinmez. Çünkü sorumluluk almakla gerek kendine gerekse yaşadığı çevreye ve topluma düzenleyici katkılarda bulunur. Her düzenleyici davranış da Entropi�yi azalttığından aynı zamanda bilgiyi de arttırmış olur. Bilginin toplumda artması demek daha dengeli, huzurlu ve düzenli bir yaşam tarzının topluma hakim olması ve dolayısıyla toplum içindeki her ferdin daha mutlu olması demektir. Bizler, yaşadığımız toplumun bireyleri olarak bağımsız nesneler değiliz. Sürekli olarak çevremizle enerji alış-verişi içindeyiz. Yaşadığımız çevrenin temiz ve düzenli olması, insanların sorumlu ve bilgili olması hem kendi mutluluğumuz hem de toplumun genel refah düzeyi için son derece önemlidir.

Kaynak:  Bilsev – Bilimadami.Net Fizik Bölümü

21
Oct
06

Yıldız oluşumunda yeni teori

  Chandra teleskobu tarafından elde edilen son görüntüler yıldız oluşumları konusunda yeni ve umulmadık bir teoriye destek veriyor.

NTV-MSNBC VE AJANSLAR
14 Ekim 2005 Cuma

- Kızılötesi ve X ışını gözlemleri, Samanyolu galaksisinin merkezinde yer alan Sagittarius A kara deliğinin etrafınaki büyük bir gaz kütlesinden oluşmuş devasa yıldızları gösteriyor.

Yıldız oluşumlarını açıklayan standart modele göre, yıldızları oluşturan gaz bulutlarının süper kütlesel kara delikten dalgasal güçlerle kopması gerekiyor. Sagittarius A’nın etrafındaki yoğun gaz kütlesinin çekim gücü dalgasal güçleri dalgasal güçleri dengeleyerek yıldızların oluşmasına izin veriyor. Kara deliğin dalgasal güçleri ve gaz kütlesinin çekim gücü arasındaki gerilim aynı zamanda normalden daha büyük devasa yıldızların oluşmasını da kolaylaştırıyor.

Yıldız oluşumunu açıklayan bu model, neredeyse tüm galaksilerin merkezinde bulunan süper kütlesel kara deliklerin pek çok gizeminin çözülmesini de sağlayabilir. Devasa yıldızlar süpernova olarak patladığında, galaksi merkezinde oksijen ve demir gibi ağır elementler yayıyorlar. Bu da süper kütlesel kara deliklerin etrafından gözlenen bu tip elementlerin varlığını açıklayabilir.

Chandra teleskopunu kullanarak kara deliğin yakınındaki yıldızları keşfeden astronomlardan Sergei Nayakshin, kara deliklerin genellikle yıkıcı etkileriyle bilindiklerini hatırlatarak, “Bu kara deliğin, yeni yıldızların oluşmasını sağlaması dikkat çekici” diye konuştu.

İngiltere’deki Leicester Üniversitesi’nde görev yapan Nayakshin, Güneş’in çevresindeki gezegenler gibi bu yıldızların da kara deliğin çekiminde kalmak için yeterli yakınlıkta olduğunu belirtti. Dünya, kara deliğin bulunduğu Samanyolu’nun merkezine yaklaşık 26 bin ışık yılı mesafede bulunuyor.

Kaynak: Levent Altaş – Bilimadami.Net Astronomi Bölümü




RSS Bilimadami.NET

  • An error has occurred; the feed is probably down. Try again later.

Sayfalar

 

Ekim 2006
M T W T F S S
« Jul   Nov »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Blog İstatistikleri

  • 17,390 hits

Top Clicks

  • Hiçbiri

Göze Batanlar

Fotoğraf

Loch Cill Chriosd

Blue Vs. Yellow!!

War of the Worlds

005/365 ... Winter wonderland!

More Photos