önce
hiç
acele
etmeden
bu
satırları
tek
tek
atlamadan
okuyun
arada
bir
satırı
atlarsanız
hiç
bir
anlam
çıkmaz
ve
zamandan
tasarruf
edip
hızlı
okumaya
çalışırsınız.
atlamayın ve hızlı okumayın çünkü evrimin ortaya çıkmasını sağlayan temel kuvvetlerin -mutasyon,genetik sürüklenme,doğal seleksiyon,ratgele olmayan çiftleşme-ihtiyacı olan zaman yeterince vardı ve halen devam ediyor.
22 Oct 2006 için arşiv
Evrim Teorisi
1. ve 2. GÖKTÜRK DEVLETİ
eon:
BIRINCI GÖK TÜRK DEVLETI
Gök-Türkler’in tarih sahnesine çiktiklari anlarda Juan-Juanlar’a tabi olarak, Altay daglarinda an‘anevi sanatlari demircilikle ugrastiklari ve Juan-Juan Devletine silah imal ettikleri biliniyor. Fakat o zaman dahi daginik degildiler. Çou-shu (Çin yilligi, M. 550-557′den)’ya göre, Gök-Türk Devleti’nin kurucusu Bumin (Çince’de T’u-men)’in atasi olarak gösterilen A-hien, “Sad” ünvanini (Bilge sad) tasiyor ve Bumin’den hemen önce gelen Tu-wa adli basbug da Ta-ye-hu (“Büyük Yabgu”) olarak taniniyordu. Demek ki Türk kütlesinin Juan-Juanlar’a bagliligi “fedaratif” mâhiyette idi.
Bumin daha M. 534 yilinda kuzey Tabgaç (Wei) idarecileri ile siyâsî münasebet kurmus, M. 542′de akincilarinin basinda Huang-ho nehri yakinlarinda görünmüs ve M. 545′de bati Tabgaç hükümdarinin gönderdigi elçiyi “imparatorluktan nezdimize “hey’et geldi, devletimiz bundan gurur duyar” sözleri ile karsilamisti. Gök-Türk hanlarindan Isbara, 585′teki bir konusmasinda Gök-Türk devletinin “50 yil önce” kuruldugunu söylemistir ki, bu da 535 tarihine düser.
Ancak Bumin’in 546′da Juan-Juan devletine karsi bir Töles ayaklanmasini bastirdigi için, o devlet hükümdari ile es-degerde oldugunu göstermek maksadi ile, onun kizi ile evlenmek isteginin kabaca reddedilmesi üzerine üst-üste vurdugu darbelerle Juan-Juan devletini çökertip arazisini tamamen isgal ettikten sonra resmen “il-kagan” unvanini almasi ve böylece, merkezi, eski büyük Hun imparatorlugunun baskent bölgesi, Ötüken (Orhun irmaginin hemen batisinda, ormanlik ve daglik bir bölge) olmak üzere hakanligi kurmasi 552 yilinda olmustur.
Devletinin bati kanadini kurulusta kendisi ile birlikte çalisan küçük kardesi Istemi’ye,”Yabgu” ünvanini tasimak, dolayisiyla dogu kanadinin yüksek hakimiyetini tanimak üzere veren Bumin, devleti kurdugu yil içinde öldü. Istemi Kagan batida fetihlerine devam ederken, Ötüken’de iktidara gelen, Bumin’in oglu K’o-lo (Kara?) ve bunun erken ölümü üzerine hakim olan, Bumin’in diger oglu Mu-kan (553-572) zamaninda devlet, hasmetli çagina ulasti.
Heybetli görünüsü, parlak mavi gözleri, kudreti ve husuneti Çin kaynaklarinda belirtilen Mu-kan Kagan, son bir darbe ile Juan Juanlar’i tarihe malettikten sonra (555), K’i-tanlar’in ve Kirgizlar’in ülkelerini Gök-Türk hakimiyetine bagladi. Çin’de Bati Tabgaçlari’nin yerine geçen Chou hanedani ile, yeni kurulan Tsi hanedanini baski altina aldi. Istemi’nin harekatina karsi, Çin’den yardim isteyen Ak-Hun-Eftalit devletine ve Maveraünnehir halkina Çin askerî destegini önledi. 564′de San-si’deki Tsi baskenti Tsin-yang’i muhasara etti ve kizi prenses Asina’yi Chou imparatoru ile evlendirdi (568). Kaynaklarin bildirdigine göre, genis ülkelere ve 100 bin kisilik bir orduya sahip Gök-Türk hakanini, Çin imparatoru akrabalik kurma yolu ile teskin etmis oluyordu.
Mu-kan’in emrindeki kuvvet devletin dogu kanadinin ordusu idi. Istemi (552-576) kumandasindaki öteki ordusu ise kendi bölgesinde hareket halinde idi. Kisa zamanda, Altaylar’in batisini Issik Göl ve Tanri Daglari’na kadar hakimiyetine alan Istemi, genis çapta askerî ve siyasî faaliyetleri neticesinde temas kurdugu Sasanî Imparatorlugu ve Bizans gibi Ortaçag’in en büyük iki devletini Gök-Türk politikasi izinde yürütmek suretiyle, Türk hakanligini bir dünya devleti payesine yükseltti.
561 yilinda, Ak-Hun-Eftalitler üzerinde yaptigi ilk baski tecrübesinden sonra, Ipek transit ticaretini elinde tutan bu devlete karsi Sasanî Imparatorlugu’nu tabiî müttefiki olarak gören Istemi, Sehinsah Anusirvan Adil ile antlasma akdetti. Bu vesile ile kizi, Anusirvan ile evlenerek Iran sarayina imparatoriçe oldu. Müttefikler tarafindan sikistirilan Ak-Hun-Eftalit devleti yikildi ve topraklari Ceyhun (Amu Derya) sinir olmak üzere iki imparatorluk arasinda paylasildi (564). Maveraünnehir, Fergana’nin bir kismi, Kasgar, Hoten vb. Gök-Türkler’e intikal etti. Bu suretle Iç Asya ipek kervan yolu üçüncü kere Türklerin eline geçmis oluyordu.
Ancak Anusirvan bu bölüsümden, zaferdeki katkisina nisbetle “arslan payi”ni almis olmasina ragmen, pek memnun degildi, kervan yolunun Maveraünnehir güzergahini da ele geçirmek istiyordu. Bu maksatla, kendi ülkesinden Akdeniz limanlarina ve Bizans’a yapilmakta olan ipek nakliyatini durdurdu. Böylece hem ipek ticaretinin ünlü kervancilari olup son taksimde Gök-Türkler’e baglanan Sogd (Semerkant bölgesi) ahalisinin faaliyetini baltalayarak, huzursuzluk çikartmak, hem de Türkler’i ipek transit rüsumu (geçis vergisi) gibi yüksek bir gelirden mahrum etmek düsüncesini uygulamaya koydu. Istemi’nin gönderdigi elçileri hile ile öldürttü. Uzlasma ümidini kesen Istemi yönünü Bizans’a döndürerek Istanbul’a Sogdlu ipek taciri ve diplomat Maniah baskanliginda bir heyet gönderdi (568).
Tarihte bu, Orta Asya’dan Dogu Roma’ya giden ilk resmî heyet idi. Ipek meselesi Gök-Türkler kadar Bizans’i da ilgilendirdigi için, hatta Sasanî araciligindan kurtulmak üzere, nakliyati Hind Denizi yoluna çevirmek maksadi ile güney Arabistan’daki Himyeri Devleti ile temaslar aramis olan Bizans’ta, Imparator II. Justinos, Türk elçilerini alaka ile karsilamis, Istemi’nin gönderdigi “Iskitçe” (Türkçe) mektubu okutmus ve Maniah’in agzindan tesebbüsün ciddiligini anlamisti. Bir ittifak antlasmasi yapmak üzere umumi vali Zemarkhos baskanliginda bir heyeti yola çikardi (568 Agustos basi).
Türk elçileri ile birlikte Karadeniz-Kafkaslar-Hazar Denizi-Aral Gölü arasindan Talas yolu ile Tanri Daglari’nda Ak-Dag’da Istemi (Bizans kaynaklarinda, Dizabulo, Dilzibulos, Silzioulos, Stembis: Al-Tabari’de Sincibu)’nin huzuruna gelen Bizans elçilerinin hatiralarinda Gök-Türk hayatini, kudret ve ihtisamini gözler önüne sermesi bakimindan pek kiymetli bir vesikadir. Istemi, Bizans ile isbirligi yaparak Anusirvan’i ipek yolunu açmaga zorlamak gayesini güden siyasetinde basariya ulasmis, 571 yilinda Sasanî-Bizans çatismasi baslamisti. Fakat bu savasa Gök-Türklerin katildigina dair bir isaret yoktur. Ancak Anusirvan’in oglu olup, Gök-Türk prensesinden dogdugu için “Türk-zade” diye anilan IV. Ormuzd’un son yillarinda (579-590) müdahale edilmistir.
Bu geç kalisin sebebi, Gök-Türkler’in fiili savasa istirak için tazyik eden Bizans’in gönderdigi çesitli elçilerden biri olan Valentinos’u 576′da Aral Gölü havalisindeki Türk bölgesinde karsilayan Türk-sad’in sözlerinden anlasiliyor. Bu Türk prensi Bizans’i Gök-Türkler’in affedilmez hasimlari olan Avarlari himaye etmekle ve “kiliçla degil, atlarin ayaklari altinda karinca gibi ezilerek öldürülmegi hak eden” bu kavme barinacak yer vermekle suçluyordu ki bu dogru idi.
Istemi’nin siyasetinin diger ve daha mühim bir neticesi de su olmustur: 19 yil sürmüs olan (571-590) Sasanî-Bizans mücadelesinden sonra da iki imparatorlugun arasi düzelmemis, birbirini takip eden karsilikli istilalarda nihayet Imparator Heraklaious’un Sasanî baskenti; Madain (Ktesiphon)’e kadar uzanan seferleri (622-628) Sasanî Imparatorlugunun son mecalini de kirmistir ki, Kur’an’da bile isaret olunan bu durum Islamiyetin kisa zamanda Iran’da hakimiyet kurmasini kolaylastirmistir.
Mu-kan’in yerine kardesi T’a-po (Tapar?) geçti (572-581). Kudretli hakanligin yeni hükümdari, kendini tebrik etmek üzere hediyelerden baska 100 bin top ipek gönderen Chou Imparatoru ile, tebrik için çesitli hediyelerle birlikte baskumandanini göndermek suretiyle hususî bir itina gösteren, Chou’larin rakibi, Tsi Imparatorlugu’na “ogullarim” diye hitap ediyordu. Bu bütün kuzey Çin’in Türk himayesine alindigini göstermekte idi.
Ülkesinin genisliginden dolayi hakanligin dogrudan dogruya kendi idaresindeki kanadini ikiye ayirarak, dogusuna, kardesi K’o-lo’nun oglunu, batisina da küçük kardesi Jo-tan’i “Han” ünvanlari ile tayin eden Istemi de esasen kendisinin yüksek hakimiyetini tanimakta oldugundan, ulu hakan durumuna yükselen T’a-po, bir Tsi prensesi ile evlenmek düsüncesine kapildi ve ayrica Türk toplulugu için zararli cihetleri önceki devirlerde ileri görüslü Türk idarecileri tarafindan ortaya konulmus olan Buda dinini, bir Budist misyoneri (Jnagoupta)’nin telkinlerine kanarak, memlekette himayeye kalkti; bir Budist tapinagi ve bir Buda heykeli yaptirdi.
Gök-Türk hasmeti çöküse yüz tutmus gibi idi. T’a-po dis siyasette de yanlis adimlar atti. Tsi’ler 575′te Tchin hanedani tarafindan yikildigi zaman, oradan kaçarak kendisine siginan bir Tsi prensini “Çin kagani” ilan etti. Choularla arasinin açilmasina sebep olan bu durum karsisinda kalabalik bir ordu ile, Pekin bölgesine ilerleyen T’a-po kendisine yeni bir Çinli prenses vaad edilerek durduruldu (579). Ancak prensesin verilebilmesi için Chou hükümdari, “Çin Kagani” Tsi prensinin kendisine teslimini istiyordu. Bir av esnasinda bu prensin Choular tarafindan kaçirilmasina göz yumulmasi millet nazarinda hakanin itibarini büsbütün sarsti. Gök-Türk birligi ve kültüründe mühim çatlaklarin belirdigi bu yillarda diger mühim bir hadise de Istemi’nin ölümü oldu (576).
Resmi ünvani “Yabgu” olmasi gerekirken (kendisine bagli bati Gök-Türk halki bazen Yabgu Türkleri diye aniliyordu), kitabelerde bile “Kagan” diye zikredilen bu büyük sahsiyetin ölümünü, yukarida adi geçen Türk-sad’in sözlerinden ögreniyoruz. Türk-sad’i sinirlendiren hususlardan biri de, ölen “atasi”nin yas günlerinde Türkler’in rahatsiz edilmeleri idi. Yol hatiralari Gök-Türk hakanliginin bati bölgelerindeki kavimler bakimindan çok mühim olan elçi Valentinos’a hitaben yapilan bu konusma ayrica Türk fetihlerinin hem seklini, hem felsefesini açiklamak itibariyle büyük deger tasimaktadir:
“Ben esirlerimiz olan Uar-Huni (Avar)’lerin hangi yoldan Bizans’a gittiklerini biliyorum. Dinyeper’in, Meriç’in nerede oldugunu, Tuna’nin nereye aktigini biliyorum. Gün dogusundan gün batisina kadar ülkeler bize diz çökmüstür. Alanlar’i On-Ogurlar’i görüyorsunuz. Bize karsi gelmek cesaretini gösterdiler, fakat ümidleri bosa çikti. Roma’ya da gelecegiz”. Gök-Türk sinirlarinin Kafkasya’nin kuzeyine kadar uzandigini ortaya koyan bu sözler Bizans’i açik bir tehdit manasini ifade ediyordu. Ancak Türk-sad saka yapmadigini gösterdi. Kirim’da Bizans’a ait ünlü Kerç Kalesi Türk kuvvetleri tarafindan zapt edildigi zaman Dogu Roma elçileri henüz Gök-Türk topraklarinda idiler (576).
Bu, Gök-Türk Devleti’nin Mançurya sinirlarindan Karadeniz’e kadar uzanarak genisliginin son haddine ulastigi tarihtir.
Istemi’den sonra yerine geçen oglu Tardu (576-603) (Çincesi Ta-teu, aslinda bir unvan), cesareti ve savas severligi ile babasina benzemekte idi ise de, ihtirasi yüzünden, T’a-po Hakan’in açmis oldugu ayrilik çizgisini büsbütün derinlestirdi. Çinliler, onun bu zaafindan faydalandilar: Önce, hakanligin kendine verilmemis olmasindan dolayi küskün olan Ta-lo-pien’i (Mu-kan’in oglu) T’a-po’ya karsi kullanarak Tardu’nun yanina gitmesini telkin ettiler. Halbuki Mu-kan bile bu oglunu tahta namzet göstermemis idi, çünkü annesi asil (Türk soyundan ) degildi. Ulu hakan T’a-po 581 de ölürken, kendi oglu yerine onun hakan olmasini arzu ettigi halde, danisma kurulu (Devlet meclisi) bunu kabul etmeyerek K’o-lo’nun oglu Isbara (Çincede Sa-po-lüe)’yi hakanliga getirmisti.
Çin, Gök-Türkler arasindaki anlasmazligi körüklemege devam ediyordu. Ta-lo-pien Bati Yabgusu Tardu’nun yaninda, yeni ulu hakan ile mücadeleye hazirlanirken, Isbara da o sirada, Choular yerine iktidara gelerek, Çin’de 350 yildan beri ilk defa siyasî birlik tesis eden Sui hanedani (581-618)’ndan kendi ailesinin intikamini almak isteyen karisi, Chou prensesinin telkinlerine kapilarak, Çin’e kuvvet sevk ediyor, Sui imparatoru Ven-ti de eskiden beri Çin sehirlerinde ticaretle ugrasan ve dostluk münasebetleri çerçevesinde, imtiyazlara sahip 10 bin kadar Türk’ü Çin’den uzaklastiriyordu.
Buna karsi Isbara’nin ordusu ile Çin’e girmesi, Çin hile faaliyetinin yogunlasmasina yol açti. Wen-ti derhal Tardu’ya altin kurt basli bir sancak göndererek onu Gök-Türk ulu hakani olarak selamladigini bildirdi. Ihtirasi alevlenen Tardu, Çin’e karsi ortak hareket teklif eden Isbara’nin bu istegini önce reddetti ve Isbara, Gök-Türkler’i gayet iyi tanidigi anlasilan diplomat-general Ç’ang Sun-seng ile mücadele etmek ve bu Çinli’nin Türk kumandanlari arasina soktugu nifak ile ugrasmak mecburiyetinde kalirken, Tardu, hakanligin dogu kanadinin yüksek hakimiyetini tanimadigini ilan etti (582). Böylece imparatorluk resmen ikiye ayrilmis oldu.
************************************************************************************************
IKINCI GÖK TÜRK DEVLETI
630-680 arasindaki 50 yillik zaman Gök-Türkler’in istiklallerini kaybettikleri bir matem devresi olmustur. Her ne kadar Orta Asya’da millet olarak Türkler varliklarini, dil, inanç, ve geleneklerini muhafaza etmislerse de müstakil bir devletten mahrumiyet, “Bey olmaga layik evladin kul, hatun olmaga layik kiz evladin cariye olmasi” Gök-Türkler için haysiyet kirici bir istirap kaynagi teskil ediyordu. Millet söyle diyordu: “Ülkeli bir kavim idim, simdi ülkem nerede? Hakanli bir kavim idim, simdi nerede hakanim?” nerede diye seslenen Orhun Kitabeleri’nden de anlasilacagina göre, Gök-Türkler’i bu felakete sürükleyen sebepler su üç noktada toplanmaktadir.
1- Sonraki devlet ve idare adamlarinin kifayetsizligi: “… Kagan bilge imis, cesur imis, buyruklari bilge imis, cesur imis, beyleri de, kavmi de iyi imis, böylece ülkeyi tutup töreye göre tanzim etmisler… Sonra kardesler, ogullar kagan olmus, küçük kardes büyük kardes gibi yaratilmadigi, oglu babasi gibi yaratilmadigi için bilgisiz kaganlar tahta oturmuslar, buyruklari da bilgisiz, fena imisler… Türk beyler, Türk adini atmislar, Çin beylerinin adlarini almislar, Çin hakanina boyun egmisler, elli yil islerini, güçlerini (ona) vermisler…”
2- Türk kavminin uygunsuz tutumu: “Türk bodunu… Sen aç oldugun zaman toklugu düsünmezsin, tok oldugun zaman açlik nedir bilmezsin. Bu sebeple hakanin iyi sözlerine kulak vermedin, yurdundan ayrildin, harap, bitkin düstün. Müstakil hakanligina karsi kendin yanildin… Doguya gittin, batiya gittin. Kutlu yurt Ötüken’i terk ederek gittigin yerlerde ne yaptin? Su gibi kan akittin, kemiklerin daglar gibi yigildi…”, “Türk bodunu kendi hakanini birakti, hüküm altina girdi. Hüküm altina girdigi için Tanri ona ölüm verdi, Türk bodunu öldü, mahvoldu…”.
3- Kurnaz Çin siyaseti ve yikici propaganda: “Çin kavminin sözü tatli, hediyesi yumusak imis, tatli sözü, mülayim hediyesi uzak kavimleri yaklastirir imis. Sonra da fesat bilgisini orada yayarmis, iyi, bilge kisiyi yürütmez imis. Onun tatli sözüne, yumusak hediyesine kapilan çok Türk kavmi öldü…” ; “…Çin kavmi hilekar kurnaz oldugu için, küçük kardeslerin büyük kardeslere karsi ayaklanmasi, beylere kavim arasina nifak girmesi yüzünden Türk bodunu ülkesi yikilmaga yüz tutmus, müstakil hakanlik sukuta ugramis…” ; “… Çin kagani, Türk kavmi (ona) bunca isini gücünü verdigi halde, Türk kavmini öldüreyim, soyunu mahvedeyim der imis, mahvetmege yürürmüs…”.
Gök-Türk tarihinin bu 50 yillik fetret devrinin sonunda, kitabeler yolu ile çok iyi taninan, Asina soyundan, Kutlug (Çince’de Ku-to-lo) istiklal savasina giristi (680). Türk Milleti’nin eski hür ve müstakil hakanlik çaginin hasreti içinde oldugunu sezen Kutlug, kendinden önceki mücadeleleri de takip ediyordu: Çin’deki bazi Türk zümrelerinin ayni maksatla basa geçirdikleri Ni-su-fu davayi kaybederek kesilen basi Çin baskenti Lo-yang’a götürülmüs (679), mücadeleye devam eden, yine Asina soyundan Fu-nien kalabalik Çin kuvvetleri karsisinda yenilerek 53 arkadasi ile birlikte Lo-yang çarsisinda idam edilmisti (Agustos 681).
Bu sirada Kuzey Çin’de bulunan ve Türk kütlelerinin derin istiklal arzusunu gerçeklestirmek azmi ile ortaya atilan Kutlug, gizlice teskilat kurarak etraftaki Gök-Türk ileri gelenlerini ve halkini vazifeye çagirdi. Süratle yayilan harekete katilanlarin sayisi kisa zamanda 5 bine yükseldi. Davete kosanlar arasinda, II. hakanlik devrinde Gök-Türkler’in ünlü devlet adami ve kumandani Tonyukuk da vardi.
Kutlug ile Tonyukuk önce, 681′de Kuzey Çin’deki Yün-çu eyaletine baskin yaparak 30 bin civarinda at, koyun, deve elde ettiler ve yeni gelenlerle kuvvetlenerek Göbi çölü ile Orhun irmagi arasina çekildiler. Çugay Kuzi (Çince Çung-tsai, Ötüken’in güneyinde)’yi yazlik ve daha Güneydeki Kara Kurum’u kislik merkezi yaparak hazirliklarini tamamladilar. Ilk hedefleri Ötüken idi.
Baykal Gölü’nün güney batisinda yüksekçe daglarla çevrili, mahfuz, müdafaasi kolay, fakat etrafa akinlar yapmaga elverisli stratejik mevkide, iklimi mutedil ve otlagi bol bir yer olan Ötüken yaylasi Asya Hunlari ve I. Gök-Türk Hakanligi zamaninda devlet merkezi olmus, Türkler’in kutlu topragi sayiliyordu. Daginik Türk kütlelerini ancak, “Türk devletçilik ruhunun yerlesmis oldugu” Ötüken etrafinda toplamak ve idare etmek mümkün idi.
Kutlug hareketinin gelismesinden endiselenen Selenga irmagi boylarindaki Oguzlar’in, tedbir olmak üzere K’itanlar’la ve Çin ile ittifak tesebbüsleri, bir Gök-Türk seferini gerektirdi. Tonyukuk’un tavsiyesi ile baskin seklinde Inekler Gölü (Orhun’un kollari üzerinde) kiyisinda kazanilan savas (682) Oguz tehlikesini ortadan kaldirdi. Tarihi ehemmiyeti haiz bu muharebe Gök-Türkler’in Ötüken’e hakim olmalarini sagladi. Kutlug “kagan” ilan edilerek “Ilteris” (Il=devleti derleyip toplayan) ünvanini alti ve II. hakanligi teskilatlandirdi: Kardesi Kapagan (veya Kapgan)’i “sad”diger kardesi To-si-fu’yu “yabgu” tayin etti. Istiklalin kazanilip, devletin kurulusunda birinci planda rol oynayan Tonyukuk’u, devlet müsaviri (Ayguçi) yapti ve orduyu hazirlama, idare ve diplomasi islerinin tanzimini ona verdi.
Yeni hakanligin önce Çin’i taarruz hedefi olarak alacagi tabii idi. Bir zafer akinlari resmi geçidi manzarasini veren Çin seferleri bir yandan, bu eski ve “hilekar” hasimi daimî baski altinda tutmak, diger yandan, körpe Gök-Türk devletinin siddetle ihtiyaç duydugu yiyecek, giyecek bilhassa at gibi zaruri madde ve vasitalari elde etmek maksadini güdüyordu.
Akinlar hep Pekin’den Kan-su’ya kadar olan sahaya; Çin Seddi’nin hemen güneyinden Huang-ho’nun güney mecrasina yakin yerlere kadar yayilan ve Çinlilerin “Çu” dedikleri garnizon ve eyalet merkezlerine yöneltilmisti; 682-687 yillari arasinda Çin üzerine 46 akin yapilmistir. Bu seferler esnasinda Çin valileri, kumandanlari maglup edildi, ordulari dagitildi, hemen her yerde mukavemet kirildi. Büyük çapta zaferler Hin-çu’da (Nisan 685) ve So-çu’da (Ekim 687) kazanildi.
Ilteris Kagan kuzeyde Kögmen (Tannu-ula) daglarina, doguda Kerulen, Onon nehirlerinin yüksek vadilerine, batida Altaylar’a kadar uzanan sahadaki Türk ve yabanci kavimleri Gök-Türk idaresine almisti (“47 defa sefer etmis, 20 kere savasmis, Tanri buyurdugu için düsmanlari itaate almis, dizlilere diz çöktürmüs, baslilara bas egdirmis, Babam Kagan bu kadar ülke kazanmis…” (Kitabeler I.).
Böylece Gök-Türk Devletini yeniden kurup teskilatlandirarak, töreyi tekrar yürürlüge koyan milli kahraman Ilteris, kutlu Ötüken yaylasinda dalgalandirdigi kurt basli sancagin gölgesinde öldü (692). Vaktiyle Ilteris adina dikildigi iddia edilen, Orhun’un güneyindeki Ongin kitabesinin 720′lerde dikildigi ileri sürülerek Ilteris’e ait olmadigi belirtilmistir.
Ilteris öldügü zaman biri 8 yasinda (Bilge), digeri 7 yasinda (Kül Tegin) olmak üzere iki ogul birakmisti. Kardesi 27 yasindaki Kapagan (veya Kapgan), hakan oldu (692-716). Çin kaynaklarinda adi Mo-ç’o (Türkçe asli, Bekçor) diye geçen Kagan, Türk tarihinin büyük fatihlerinden biridir. Tonyukuk devlet müsavirligi vazifesini yapiyor, kardesi, yegenleri ve ogullari yavas-yavas Gök-Türk hakanliginin seçkin simalari olarak beliriyorlardi. Kapagan Kagan’in büyük ve uzak görüslü bir devlet adamina yakisir planlari oldugu görülmektedir ki, esaslari söyle hülasa edilebilir:
a- Çin’i baski altinda tutmak. Bunda iki maksadi vardi: Türk devletinin huzurunu korumak ve halka yetecek ölçüde ziraî istihsal imkanlari saglamak;
b- Çin’de daginik halde yasamakta olan Türkleri anavatana (Ötüken) çekmek. Bunda da iki maksadi vardi Türkler’ yabanci hakimiyetinden kurtarmak ve Türk ülkesinde askerî ve iktisadî gelismeyi hizlandirmak;
c- Asya kitasinda ne kadar Türk yasamakta ise, hepsini Gök-Türk birligine baglamak. Kapagan’in bu siyasî ve iktisadî görüsleri onu sayili Türk büyükleri arasinda yükseltmektedir. Bilhassa üçüncü nokta çok dikkat çekici bir siyasî kavrayis ifade eder.
Genç, hasin ve ihtirasli Kapagan, seferler ve zaferler dizisinin 693′te Çin baskini ile açti. Ling-çu eyaletini siddetli darbeler vurarak ayni sene içinde ayni bölgeye yedi sefer daha tertipledi. Sonra Ordos’a akin yapti. Askerî harekâtini yeniden Ling-çu’ya yogunlastirdigi yilda (696′da), 8 sefer daha yapmisti. K’i-tan’larla Çin’in bozusmasini kendi lehine degerlendirerek, T’ang imparatoriçesi Wu’yu destekledi. Korkunç K’i-tanlar’i Hopei bölgesinde agir bir hezimete ugrattiktan (Ekim 696) sonra imparatoriçeye isteklerini siraladi: 100 bin “hu” (hu= 12,5 kilo çeken ölçek) tohumluk dari, 3 bin adet ziraat âleti, 10 bin (T’ang-shu’ya göre 40 bin) fond demir, Çin topraklarinda oturan (Çogu Ordus’da “6 eyalet” arazisinde idi) Türkler’in anavatana iadesi.
Sonra Kapagan, Yenisey bölgesini isgal etmekte olan Kirgizlar’a yöneldi. Mevsim kis (697-698), yol uzun ve mesakkatli idi, fakat bu sefere zaruret vardi. “(Kuvvetli Kirgiz Kagani) Çin ve On-ok kaganlari ile anlasip, Altun ormaninda (Altaylar’da) toplanalim, ordularimizi birlestirelim Türk kaganina saldiralim, yoksa kagan cesur ve ayguçi’si bilge oldugundan o bizi mahv eder demisler” (Tonyukuk Kitabesi) Kapagan ile Tonyuyuk idaresindeki Gök-Türk ordusu “kar sökerek agaç dallarina tutunarak, bazen atlari yedege alarak” yolsuz vâdilerden Kögmen daglarini asti, Yenisey kaynaklarinda Ani irmagi kiyisindaki Kirgizlar’i bastirdi, “han”i telef olan Kirgiz ülkesi teslim alindi.
Kapagan Kagan 697 yazinda hâkan, mevcut duruma uygun olarak, orduyu ve idareyi yeniden teskilâtlandirdi: Kardesi To-si-fu’yu hâkanligin sol kanadi “yad”i, Ilteris’in oglu 14 yasindaki Bilge’yi sag kanad’a Tardus üzerine “sad” tâyin etti ve kendi oglu Bögü (Kitâbelerde Inal Kagan, Çin kaynaklarina Fu-kü)yü “küçük kagan” yapti. Bu suretle Türk imparatorlugunda iki cephe tesekkül etmis, askerî kuvvetler de iki ordular grubu hâlinde tertiplenmisti.
Kapagan Çin ile savasa hazirlanirken, Inal Kagan ile Bilge Sad emrindeki fakat gerçek sevk ve idaresi Tonyukuk’un elinde bulunan bati ordular grubu da On-oklar’i devlete baglamak vazifesini almislardi. Çin elçilerine karsi Kapagan’in siddetli ve kararli tutumu simdilik doguda bir silâhli çatismayi önledi. Mo-ç’o'nun kudretinden telâslanan Çin’den derhal üç bin ziraat âleti, 40 bin “si” (1si =10 hu) tohumluk dari gönderildi ve Türkler anavatan topraklarina iâde edildi (698). Büyük “kagan”in plânlarindan ikisi gerçeklesmisti.
Ancak, Kapagan’in kizini bir T’ang prensi ile evlendirmek arzusuna karsi, imparatoriçe Wu’nun, T’ang’lardan degil de, kendi âilesinden bir prensi damat olarak ortaya sürmesinden öfkelenen Kapagan, yaninda bulunan Çin elçilik heyetinden general Çen-çi-wei’yi (T’ang sülâlesine mensup olmali) “Çin kagani” ilan ederek, onunla birlikte ansizin, firtina gibi, Çin topraklarinda göründü.
Çesitli eyaletlere, ayni sene içinde (698) 30 defa çikis yapti. 100 bin kisilik ordusu tarafindan, karsi koyan bütün Çin kuvvetleri ezildi, at sürüleri, basta olmak üzere bol ganimet ve esir alindi. Oradan kuzeye yönelen Kapagan’a, Çin ordulari kumandani Sa-Ça-Cung-i, emrindeki birkaç yüz binlik kuvvetine ragmen, hücuma cesaret edemeyerek, Gök-Türk süvari tümenlerinin geçisini uzaktan seyrederken, ümidini kaybeden Çin sarayi da orduya gönderdigi gizli bir günlük emirle, “kagan’i bulup öldürenin” prens ilan edilecegini bildiriyordu.
Bu sirada Inal ile Bilge tarafindan sevk edilen bati ordulari grubu da, Tonyukuk’un yüksek kumandasinda, Altaylar’i asip Yaris-ovasi (Cungarya)’na dogru ilerlemis ve Bolçu (Urungu gölünün güney-bati kiyisinda; bugün Tokoi kasabasi)’da “ates ve firtina” gibi saldiran “Türgis kagan”in kumandasindaki 10 tümenlik (100 bin kisilik) On-oklar ordusu üzerinde kesin zafer kazanmisti (698).
Türgis hakani Uçe-le’nin esareti, yabgusu ve sadinin yakalanmasi ile neticelenenen Bolçu savasi, On-oklar’in bütün To-lu ve Nu-si-pi kabilelerini, Balkas, Ili, Isik Göl, Çu ve Talas bölgesindeki Türkler’i Gök-Türk birligine baglamis, Hakanligin sinirlari Taskent ve Fergana’ya dayanmisti. Çin kayitlarina göre, “Mo-ç’o zaferlerinden gurur duymakta, imparatorlugumuzu hakir görmekte. Yüksek gayeleri var. Her tarafa ordular sevk ediyor.
Arazisinin genisligi 10 bin “li” (= asagi yukari 4500 km)’den fazla. Bütün barbarlar (Çin disindakiler) onun emri altinda…”. Böylece vaktiyle Tardu’nun, Türk birligini gerçeklestirdigi tarihten tam 100 sene sonra Kapagan Kagan’in Dogu-Bati hakanliklarinin topraklarini tek idarede toplamasi yolu ile “dehset verici Türk birligi ihya edilmisti”. Ancak Kapagan’in planinda 3. noktanin tamamlanmasi için Maveraünnehir’inde zapti gerekiyordu.
Cografî mevkii, iklimi, verimli topraklari ile zenginligi bütün kaynaklarda övülen Maveraünnehir’de o sirada Gök-Türk ordularina karsi koyacak bir kuvvet yok idi. Türk soylu bazi ailelerin idare ettigi “sehir kralliklari” 675′lerden beri, nisbeten küçük kuvvetlerle ufak çapta tesebbüslere girisen Müslüman Arap kumandanlara (Abdullah b. Ziyad, Said b. Osman, Musa, Mühelleb vb.) basari ile mukabele etmekte idiler.
Yine Tonyukuk’un yüksek kumandasinda olmak üzere, “Inal Kagan” ve Bilge taraflarindan sevk ve idare edilen, o sene henüz 16 yasindaki Kül Tegin’in de dahil bulundugu Gök-Türk bati ordulari grubu, Altaylar-Borçlu-Yaris Ovasi “Kavimler kapisi” -Çu ve Talas havzalari- Karadag kuzeyi üzerinden Inci (Seyhun=Sirderya) kiyilarina ulasti ve nehri geçerek Maveraünnehir’in Kizil-kum çölüne daldi ve Güney istikametini aldi.
Ordunun bir kismini, muhtemel bir yan hücuma karsi, Inal idaresinde burada birakan Tonyukuk ilerledi ve ilk olarak Semerkand’in güney dogusunda savasa hazir bekleyen Sok kumandasindaki orduyu ezdi (701), esirler ve zengin ganimet elde etti: “sari altin, beyaz gümüs, kiz kizan…” (Tonyukuk Kitabesi). Ayni zamada Çinliler’e karsi da bir zafer kazanildi.
Bilge ile Kül Tegin, Kes sehrinin dogusunda, Alti-çub (Chao-wu) kavminden de aldigi yardimlarla 50 bin kisilik bir kuvvet basinda, Gök-Türkler’in ipek yolu geçis hattina inmesine engel olmaga hazirlanan Çinli general Ong-Tutuk (Wei Yuan-çung)’u “Idukbasi” mevkiinde maglup ve ordusunu imha ettiler. Cesaret ve savasçiligini ilk defa bu maharebede ortaya koyan Kül Tegin, Çinli kumandani, eli ile yakalayip esir etmisti. Bu suretle engeller kalkinca Gök-Türk ordusu Tamir Kapig (Demir Kapi)’a ulasti. Burasi, bilindigi gibi. M.Ö. asirlardan beri Iran-Turan (Türk) ülkelerinin arasinda tabii sinir kabul edilmekte idi.
Maveraünnehir seferi münasebeti ile Orhun kitabelerinde ilk defa Müslüman Araplar (Tazik) zikredilmistir. Iranlilar’in Araplar’a verdikleri Tazi adindan (Tay adli Arap kabilesinden ) gelen Tazik, (Türkler tarafindan, sonralari Iranlilar için kullanilmisti: Tacik). O zaman, Kes sehrinde karargah kurmus olan Horasan valisi Mühelleb’in kuvvetleri ile ilgili olmalidir. Anlasildigina göre Inal kumandasindaki kuvvet, bir Arap hücumuna karsi orada birakilmis, fakat Mühelleb ordusu her hangi bir harekette bulunmamistir.
Diger taraftan Kapagan, Çin’e akinlarina devam ediyordu. 700-702 yillari arasinda Çin üzerine 21 sefer yapilmistir. 704′de Kül Tegin ile Bilge’nin de katildiklari büyük Ming-sa muharebesinde 80 bin kisilik Çin ordusu hezimete ugratildi ve hemen arkasindan 11 akin daha tertiplendi. T’ang Imparatoru Çung-tsung yine bir günlük emir nesrederek, Kapagan’i esir eden ve öldüreni prens ünvani ve 2 bin top ipek vererek taltif edecegini ilan ediyordu. Ayrica bütün vazifelilere Gök-Türkler’i maglup etmek için planlar hazirlamalarini emretti. Bunun üzerine sarayin yüksek memurlarindan Lu Fu’nun imparatora sundugu raporda çare olarak:
1- Barbarlari birbirine karsi tahrik etmek,
2- Barbarlari iki cephede birden zorlamak,
yollari tavsiye ediliyor ve M. Ö. 36 yilinda Çi-çi’nin böyle yenildigini hatirlatiyordu.
Bu arada, 649′dan beri Çin ile siyasî münasebetler kurmus bulunan Basmillar tekrar itaate alindi (704). 709′da Çik’ler ve Az’lar (her ikisi de Kirgizlarin dogu komsulari) Bilge tarafindan hakanliga baglandi. Gök-Türk ordularinin uzaklarda mesgul olmasini firsat bilerek baskaldirmaga tesebbüs eden Kirgizlar da Bilge-Kül Tegin idaresinde “mizrak boyu kar sökerek Kögmen daglarini asan” Gök-Türk ordulari tarafindan Songa ormaninda ikinci defa maglup edildi (710). Ayni yil içinde Tolga irmagi civarindaki Bayirkular, Türgi-yargin Gölü savasinda bozguna ugratildi. 711 yilinda yine Bolçu civarinda Türgis kuvvetleri darbelendi, han’i, yabgu’su, sad’i öldürüldü. Türgis ülkesi ve “Kara Türgis” halki itaate alindi ve bir Maveraünnehir seferi daha yapildi. Bunun sebebi, kitabelere göre “Sogdak (Semerkand bölgesi) kavmini tanzim etmesi idi.
Kapagan Kagan’in gittikçe siddetini arttiran, müsamaha tanimaz sertligi, huzursuzlugu arttiriyor, gördügümüz gibi, bilhassa Türk boylarinin ayaklanmalarina yol açiyordu. 711 yilinda Kara-Türgis isyani Kül-Tegin tarafindan bastirilmis ise de, ayni yilda baslayip 3 seneden fazla süren ve Çin’in tahriki neticesinde bütün On-oklar’in katilmalari ile iyice alevlenen Karluk isyani hayli güçlük çikardi. Imparator Çung-tsung’un Kan-su eyaletlerindeki ordularini Gök-Türklere karsi seferber hale getirdigi bu sikintili günlerde, “Türkistan”daki yurtlarindan kalkarak Ötügen’e kadar sokulmaga muvaffak olduklari anlasilan Karluklar ve müttefikleri ancak Kapagan, Bilge ve Kül Tegin’in ortak harekati ile Tamig Iduk-basi ‘daki (Tamir Irmaginin kaynagi. Her yil mayis ayinda Gök-Türklerin büyük törenler tertipleridleri yer) siddetli savasta maglup edilerek dagitilabildiler. Bir kisim Karluk kütlesi ve baskalari Çin’e sigindilar ve San-yuan bölgesine yerlestirildiler.
Tamig Iduk-basi muharebesi tam zamaninda kazanilmis, Gök-Türkleri iki cephede savasmaga mecbur etmegi hedef alan Çin kuvvetlerinin Karluklar lehine müdahalesi önlenmisti. Simdi de Çin hazirligini saf disi etmek gerekiyordu: Çin yiginak merkezi Bes-balik üzerine sefer yapildi (714). Çin kaynaklarinin belirttigine göre, Inal Kagan ile Tung-iç Tegin ve hakanin enistesinin kumandasindaki sevk edilen ordu, Bes-balik’i kusatti. Kitabelerden, Bilge’nin de katildigi anlasilan bu harekatta sehir ele geçirilemedi ise de karisikliktan faydalanarak Tokmak’daki Türk kabileleri üzerinde bir zafer kazanmakla iktifa eden Çinliler’in Gök-Türklere karsi büyük ölçüde taarruzu ortadan kaldirilmis oldu.
Ancak devlet bir kazan gibi kaynamakta idi. Kitabelerdeki: “Amcam Kagan’in idaresi karisiklik içine düstügü, halkta ikilik ortaya çiktigi zaman…” gibi ifadeler de durumu açiklamaktadir. Az’lar ve arkasindan Izgiler siddetle ezildi (715). Fakat devletin esas kütlesini meydana getirdigi için devleti temellerinden sarsarak, nihayet ihtilale sebep olan Oguzlarin isyanlari Gök-Türk içtimaî bünyesinde derin yaralar açti ve en büyük neticesi bati (On-oklar ülkesi, yani Karluklar, Türgisler ve Maveraünnehir)’in devletten kopmasi oldu.
714 yili sonbaharinda basladigi anlasilan Oguz ayaklanmalarinin –Oguzlarin devlete olan nisbetleri dolayisiyla-, hayretle karsilandigi kitabelerden sezilmektedir: “Dokuz Oguz kavmi kendi kavmim idi, gök ve yer karistigi için, düsman oldu”. 715 baharinda Kagan’in açmak zorunda kaldigi Dokuz-oguz seferinde maglup edilen Oguzlarin hayvanlari öldürüldü. 716 senesinde Oguz kabilelerinden Bayirkular siddetle tenkil edildi.
Fakat, bu ömrü boyunca durup dinlenmeyen hasin tabiatli Kapagan Kagan’in seri halindeki zaferlerinin sonuncusu oldu. Kendinden emin, Ötüken’e dönerken yolda Bayirkular’in pususuna düstü, üzerine atilan bir Bayirkulu tarafindan öldürüldü (22 Temmuz 716). Bayirkular’in Çin ile temas halinde olduklari, bu sirada onlar nezdinde bir Çin elçisinin bulunmasindan anlasiliyor. Hatta rivayete göre Kapagan’in kesilen basi bu elçi tarafindan Çin’e götürülmüstür.
Kapagan’in yerine geçen oglu Inal (Bögü) hakanligin bu en buhranli devrinde devlet dizginlerini elinde tutacak kudrette degildi. Karisikligi önleyememis, yurda huzur getirememisti. Halbuki Türk halki bu hususlari hakandan beklerdi. Oguzlar büsbütün alevlendikleri için devleti kurtarmak isi, Ilteris’in ogullari Bilge ile Kül Tegin’in omuzlarina yüklenmisti. 716 yilinda Kül Tegin 5 Oguz seferi yapmis ve seferlerden dördüne Bilge’de katilmisti. Kitabelerde Gök-Türk ordusunun takatten düstügünü ve cesaretini kaybettigini belirten ibareler vardir.
Bütün bu olup bitenler yeni hakanin beceriksizligine atf olunuyor ve halkta, Tanri tarafindan hakanlik vasfinin ondan geri alindigi kanaati uyaniyordu. Ülkenin felaketten kurtulmasi için hakanin degismesi lazimdi. Çin kaynaklarindaki izahata göre, her halde Bögü’nün direnmesi neticesi, degistirme zor kullanilarak yapildi. Inal Kagan, kardesi, akrabalari, beyleri ve taraftarlari öldürüldü. Ihtilal plani iki kardes, Bilge ve Kül Tegin tarafindan hazirlanmis, fakat Kül Tegin tarafindan icra edilmisti.
Bilge, kardesinin israri ile, Kagan oldu (716-734). Kül Tegin de Gök-Türk ordulari baskumandanligini üzerine aldi. 705 yilindan beri yüksek mahkeme üyeligi yapmakta iken ve Bilge’nin kayinbabasi oldugu için ihtilal sirasinda dokunulmayan Tonyukuk da tekrar eski vazifesi olan “Ayguçi” ‘liga (devlet müsaviri) getirildi. Fakat umumi bir yorgunluk, bezginlik vardi:
“Tanri Türk kavmi yasasin diye beni tahta oturttu. Içte assiz, dista giyeceksiz, bir kavme Kagan oldum. Babamizin, amcamizin kazandigi milletin adi, sani unutulmasin diye kardesimle sözlestik. Türk milleti için gece uyumadim, gündüz oturmadim. Kül Tegin ile sad’larla ölesiye çalistik”. (Kitabeler).
Oguzlarla mücadele eski siddeti ile devam ediyordu. O sene büyük ölçüde hayvan telefatina sebep olan kitlikta bile Bilge sefer halinde idi. Ötüken üzerine yürüyen Üç-Oguzlar püskürtüldü. Dokuz Tatarlarla ittifak ederek hücuma geçen Oguzlar Agu’da cereyan eden iki savasta bozguna ugratildi ve Oguz kütleleri yurtlarini terk ederek Çin sinirlarina dogru çekildiler (717-718). 717′de baskaldiran Uygur Il-Teberleri ile ve 718′de tekrar isyana tesebbüs eden Karluklar ile savasildi ve basariya ulasildi.
Bilge Kagan Çin ile iyi geçinmek arzusunda idi. Bunun lüzumuna, Tonyukuk’un da Çin’in kuvvetli, Gök-Türklerin ise yorgun ve ihtimama muhtaç olduklari hususundaki kanaati neticesinde inanmisti. Fakat siginti Gök-Türk prensi ile etrafindakileri Bilge’ye karsi silahla mücadeleye tesvik eden Çin, Türklerin durumunu istismar hevesi ile Gök-Türk baris teklifine (721) 300 bin kisilik bir ordu hazirlamakla cevap verdi. Ayni zamanda Ki’tanlar ve Tatabilar’in askerî destegini elde eden Çin, Bes-balik’taki Basmillar ile de anlasmisti. Nazik durum büyük devlet adami ve stratejist Tonyukuk tarafindan kurtarildi.
Onun planlari, sevk ve idaresi altinda önce Basmillar maglup edilip Bes-balik kusatildi. K’i-tanlar ve Tatabilar safdisi edildi (722-723), sonra yalniz basina kalan Çin siddetli bir darbe ile baski altina alindi: Santan (Kan-su’da) savasinda Çin ordusu bozguna ugratildiktan ve Bes-balik zapt edildikten sonra Liang-çu, Kan-çu, Yuan-çu bölgeleri 10 sefer yapilarak ele geçirildi. Hakanlik eski zindelik ve itibarini kazanmisti. Bütün dogu ve Tarbagatay’a kadar bati, hakanlik idaresinde idi. Hatta Bilge 717 karisikliginda Ötüken ile alakasini kesip kendi basina bir devlet durumuna girmis olan Turgis hakanligini bile kendisine tabi saymakta idi.
Bu basarilar üç Gök-Türk büyügünün: Tonyukuk, Bilge, Kül Tegin’in azim ve gayreti ile elde edilmisti. Çin de süphesiz durumun farkinda idi. Imparator Hüang-sung’un baskanliginda yapilan bir toplantida söyle konusuluyordu: “.. Gök-Türklerin ne zaman, ne yapacaklari bilinmez. Kagan Bilge iyidir, milletini sever, Türkler’de ondan memnundurlar… Kül Tegin harp sanatinin ustasidir, ona karsi koyacak kuvvet güç bulunur… Tonyukuk ise otoriter ve bilgedir, niyetleri, kurnazligi çoktur. Iste bu üç “barbar” ayni anlayista olarak bir aradadirlar…”
724′te Çin ile anlasma olmustu. Imparator, Bilge Kagan’in taleplerinden olan bir Çin’li prenses ile evlenme isini görüsmek üzere Ötüken’e elçi gönderdi. Hakan bu elçiyi, hatunun, Kül Tegin’in ve Tonyukuk’un hazir bulundugu mecliste kabul etti (725), daha sonra kendisi elçisi, nazirlarindan Mei-lu-ç’o (Buyrukçur)’u Çin baskentine gönderdi. Çin sarayinda itina ile agirlanan bu elçinin temaslari netiçesi So-fank (Ling-çu’da) sehrinin, Gök-Türklerin serbestçe ticaret yapabilecekleri ortak Pazar yeri olmasina karar verildi.
Büyük Gök-Türk devlet adami Tonyukuk ile ilgili son haber 725′e aittir. O, her halde bu tarihten sonra ölmüs olmalidir. Gök Türk istiklal savasi hazirliklarindan itibaren, Ilteris, Kapagan, Bilge zamanlarinda devlete 46 yil hizmet eden, savaslarinda hiç basarisizliga ugramayan, “Boyla Baga Apa Tarkan” ünvanlarini tasiyan “bilge” ve stratejist Tonyukuk hakanligin ordusunu, maliyesini, adliyesini tanzimde basta geliyordu.
Çin kaynaklarinda bile bu meziyetleri belirtilmekte ve “Ayguci” olarak hakanlar üzerindeki tesirini, ayni zamanda o çagin dini kültürel cereyanlarini nasil yakindan takip edip Türk milleti açisindan degerlendirdigini gösteren deliller verilmektedir: Bilge Kagan, Çin’de oldugu gibi, Türk ülkesinde de sehirleri surlarla çevirtmek, hisarlar yaptirmak istiyordu. Tonyukuk itiraz etti.
“Bunlar olmamali. Biz ömrünü sulu ve otlu bozkirlarda geçiren bir milletiz. Hayat tarzimiz bizi daima harp egzersizi içinde tutmaktadir. Gök-Türklerin sayisi Çinlilerin yüzde biri bile degildir. Basarilarimiz yasayis tarzimizdan ileri gelir. Kuvvetli zamanlarimizda ordular sevk eder, akinlar yapariz. Zayif isek, bozkirlara çekilir, mücadele ederiz. Eger kale ve surlar içine kapanirsak, T’ang ordulari bizi kusatir, ülkemizi istila eder…”.
Bilge’nin diger bir düsüncesi de memlekette Budist ve Taoist tapinaklar insa ettirerek bu din ve felsefeyi Türkler arasinda yaymakti. Tonyukuk söyle dedi: “ Her ikisi de insandaki hükmetme ve iktidar duygusunu zaafa ugratir. Kuvvet ve savasçilik yolu bu degildir. Bize uygun düsmez. Türk milletini yasatmak istiyorsak, ne bu çesit talimlere, ne de bu türlü tapinaklara ülkemizde yer vermemeliyiz”. Kaynagin (T’ang-shu) ilave ettigine göre, bu tavsiyelerdeki “derin mana” Gök-Türk baskentinde iyi anlasilmistir.
Tonyukuk öldükten sonra, hatirasina Orhun’da Bayin-çokto mevkiinde bir kitabe dikilmistir (herhalde 726-727′lerde). Yalniz Türkler’den kalma bir milli tarih kaynagi olarak degil, ayni zamanda Türk dili ve edebiyatinin uzun ve kolayca okunabilen ilk abidesi olarak da kültür tarihinde mühim yer tutan bu kitabe metninin bizzat Tonyukuk tarafindan kaleme alinmis olmasi ihtimali, Ayguci, Bilge Tonyukuk’a Türk edebiyatinin adi ve sahsiyeti bilinen ilk simasi olmak serefini de kazandirmaktadir.
731 yilinda da Kül Tegin öldü (eski Türk takvimlerine göre, “koyun” yilinin 17. günü = 27 Subat 731). 47 yasinda idi ve Inançu, Apa, Tarkan ünvanlarini tasiyordu. yedi yasindan beri ömrünü Türk milletinin yücelmesine hasreden cesareti, savasçiligi hem Türk, hem Çin vesikalarinda övülen Kül Tegin’in büyük kahramanliklarindan biri, Gök-Türk karargahinin 716′da Dokuz-Oguzlar tarafindan basildigi zaman görülmüstü. Bilge Kagan anlatiyor:
“Anam hatun, büyük kadinlar, kardeslerim, gelinim, prenseslerim cariye olacakti. Ölenler yolda kalacakti. Kül Tegin karargahi vermedi. O, olmasa idi hepiniz ölecektiniz”. (Kitabeler). Ölümü hakanlikta büyük teessür yaratan kahraman hakkinda iste kitabelere geçen samimi ifadeler (Bilge’nin agzindan):
“Küçük kardesim Kül Tegin öldü, görür gözüm görmez oldu, bilir bilgim bilmez oldu. Zamanin takdiri Tanrinindir. Kisi-oglu ölmek için yaratilmisti. Yaslandim, gözden yas, gönülden feryat gelerek yanip yikildim… Milletimin gözü, kasi (aglamaktan) fena olacak diye sakindim”.
Çin’de de ayni üzüntü duyulmus, imparator hususî elçi ile Ötüken’e bas sagligi mektubu göndermis, Kül Tegin’in hatirasina dikilecek abideye Çince bir metnin de kazinmasini arzu etmisti.
Bilge Kagan’in istegi ile hazirlanan Kül Tegin kitabesinin Türkçe metnini Kül Tegin’in “atisi” (atabey) prens Yollig Tegin yazmis ve 20 günde tasa kazmisti. Gök Türk tarihi, kültürü ve Türk dil ve edebiyati yönlerinden emsalsiz bir deger tasiyan bu kitabe ile birlikte Kül Tegin’in anit-kabri ve içindeki nakis tasvirler tamamlanmis ve büyük cenaze töreni 1 Kasim 731 günü (“Koyun” yilinin 9. ayinin 27’si) yapilmistir. Törene Gök-Türk halki ve ileri gelenlerinden baska Çin, K’i-tan, Tatabi, Tibet, Iran, Sogd, Buhara, Türgis, Kirgiz vb. devlet ve kavimler hususi heyetlerle katilmislardi.
Iki büyük yardimcisini kaybeden Bilge’nin 734 yazinda K’i-tan ve Tatabilara karsi Töngkes Dagi’nda kazandigi zafer disinda bir faaliyeti görülmemektedir. Bilge, kendisi ile evlenmesi kararlastirilan Çinli prenses için tesekkürlerini bildirmek üzere imparatora elçi göndermis, fakat bu evlenme gerçeklesmemistir. Çünkü yukarida da adi geçen Buyrukçur tarafindan zehirlendi. Ölünceye kadar, basta bu nazir olmak üzere isbirlikçilerini bertaraf eden Bilge nihayet 25 Kasim 734′te öldü (“It” yilinin 10. ayinin 26’si). 19 sene “sad” ve 19 yil kagan olmus, Çin kaynaklarinda da belirtildigi üzere, çok güvendigi “Türk milletini çok sevmek” ile taninmisti.
“Ey Türk milleti, üstte gök yikilmaz, altta yer delinmezse, devletini, töreni kim bozabilir” (Kitabeler) diyen Bilge, oglu tarafindan diktirilen kitabede sunlari söylemektedir: “… Üstte Tanri, asagida yer buyurdugu için milletimi, gözünün görmedigi, kulaginin duymadigi ileri gün dogusuna, geri gün batisina, beri gün ortasina, yukari gece ortasina kadar götürdüm. Altinin sarisini, gümüsün beyazini, ipegin halisini, atin ayrigini, kakim’in siyahini, sincab’in gökünü milletime, Türklerime kazandirdim”.
Bilge Kagan’in ölümü, Kül Tegin’in acisini henüz unutmayan Türk halkini yasa bogdu. Çin imparatoru da ülkesinde matem ilan ederek, taziyetlerini bildirdi. Bilge için bir anit-kabir insasina ve bir kitabe dikilmesi hazirligina baslandi. Metni yine Yollig Tegin kaleme almis ve bir ay 4 günde tasa kazimisti (735). Çin imparatorunun arzusu üzerine buraya da Çince bir kitabe ilave edildi.
Bilge’nin ölümü üzerine Gök Türk devletinde çöküs belirtileri kendini gösterdi. Babasinin yerine tahta çikan Türk Bilge Kagan (Çin kaynaklarinda, I-jan)’dan sonra küçük kardesi Tengri Han (Çincesi, Teng-li) geçti. 740 yilinda Gök Türk tahtinda yine “Tengri Han” diye anilan bir kagan vardi ve bu, Bilge’nin oglu idi (Bilgeden sonraki kaganlar meselesi biraz karisiktir). Hakan çocuk denecek yasta oldugu için idare annesi (Tonyukuk’un kizi) P’o-fu’nun elinde idi.
Hatun devlete hakim olamadi, hanedan üyeleri birbirine düstü ve huzursuzluk bütün yurda yayildi. Durumdan faydalanan Basmillar, Karluklar ve Uygurlar birlestiler ve vaziyete hakim olur olmaz, Asina ailesinden gelen Basmil basbugunu “kagan” ilan ettiler (742) ve Gök Türk Hakani Ozmis (Vu-su-mi-si) sonra da onun küçük kardesi, son Gök Türk hakani Po-mei’yi öldürdüler. Bu arada müttefiklerin aralari açildi. Basmil Basbugu (Kagan) ortadan kaldirildi ve Uygur basbugu Kagan ilan edildi. Kutlu Kül Bilge Han (745). Ötüken’de Uygur Türk Devleti devri basliyordu. Bununla beraber, Gök Türk çaginin bazi aileleri, hatta Tonyukuk soyundan gelenler, Uygur devletinde ve sonraki Mogollar devrinde bile ehemmiyetlerini muhafaza etmis görünmektedirler…
********************************************************************************
GÖKTÜRKLERDE GÜZEL SANATLAR
Gök Türkler çagindan kalma topraküstü eserler, (yazitlar, heykeller, sunaklar, vb.) basta gelen önemli eserlerdir. Gök Türkler genellikle mezar üzerine bir ev yaparlar ve evin duvarlarina ölünün çesitli resimlerini çizerlerdi.
Orkun bölgesinde ve Kuzeybati Mogolistan’daki kurganlar arkeologlarca kazilmistir. Buradaki mezar tipleri binlerce çesitli gruplara ayrilmistir: Bu mezarlar tümsekli mezarlar ve bozkir mezarlari diye gruplandirilir. Tümsekli mezarlar daha çok vadilere, dag eteklerine yapilir, boylari 5 – 100 metre arasinda degisirdi. Mezarin orta kismi taslarla doldurulur, tümsek biçimine getirilirdi. Bozkir mezarlar ise daha çok yüksek bölgelerde yapilir, etrafi dört köse yassi taslarla kaplanirdi. Ayrica mezarlarin içine, yanina veya uzagina birer tas dikilidir. Bu taslar üzerindeki damgalar dikkat çekicidir. Orkun boylarinda ölülerin, süslü tas levhalardan yapilmis tabutlar içine gömüldügü anlasilmaktadir.
Toprakalti buluntularina gelince: Orkun, Baykal Gölü, Altay (Kudirge, Tuyahta, Kuray kurganlari) ve Tanri Daglari’nda (Koçkar buluntulari, Gökbulak, Araköl, Issik Göl kurganlari, Narin irmagi buluntulari) yapilan kazilarda ilgi çekici ve bilgi verici pek çok eser bulundu. Altaylarda Gök Türk çagina ait toprak kaplar bulunamamistir. Agaçlardan oyulmus veya deriden yapilmis kaplar ele geçirilmistir. Orkun ve Tula bölgesindeki kaplar, dar agizli sürahiler ile genis agizli çömleklerden ibarettir. Katanda, Kuray, Tuyahta kurganlarinda gümüsten, kulplu ve kulpsuz masrapalar bulunmustur. Masrapalarin altinda Gök Türkçe yazilar görülmektedir.
Kutanda kurganinda bulunan elbise, Gök Türklerin elbise tipleri hakkinda bilgi vermektedir. Ipekli kumaslar kürkle süslendigi gibi, kürkten yapilmis elbiselere de tesadüf edilmistir. Kemerlerin üzeri madeni plakalarla süslenmistir, kemerlerin yanlarindan sarkan birer süs uçlari oldugu görülür. Kemere bu çagda deriden veya kumastan bir çanta takilirdi.
Altay bölgesinde (Kudirge kurgani) bulunan bronz küpelerin bir kisminin halka biçiminde, bir kisminin da halkaya bagli süsleyici unsurlarla zenginlestirilmis oldugu görülür. Yine Altay daglarinda (Kudirge kurgani) bulunan egri kiliç, Türk kiliçlarinin prototipi olarak kabul edilmektedir. Bati Gök Türkler’in sinirlari içindeki Çu yöresinde de egri kiliçlar bulunmustur. Altay, Mogolistan ve Truva bölgesinde bulunan heykellerin birçogu üzerinde egri kiliç bulundugu görülmüstür. Kiliçlar kina bagli iki kayisla kemere tutturulmustur.
Tanri ve Altay daglarindaki kurganlarda birçok yay parçasi ele geçirilmistir. Türk yaylari kemik, agaç ve sinirden meydana gelirdi.
Orkun ve Tula bölgesinde ve Altaylar’daki (Kuray) oklarin uçlari üç perlidir. Özellikle Altaylar’daki Kuray oklari yapilis bakimindan en mükemmelleri sayilir. Altaylarda Katanda kurganinda uzun mizrak ucu da bulunmustur.
Altay ve Orkun bölgesinde ele geçirilen at kosumlari da, (eyer, üzengi, gem, vb.) ilgi çekici buluntular arasinda yer alir. Altay daglarinda çeligin çesitli cinslerine rastlanmistir. Tuyahta ve Kuray kurganlarinda ele geçen çelik cinsleri, bura halkinin usta demirci oldugunu göstermektedir. Altaylar’a giden gezginler de bunu dogrulayici bilgi vermektedirler.
Gök Türk tuglarinda alem olarak altin bir kurt basi vardi. Lena ve Yenisey irmaklari kiyisinda Gök Türk çagina ait kaya resimlerinde, çerilerin ellerinde tug tasidiklari görülmektedir.
Gök Türkler genellikle mezarlarinin üzerine bir heykel dikerlerdi. Bu heykellerin ölüye mi, yoksa öldürdüklerine mi ait oldugu meselesi henüz anlasilamamistir. Gök Türkler, öldürdükleri insan sayisi kadar mezarlarinin üstüne balbal dikerlerdi. Ancak bu heykellerin balballardan ayri oldugu saniliyor, çünkü samanlar bu heykellere son zamanlara kadar saygi göstermis ve kurban kesmislerdir.
Orkun heykelleri beyaz mermerden yapilmis ve perdahlanmistir. Orta Asya ve Sibirya’daki tas minelerde oldugu gibi, bu heykellerin sag elleri, birsey tutuyormus gibi yukari kalkik durumdadir. Heykellerin birçogunun üzerinde elbise, kiliç, çanta, kemer, küpe, vb. titizce islenmistir.
Altay daglarinda (Kuray ovasi) Tanri daglarinda (Issik Göl kenarlari, Büyük Kemine kurgani) Yenisey bölgesinde Gök Türk çagina ait pek çok heykel ele geçirilmistir.
**********************************************************
IDARI, ASKERI ve IKTISADI DURUM
Gök Türkler’in tarihi, devlet yapisi, askeri durumu, dini, vb. konulardaki en genis bilgi “Çin Annalleri” adi verilen resmi Çin yilliklarinda, Orkun ve Yenisey yazitlarinda bulunmaktadir.
Gök Türkler Orta Asya’da ilk defa “Türk” adini tasiyan bir devletin kuruculari olarak tarihe geçmistir. Gök Türkler’de genel olarak aristokrasiye dayali bir devlet düzeni bulundugu göze çarpar. Ötüken’de oturan Kagan “Ilig” unvanini tasir ve bütün Türk boylarinin basi sayilirdi. Kaganin karisi Katun , çocuklari Tegin (veya Tigin, Tigin), çocuklarinin karilari da Konçuy adini tasirlardi. Kagan’dan sonra birlige bagli boylarin reisleri Kan ‘lar (Han’lar) gelirdi. Sonra nazirlar, ( Yabgu ve Sad ) ve Buyruk diye adlandirilan yüksek dereceli devlet memurlari ( Tudun , Çur , Tarkan , Apa ) siralanirdi. Sehzadeler “Yabgu ve Sad” unvani ile genel valilik ve baskumandanlik gibi önemli görevlerde bulunurlardi.
Gök Türkler’de kaganlik Dogu ve Bati ili olmak üzere iki bölüme ayrilmisti. Her iki ilin basinda birer yabgu bulunurdu. Dogu ili yabgusu derece bakimindan bati ili yabgusundan daha yüksekti, ayni zamanda da veliaht sayilirdi.
Devlet ilerigelenleri her yilin ilk ayinda kaganin baskanliginda toplanarak yönetim ile ilgili isleri görüsürlerdi.
Gök Türkler savasçi bir Türk boyu oldugu için orduya büyük önem vermislerdir. Gençlerden kurulu olan ordunun büyük çogunlugu atli, bir kismi da yaya idi, silahlari da ok, yay, zirh, mizrak ve kiliçtan ibaretti. Savas taktikleri süratli baskin yapmakti. Büyük düsman ordusu karsisinda da gerilla savasi vererek yok etme usülüne basvururlardi.
Yaz ve kis mevsiminde devamli olarak çadirlarda (arabalari üzerinde de keçe çadirdan evleri vardi.) yasayan Gök Türkler’in ekonomisi kurulus devirlerinde büyük ölçüde savas ve ani baskinlardan elde edilen ganimetlere, kismen de göçebe olduklari için hayvanciliga, bir de bagli boylardan alinan vergilere dayaniyordu. Devletin sinirlari genisledikçe, göçebelikten yerlesik hayata geçerken, tarima ve küçük el sanatlarina önem vermeye basladilar. Özellikle, uyguladiklari tarim usüllerinde Çin’i örnek aldilar. Bu arada uzun süre ellerinde bulundurduklari Çin ipek ticaret yolu, ekonomilerine büyük ölçüde katkida bulundu.
_____________________________________________
Bilimadami.net Tarih Bölümü
Olmek Kültürü
özge_incioglu:
Bugün Orta Amerika kültürlerinin anası olan olmek uygarlığının en öenmli yapıları büyük tapınma merkezleridir.
Meksika Körfezinin kıyısına yerleşen Olmekler 1.binyılın başlarından itibaren Orta Amerikanın tarihte bilinen ilk büyük uygarlığnı geliştirmişlerdir.
Sırrı çözülemeyen yapılar:Olmekler bu alüvyonlu vadilerde hiç volkanik kayaç bulunmadığı halde nereden geldiği bilinmeyen bazalttan çok büyük binalar yaptılar.kalıntılarından anlaşıldığı kadarıyla bu yapılar kuzey güney ekseni üzerinde sıralanan ve her birinde piramit bulunan büyük kentlerin siyaset ve tapınma merkezleriydi. Gene bu bölgede dev boyutlardaki insan başları bulunmuştur üç metre boyundaki monolitlerin savaşçıları temsil ettiği sanılıyor.tanrılara sunulmak üzere hazırlanan yeşim taşından yontulmuş heykelciklerde Olmeklerin çok usta sanatç8lar olduğunu gösterir.
Orta Amerika uygarlığının başlangıcı:yazılı belge bırakmaya bütün toplumlar gibi olmeklerin tarihi ve kültürüde yeterice biklinmiyor ama dikili 5taşların ve sunakların üzerindeki alçak kabartmalarda bu halkın takvim kullandığı ve zamanı ölçmlek için sıfır rakamından yararlandığını gösteren ipuçları vardır.bu uygarlık orta ve güney meksikaya yayılarak iz bıraktı. Böylece mimaride bir olmek uslübü geliştib. Bu uslübün bilinen bir örneği eski mısırdaki gibi mezar olarak değik tapına kaidesi olarak kullanılan piramitlerdir.ayrıca sonradan maya soylularının heykellerinde görülen kafatası ve çene deformasyonunun ilk uygulayıcısı da olmeklerdi.
______________________________
Bilimadami.net tarih bölümü
İlk Aletler
özge_incioglu:
Tarih öncesinin taş sanayisi olarak kabul edilen kalıntılar Doğu Afrikada Tanzaniya nın Olduvai yataklarında bulunmuştur.bu örneklerle tanımlanan çakıltaşı kültürü yaklaşık iki milyon yıl önce yaşamış olan homo habilis in eseridir.bu sanayinin ürünleri, sadece bir yüzünden parça kaldırılmış çakıllar(chopper) ile aralarında keskin bir kenar oluşturacak biçimde her iki yüzünden parça kaldırılmış çakıllardır(choppingtool).daha yumuşak parçaları ezmek için kullanıldığı sanılan bu aletler son derece kabadır.daha sonra özellikle Avrupada bir milyon yıl önceki Acheul evresinden kalma aletler arasında en çok çift yüzlü el baltalarına ratslamnır. Ucu sivriltilmiş veye yuvarlaklaştırılmış bu uzun taş alet, tıpkı choppingtool gibi büyükçe bir taş parçasının(bu ana kütleye çekirdek denir) her iki yüzünü yontarak elde edilmiştir. Ama hem keskin kenarı hemde elle kavramaya yarayan alt ucu çok daha ustaca işlenmiştir ve nesneye genel bir biçim verme çabası yansıtır.
Alt yontmataş boyunca aletler çeşitlendi.nitekim orta acheul evresinde çekirdek kütlesinden koparılan ve uzun kenarı keskinleştirilerek kazıyıcı olarak kullanıulan ilk yongalar ve kenarları Kelkitli veya testere gibi dişli aletler yapıldı. Nihayet m.ö 200 000 yılına doğru levallois tekniğinin ortaya çıkışıyla taş sanayisi doruk noktasına ulaştı. Bu teknikte çekirdek kütlenin(genellikle çakmak taşıdır)yüzeyi özel olarak hazırlanır ve parça kesme doğrultusuna göre istenen biçimde yongalar elde edilir.büyük bir kütleden eş biçimli pek çok yonga veya delici us elde etme olanığı veren bu teknik gerçek anlamda seri üretimin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Kesici bir kenar oluşturmak amacıyla çakıltaşının bir yüzünü yontma aşamasından.Levallois tekniğinin ileri düzeyine ulaşan Alt Yontma taş devri insanı hem teknolojinin hemde karmaşık bir işlem şemasını uygulayarak insan zekasının gelişmesinde gerçekten önemli bir dönün noktasını simgeler.
_______________________________
Bilimadami.net Tarih Bölümü
Reaktif oksijen türevleri
Serbest radikaller, paralel spinlerde bir ya da daha fazla çiftlenmemiş elektron içerirler yani atomik ya da moleküler orbitalde tek bir elektron bulunur. Bu eşleşmemiş elektronlar yüksek enerjilidir ve eşleşmiş elektronları ayırıp işlerine engel olurlar. Bu işlem serbest radikalleri hem tehlikeli hem kullanışlı yapar.
Bir ya da birden çok çiftlenmemiş elektronun bulunması o maddenin manyetik bir alana çekilmesine yol açar. Çiftlenmemiş elektronlar, atom ya da molekülü daha reaktif yaparak bunların kimyasal aktivitesini değiştirir. Bu elektronlar herhangi bir atom ile kolaylıkla birleşebilir. Her durumda radikal olmayan bir yapı radikal hale dönebilir (1). Serbest radikaller kararsız moleküllerdir. Vücudun kimyasal işlemleri sırasında doğal olarak salınırlar.
Sürekli gelişmekte olan teknoloji, oluşan çevre kirliliği, sigara, UV… ve pek çok diğer etken sürekli olarak çeşitli toksik maddelerle karşı karşıya kalmamıza neden olmaktadır (2). Bu etkiler kendini serbest radikal oluşumuyla gösterir.
Serbest radikallerin fazlalığı hücrelere hatta bunların DNA’ sına bile zarar veren, kimyasal zincir reaksiyonlarını başlatabilmekte ve kanser oluşturacak bir dizi olaya neden olabilmektedirler (3).
Oksijen dört elektron alarak tümüyle indirgendiğinde su oluşur. Eğer ardı ardına bir elektron indirgenmesine uğrarsa biyolojik sistemlere zarar veren reaktif türevler oluşur.
Moleküler oksijenin toksik etki göstermesi, oluşturduğu süperoksit radikali, hidrojen peroksit, hidroksil radikali ve singlet oksijen gibi reaktif ara ürünler nedeniyledir.
Hidroksil radikalleri en reaktif serbest radikallerdir ve vücuttaki serbest radikal hasarının en önemli sorumlularıdır. DNA ile hidroksil radikallerinin etkileşimi durumunda radikallerin %80’ i bazlara eklenir ve %20’ den az kısmı da şeker grubundan bir hidrojen atomu alır.
DNA, stabil bir molekül olmasına rağmen yaşam boyunca fizyolojik koşullarda spontan kimyasal oksidatif hasara uğrayabilir. Örneğin, pürin kaybı ile apürinik alanların oluşması insan genomunda gün içinde 10000 kez meydana gelebilir (4). DNA da oksidatif stres, dal kırıkları, abazik alanlar (AP), şeker hasarı, DNA–protein çapraz bağlanması, pürin ve pirimidin bazlarının modifikasyonu gibi hasarlara neden olur.
ROS (Reaktif Oksijen Türleri), doğrudan pürin ve pirimidin bazlarına saldırdığında bazlarda modifikasyonlar meydana gelir.Örneğin: OH radikali bir pürin olan guaninin 4, 5 ve 8 pozisyonlarındaki C atomlarına veya adeninin 4, 5 ve 6 pozisyonlarındaki C atomlarına katılarak çeşitli ürünler oluşturur (5).
Bu nedenle en yaygın olarak ölçümlenen baz hasarı 8-OHdG (OH radikalinin C-8’ e katılması ile oluşan katılma ürünü ) dir (6)
8-OHdG içeren DNA’ nın, invitro DNA sentezi sırasında bir kalıp olarak kullanıldığı zaman yanlış okumaya ve GC—TA mutajenezine yol açtığı gösterilmiştir (7)
DNA hasarının mutlaka kansere yol açması da beklenmemelidir.Düşük düzeylerde hasar, etkin bir şekilde onarıldığından ve yüksek düzeylerde oksidatif hasarı ise hücre ölümü ile sonuçlandığından, orta düzeydeki hasarın maligniteye yol açma olasılığı çok yüksektir.
1)Vassev et al. 2000
2)Asayama et al. 1990
3)Rios et al. 2004
4)Cooke et al. 2002
5)Hara et al. 2001
6)Helbock et al.1999
7)Kasai 1997
Kaynak: scoutmcbeal-bilimadami.net biyoloji bölümü
Türklerde yazının başlangıcı
Bilsev:
Asya’dan dünyaya yayılan ön-Türk OK boylarının dini Kamlık idi. Kamlar (Şamanlar) din adamından ziyade “ruh doktoru, yol gösterici” idiler. Önemli konularda karar almadan önce kamın fikri alınırdı. Hastaları kamlar tedavi ederlerdi. İlaçları yabani otlardan toplayıp hazırlayan kamlardı. Kamların belli tapınakları yoktu. Güneşe, aya ve yıldızlara çok önem verirlerdi ve bu yüzden geceleri ayinler, merasimler ve tedavi seansları düzenlerlerdi. Bugün bile her gazetede görmekte olduğumuz yıldız falı kamlıktan kalan bir eski gelenektir. Kamlar aynı zamanda damgaları tanıyan ve onları ilk olarak taşlara kazıyan kişilerdi. Damgalar kendi inançları çerçevesinde, Tanrı veya Tanrılar ile iletişim araçları idi. Zira her damganın başlangıçta kutsal bir anlamı vardı. Bunlar ‘tam’ kavramlar içerdiklerinden okuma yazması olmayan insanlar dahi anlamlarını, ifade ettikleri kutsal kavramları, tanırlardı.
Kendilerine OK diyen bu kültürün insanları bugünkü anlamda bir yönetim tarzları, bir devlet düzenleri, yoktu. Daha ziyade gevşek bir federasyon oluşturan OK boylarlarının ortak dili ön-Türkçe (veya Altayca) dini de Kamlık idi. Onlar için en yüce ve tek tanrının adı ‘Gök Tengri’ veya diğer adıyla ‘Gün Han’ idi. Daha birçok ikincil tanrıları da vardı. Gök Tengrinin simgesi güneş ve yeryüzündeki imgesi de ateş idi. Bu bakımdan kamlar genelde ayinlerini gece bir ateşin etrafında yaparlardı. Onlar ateşe tapmazlardı, sadece ateş ruhlarla iletişim kurmaları için bir araç olmaktaydı.
Ön-Türkçe ateşe OT, güneşe de ON denirdi. Türklerin ON OĞUZ federasyonu olduğundan söz edilir ve 10 tane boydan oluşmuş bir OĞUZ federasyon olduğu sanılır. Bu yanlış bir inançtır. On Oğuz veya ON-OK-UZ demek “güneşe tapan veya güneşe ait olan OK’larız” demektir. Görülüyor ki sondaki –UZ takısı aidiyet belirten bir takı iken OK kök sözcüğü ile birleşerek OKUZ ve sonraları OĞUZ şeklinde özel isim olmuştur. Keza DOKUZ OĞUZLAR 9 tane boydan oluşmuş bir federasyon olmayıp OT-OK-UZ yani “ateşe (güneşe) tapan veya ateşe ait OK’larız” demektir. Burada yine, zaman içinde, bir değişim olmuş OT-OK-UZ ==> TOKUZ ==> DOKUZ değişimine uğramıştır. Keza ÜÇ OĞUZ boyları 3 tane boyu ifade etmiyor, sadece UÇ-OK-UZ, yani “UÇ OK’larıyız” (UÇ tepede duran, en yüksek olan) demektir.
UÇ hem “Uçmak” eylemini hem de “Tepe” kavramını içermektedir. ‘Uçmak’ derken kamların manevi (ruhlar alemine) uçuş kast edilmektedir. Zira kamlar kararları almazlar, veya tedavi yöntemlerini kendileri karar vermezler, daima ruhlara (tanrılarına) danışırlardı. Yani bir çeşit aracı durumunda idiler. Bu bakımdan gök yüzüne manevi uçuşlar yaparlardı. Daha sonraları diğer dinler (özellikle hiristiyanlık) ‘uçan melek’ kavramını Türklerin kamlarından almışlardır. İslamiyetin de ‘Mirac’ inancı kamlıktan kalmadır.
‘En uçta bulunmak’ kavramını içeren damga üç kollu “E” damgası idi. Bu işareti kolları yukarı dönük bir insan olarak da düşünebilirsiniz . Etrüsk abecesinde bu damga vardır ve E harfi sanılmaktadır. Oysa ki UÇ olarak okunması gerekir. Türkçedeki “üç” sayısı işte bu 3 kollu “uç” damgasının adıdır. Zaten dikkat edilirse ‘3’ ters dönmüş ‘E’ den başka bir şey değildir. Nasıl ki uç ==>üç ==>E ==> 3 olmuşsa OT-OK-UZ ==>TOKUZ ==>DOKUZ ==>9 olmuştur.
Güneş ise ON ==>10 rakkamına dönüşmüştür. ON sesindeki ‘O’ sesi ve damgası aynı zamanda Latin ve Yunan alfabelerine O harfi olarak geçmiştir. Arapların sayıları olan 1’den 19’a kadar rakkamlarda görülen 10 aslında l-O yani “elif-O” (tek O) veya “Gök-Tanrı (güneş) tektir” anlamından türetilmiştir. Aynı mantıkla 9 sayısı da bir yuvarlak (güneş) ve aşağı doğru kıvrılan bir uzantı. Yani, OTOKUZ “biz güneşten yer yüzüne inmiş ateşten OK’larız”. Zira ateş güneşin yer yüzündeki imgesi olmaktadır. İşte Orhon abidelerinde yazılan “Tengri gibi Tengride bolmuş (olmuş) yüce Bilge Kagan” sözü aynı düşünceyi yansıtmaktadır.
Ön-Türk OK boyları yazı yazmaya damgalarla başlamıştır. Bunları kayalara kazımışlar veya mağara içlerine resimsel görüntüler şeklinde boyamışlardır. OK boylarının en önemli damgası elbette ki OK damgasıdır. Bizim için “ok” sözü sadece yay ile fırlatılan ucu sivri sopa anlamına gelir. Oysa ki OK boyları için “ok” sözü “yönetici yüce kişi” anlamını taşır. Sadece kam ve boyu yöneten kağan için değil, aynı zamanda tüm silah taşıyan savaşçıları da “ok” damgası simgeler. Bu damga büyük T harfine çok benzer. Kollarını iki yana açmış insan figürüne de çok benzer. İşte bu damga zamanla bazen yukarı bazen de aşağı dönük bir ok ucu şeklinde değişime uğramıştır. Okunuşu önceleri “ok” iken sonraları K harfine dönüşmüştür. Latin alfabesindeki “K” harfi aslında Etrüsklerin OK damgasından başkası değildir. Zaten Latin abecesi büyük çapta eski Yunan ve Etrüsk etkisi altında oluşmuştur.
Eski Yunan derken Anadolu’da yerleşmiş ve zaman içinde yunanlaşmış olan Ön-Türk kökenli medeniyetleri anlamak gerek. Zira büyük filozoflar Ege kıyılarında gelişmiş olan şehir devletlerinde yaşamışlardır. Onların dilleri sadece yunanca değildi. Likya ve Truva şehirlerinde konuşulan dilin farklı bir yapıda olduğu bugün biliniyor. Likya adı dahi Ön-Türk kökenli Ulu-OK-Öyü sözünün birleşimi sonucu oluştuğu kanısındayım. Zira “Öy” sözü “yerleşim bölgesi” demek olup, “köy” sözü dahi OK-Öyü birleşiminden oluşmuştur. Öy sözü yunan dilinde “iya” şekline dönüşmüş olmasının başlıca nedeni Yunanca’da “ö” sesinin bulunmayışından dolayıdır. Nitekim, Trakya bölgesi de Tur-Ok-Öyü şeklindeki üç tane Ön-Türk kök sözcüğünden oluşmuştur.
Bir diğer önemli damga AT damgasıdır. Dikkat edilirse bu kök sözcüğün ikinci harfi T olup tek başına okunuşu “at” idi. OK damgası ile AT damgasının hemen hemen aynı oluşu bir tesadüf değildir. Nedeni ise yönetici cengaver kişinin mutlaka bir ata sahip oluşundandır. Atı olmayanın adı da olamazdı. Ad sahibi olmak için önemli bir kişi olmak ve dolayısıyla bir değil, birçok ata sahip olmak gerekirdi. Günümüz Türkçe’sinde AD ile AT kök sözcükleri hem yazılış hem de söyleniş olarak çok yakın sözcükler olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Zira Türkçe’de T ==> D dönüşümü çok yaygındır ve genelde aynı kavrama işaret ederler. Temir ==> Demir ile Tengiz ==> Deniz dönüşümleri örnek gösterilebilir. Şu halde önceki hali olan AT sözcüğü sonraları AD şekline dönüşmüş olması oldukça olasıdır. Bu sözcükten türeyen “Atmak”, “Atılmak” ve “Atlamak” sadece atların bir özelliği olmayıp aynı zamanda ölen OK kişinin öteki dünyaya yakılarak atılan ruhu için de söylenmiştir. Yukarıdaki yazımda ateş etrafında ayin yapan kamlardan ve ölen kişilerin ruhlarının göğe ulaşıp yıldıza dönüşmesinden söz ettim.
Bir diğer kayda değer bulgu da “kurgan” denen Türk mezarlarında daima ölen kişinin yanına atların da gömülmüş olmasıdır. Ölen kişi ne derece önemli bir yönetici ise mezar odası etrafına gömülen at sayısı da o derece fazla olmuştur. Bazı mezar odaları etrafında 1 veya 2 adet at cesedi bulunmuş iken bu sayı 25 adet ata kadar çıkmaktadır. Atlar önemli kişilere sadece yaşarken değil öteki alemde de hizmet edecekleri inancı hakimdi. Zira göğe atları ile birlikte yükselmek ancak önemli kişlere özel bir ayrıcalıktı.
Eski Ön-Türk toplumları anaerkil idiler. Yani ikili bir yönetim vardı. Savaş ve av ile erkekler ilgilenir, Tanrılarla ve ruhlarla dişiler ilgilenirdi. Birçok önemli kararlar alınmadan tanrılara ve ruhlara danışılırdı. Bu görevi yüklenmiş olan kişiler de Kam’lardı. Kam sözü OK-AMA yani “yönetici ana” sözünden OK-AMA ==> KAMA ve sonraları KAM haline dönüşmüştür. Bugün kullandığımız “ana” sözü de eski AMA sözünden dönüşmüştür.
Bu sözü birçok dilde buluyorsak nedeni Latin dilini etkilemiş olan Etrüsk dili sayesindedir. Latinceden İtalyancaya ve Fransızcaya geçen “mama” (anne) sözü AMA’dan türer. “Amor” (aşk, sevgi) sözü de “ana sevgisi” ile ilişkilidir. Japoncada dalgıç kadınlar vardır. Bunlar borusuz sırf nefesle derinlere dalıp sünger çıkaran kadınlardır. Bu kadınların Japonca adları “ama” dır. Yani, Ön-Türkçe AMA sözü hala Japoncada yaşamaktadır.
Anadoluya gelmiş olan Ön-Türk boyları da anaerkil idiler. Anadolu ve Mezopotamya uygarlıkları hep “ana tanrıça” figürüne tapmışlar ve ana tanrıçanın küçük heykellerini yapmışlardır. Sümerde İşkur veya İştar, Mısırdaki İsis hep dişi ana tanrıçalardır. Bu isimleri “ısı-is” (ısıdır) şeklinde ayırabiliriz. “IŞ” veya “İS” hem ışık hem de ısı, yani sıcaklık veren (ana kucağı) kavramları ile ilişkileri vardır. “-is” takısını ise Türkçe’de “iz” veya “uz” (var olan üçüncü şahıs) hem de İngilizce’de “is” (var olan) ve Almanca’da “ist” (var olan) şeklinde bulmaktayız.
Kamlar da başlangıçta dişi idiler. Sonraları toplum ataerkil olunca bu görev de kadınlardan erkeklere devr olmuştur. Asya kamlarının çok süslü giysiler giyinmeleri ve çeşitli parlak eşyaları üzerlerinde taşımaları, eski dişi kam geleneğinden kalmadır. İşkur sözü de Işk-ur, yani “aşkı yerleştir” anlamını taşır. IŞK / AŞK hep ana sevgisi ile ilgili sözler olup sonraları anlam kaymasına uğramışlardır. “Işık” sözü dahi sıcaklık ve aydınlık ile ilgili olup “ana sevgisini” yansıtır.
UR kök sözcüğü ise Ön-Türkçe “var ol” veya “yerleş” anlamını taşır. “Vurmak” dahi yerleştimek anlamında olup “urmak” sözünden türer. Eski Sümer’de UR şehri vardı. Yani, “yerleşim yeri, var olunan yer” anlamını taşır. “Kur” sözü de OK-UR yani, OK boylarının var olmalarını ifade eder. Benzer şekilde “Kurgan” sözü de varlığın sonsuza kadar devam ettirildiği eski Türk mezarlarının adıdır. Çünkü ölen kişilerin varlığı yok olmaz sonsuza kadar süreceği inancı vardı.
Farsça’da “-tar” takısı “taşıyan, bulunduran, varlığını koruyan” anlamlarını içerir. “Silahtar” (silah taşıyan, bulunduran), “defterdar” (defter bulunduran, hesap yapıp kaydını tutan) demektir. Şu halde “İştar” da “ışık veya aşk taşıyan, bulunduran” anlamını içerir. Bu da ana kavramından (kişisinden) başkası değildir. Buradan “sitare” ve İngilizce “star”, Almanca “stern”, Fransızca “astre” sözcükleri türemiştir. Böylece gökteki yıldız olan sitare ile “ışık ve ısı taşıyan” kavramları arasındaki bağlantıyı da bulmuş olmakta ve hepsinin kökeninde “ana sevgisi” yattığı ortaya çıkmaktadır.
Hind-Avrupa dilleri ile Türkçe arasında birçok ilişkiler vardır. Bu ilişkiler tesadüf eseri değildirler. Bazı kimselerin iddia ettiği gibi “halk etimolojisi” türünden ses benzerlikleri ile de açıklanamazlar. Esas neden Etrüsk dilinin Latinceye kazandırmış olduğu kavramlar ve sözcüklerdir. Çünkü Etrüsk dili bir Ön-Türk dili idi. Asya’dan göç etmiş olan OK ve TUR kavimleri (boyları) Alp dağlarını aşarak İtalya yarım adasına yerleştiler. Bu olay günümüzden yaklaşık 4000 yıl önce gerçekleşti.
Etrüsk adı da “Ok ve Tur” demektir. Şöyle ki: E-TUR-OSK ==> ETRÜSK olmuştur. Baştaki E de “ve” anlamını taşır. Halen İtalyancada “e” ve Fransızcada “et” “ve” demektir. Dikkat edilirse hem “ve” sözü hem de “e” sözü aynı sesleri içerirler. OK boylarına Romalılar OSK demişlerdir. Onların diline OSKAN ve yaşadıkları bölgeler OSKANA olup bugünkü TOSKANA ile aynı coğrafi bölgeyi kapsar. “Toskana” adı dahi Tur-Oskan-Öyü ==> TOSKANYA ==> TOSKANA olmuştur. Osk’ların bir de abeceleri vardı ve bu abece aynen Orhon kitabelerindeki abeceye benzer. Bu konuya batılı dilciler değinmezler. Çünkü Osk dilini çözerlerse bunun Ön-Türkçe olduğu ortaya çıkacaktır. Ordan da Etrüsklerin Ön-Türk oldukları apaçık belirecektir.
Tabii ki Ön-Türk derken yanlış bir anlaşılmaya yer vermek istemem. “Ön-Türk” derken Asya kıtasından dünyaya yayılmış olan insanları ve onların konuştukları dili kast ediyorum. Bu insanlar o dönemlerde kendilerine “Türk” demiyorlardı. Ama büyük aileler olarak düşünürsek başlıca OK ve TUR aileleri vardı. Türkler de Tur ve Ok ailelerinin bir karışımı olarak görülebilir. Çünkü Türk sözü Tur-Ok ==> Török == Türk dönüşümleri geçirmiştir. Çinliler Türk boylarına Tui-Kyu derlerdi. Bu isimlendirme dahi Türk sözününde iki hece bulunduğuna işarettir. Birinci hece Tui (Tur) ve ikinci hece Kyu (Ok) seslerinin dönüşmüş şekilleri olabilir. Çünkü Çince’de tek heceler hep sessiz (ünsüz) harflerle başlar. Bu bakımdan OK sesini Kyu sesine çevirmiş olmaları doğaldır.
Etrüsk dili oldukça gelişmiş bir dildi. Bu sonucu Etrüsk kültürünü biraz olsun inceleyenler bilirler. İleri bir mimari ve resim sanatı bırakmışlardır. Heykel ve resimlerinde flüt çalan insanlar vardır. Yani müziğe de önem verirlerdi. Spor ve özellikle güreş onlarda çok önemli idi. Birçok güreş sahneleri bırakmışlardır. Grekoromen güreş stili Etrüsklerden Romalılara geçmiştir. Bu kadar güzel sanat ve spor meraklısı bir toplumun dili de ileri olması gerekirdi. Fakat ne yazık ki hala Etrüskçe çözülmüş bir dil olarak görülmüyor. Nedeni de hep Latince ve Yunanca ilişkiler aranmasıdır. Oysa ki Türk dilleri ile birçok ilişkiler bulunmuştur. Örneğin, Etrüskçe’nin bir Ural-Altay dili olduğu ve gramatik yapısının takılarla oluştuğu biliniyor. Hala Hind-Avrupa dilleri ile ilişkilerin aranması batılı bağnazlığının açık bir delili olmaktadır.
Etrüsklerin ALP dağlarını aşarak İtalya yarımadasına yerleştiklerini söyledim. Bu cümle içinde geçen ALP sözüne dikkat ettiniz mi? ALP türk adı olup “yüce, yüksek, güçlü” anlamlarını içerir. Alp sözü ile başlayan birçok özel isim vardır. Alpaslan, Alpagut, Alper, Alperen, Alp-Er-Tunga gibi.. Demek ki Alp adını dağlara veren de Etrüsklerdir ve bunların, bu ismi vermekle, Ön-Türk oldukları apaçık ortadadır.
“Tur” boy adından yukarıda söz ettim. TUR kök sözü “dur” demektir. Zamanla TUR ==> DUR şekline dönüşmüştür. “Durmak” kalmak, varlığını sürdürmek anlamındadır. Şu halde TUR adı o boyun (ailenin) varlığını sürdürmesi için konmuş bir addır. Çünkü Türkler sözlerin sihirine inanırlardı. Bir söz daima bir enerji taşır. Bu enerji pratiğe geçirilirse söz de pratiğe geçmiş sayılırdı. Örneğin, yeni doğan bebeğin ölmemesi için ona “Dursun” adının konması bu nedendendir. Aynı şekilde Doğu Türkistandaki Turan bölgesi ve Turfan şehri de “durmak / varlığını sürdürmek” için konmuş isimlerdir. Bugün dahi Turan, Turgay, Dursun, Durmuş gibi isimler konmaya devam ediliyor.
Aynı anlama gelen bir diğer kök sözcük “bar / var” sözüdür. Yine aynı düşünceden hareketle birçok Ön-Türk şehir ve insan adında bu hece karşımıza çıkar. Barçın, Barış, Barkan, hatta Balkan adlarında bile “varmak / ulaşmak / var olmak” kavramları gizlidir. Macarlar da bir Ön-Türk boyu olmalarından dolayı kalelere “var” derler. Macaristanda Varazdin şehri vardır. “Varoş” sözü dahi aynı kökten türer. Aslı Rusça olsa da Ön-Türklerden kalma bir sözcüktür. Benzer şekilde Varşowa şehir adında da “var” bulunmaktadır.
Orta Asya’da “Başbarık” isimli bir Türk şehri vardı. Bunu sonradan “Beşbalık” şekline çevirdiler. Oysa ki aslı Baş-Barık, yani “Asıl varılan yer” demektir. Çünkü Barık sözü “varılan” anlamındadır ve “var” yerleşim sözünü içerir. Nitekim “Baraka” (küçük ev) bir “barık” dır. Başbarık sözünün bugünkü karşılığı “Başşehir” dir. Buradan da anlaşılıyor ki Türkler tümüyle göçebe bir toplum değildi. Yerleşik olarak bir süre yaşadıkları “barıklar” ve bunların içinde bir tane “başbarık” bulunuyordu. Halen “barınak” sözü korunumlu yer olarak kullanılıyor.
Türk boyları daha çok “yarıgöçer” bir yaşam tarzını seçmişlerdi. Yazın yüksek yaylalara hayvanları ile birlikte çıkarlar. Kışın ise ovalara inerler ve tarım yaparlardı. Bu hareketli yaşam içinde tercihen gittikleri yerler vardı. Orada topluca bulundukları uzun süreler içinde yerleşik bir yaşam tarzı sürerlerdi. Nitekim bu dediklerimin doğru olduğunu “Kurultay” yapmalarından anlıyoruz. Kurultay zamanı birçok aile / boy aynı bölgeye gelir ve aralarından bir kişiyi “Kağan” (han) seçerlerdi. Bu yapı en eski demokratik yapılardan biridir.
Küçük topluluklar halinde yaşayan Ön-Türklerin dili eklemeli ve tek heceli bir dildi. İki veya üç harfli tek heceli sözcükler birer tam kavram içeriyorlardı. Zamanla yeni gereksinmeler karşısında bu kök sözcüklere yeni takılar ekleyerek “eklemeli bir dil” oluşturdular. Bu eklemeli dil yapısı tüm Ural-Altay dilleri dediğimiz Asya dillerinde görülür.
Eklemeli dillerde kök sözcük değişmez. Kök sözcükler halen birçok eklemeli dilde varlıklarını sürdürmektedirler. Bu bakımdan kök sözcük üretmek gerekmediği gibi, karşılaştırma metoduyla ata dile ulaşmak çok kolaydır. Birçok dili, aynı guruptan olsun olmasın, aynı anlamı taşıyan sözcüklerin sesleri karşılaştırılarak asıl (eski) kök sözcükleri bulmak mümkündür. Bu metoda dilciler “Karşılaştırma metodu” diyorlar. Doğru sonuca ulaşmak için önemli olan yerel halkın konuştuğu sözleri kayıt etmek, iyi bir alan taraması yapmaktır. İkinci metot ise “Yeniden oluşturma” metodudur. Yeniden oluşturma metoduna göre bilinmeyen ve unutulmuş eski (kök) sözcük o dil gurubunun kurallarına göre yeniden oluşturulur. Örneğin, Hind-Avrupa ve Sami dilleri bükümlü diller olduklarından kök sözcük tamamen kayıp olmuştur. Şu halde Proto-Hind-Avrupa dilini ve Proto-Sami dilini arayanlar onları yeniden oluşturmak zorundadırlar. Buldukları kök sözcükler ise bugün için yaşayan dillerin hiç birinde anlamları yoktur. Dolayısıyla, bükümlü dillerin kök sözcükleri tamamen uydurma, aslı astarı olmayan, hayal ürünü sözcüklerdir.
Joseph Greenberg ve Merit Ruhlen isimli iki dilci karşılaştırma metoduyla çok ilginç sonuçlar elde etmişlerdir. 1987 yılında Language in the Americas adlı bir kitap yayınlayan Greenberg bu kıta dillerinin Asya kökenli olduklarını ortaya çıkarmış, göçlerin Bering boğazı üzerinden kuzeyden başladığını göstermiştir. Ayrıca tüm (Kuzey-Orta-Güney) Amerikan dillerini karşılaştırarak onların eklemeli diller olduklarını kanıtlamıştır. Onun çalışmalarına dayanan ve kendi de alan çalışması yapmış olan M. Ruhlen ise A guide to the World Languages adlı kitabında tüm dünya dillerini karşılaştırarak çıkış bölgesinin Kuzey Çin (bugünkü doğu Türkistan) olduğunu göstermiştir. Her iki çalışma, Asyadan çıkan ve tüm dünyaya yayılan bir kültürün varlığını kanıtlamaktadır.
Önemli bir bilim dergisi olan Science dergisinde iki dilcinin makalesini yayınlamıştır. Bu iki araştırıcı 15 dil gurubunu karşılaştırarak sonuçları tartışmaktadırlar. Yayınladıkları haritaya göre ata gurup Altay dil gurubu olmakta, o bölgeden çıkan insanların tüm dünyaya yayıldıkları gösterilmektedir. Günümüzde kuzey Amerikada İngilizce ve güney ile orta Amerikada İspanyolca ile Portekizce konuşulmakta olması oldukça yeni bir olgudur. Bu bakımdan o bölgelerde yerli halk tarafından konuşulan dil gurupları esas alınmıştır. İlginç olan Dene-Kafkas dil gurubuna Lao dili, Çince, bazı Kafkas dilleri ve Bask dilinin dahil bulunmasıdır. Bu tuhaf dağılımın nasıl oluştuğuna biraz ilerde açıklık getireceğim.
Ayrıca, Afrika-Asya dil gurubu tüm Arap yarım adasını ve kuzey Afrikayı kapsamaktadır. Günümüzde geniş destek bulan insanlığın Afrika çıkışlı olduğu görüşü dil gurupları incelendiğinde tartışmalı duruma düşmektedir. Orta ve Güney Afrikada iki dil gurubu ortaya çıkmış durumdadır. Bunlar Nijer-Kongo ve Khosian dil guruplarıdır. Bu iki dil gurubu diğer tüm dil guruplarından farklıdırlar. Eğer Afrika çıkışı doğru olsaydı bu iki dil gurubundan dillere diğer bölgelerde de rastlamak mümkün olurdu. Oysa ki böyle bir yayılma gerçekleşmemiştir. Kuzey Afrikadaki Afro-Asya dil gurubunda ise Asya ilişkisi açıkça görülmektedir. Bir diğer açıklama da şöyle olabilir. “Afrikadan çıkan insanlar henüz herhangi bir dil konuşmuyorlardı. İnsanların dil sahibi oluşları çok daha geç dönemlerde olmuştur. Bu bakımdan ilk yayılmanın izlerine dil guruplarında rastlanmamaktadır”.
Eğer bu görüş doğru ise ilk dil sahibi olan insanlar Asyada yaşamış olanlardır denilebilir. Bu insanlar doğal sesleri taklit ederek tek heceli bir dil oluşturmuşlar ve gerektikçe takılarla yeni sözcükler türetmişlerdir. Şu halde ilk ve en eski diller eklemeli diller olmaktadırlar. Hind-Avrupa ve Sami dil gurupları ise çok daha sonra oluşmuşlardır. Eklemeli diller günümüzden belki 100,000 yıl önce ortaya çıkmış, bükümlü dillerin ortaya çıkışı ise sadece 4,000 yıl öncesi olmuştur. Bu konu henüz tam açıklığa kavuşmuş değildir. Halen tartışma konusu oluşunun nedeni batılı dilcilerin böyle bir gerçeği kabul etmek istemeyişleri ve Asya kökenini olanaksız görmeleridir.
Altay dillerini 3 ana guruba ayırabiliriz. Bu üç guruptan kaybolmuş Altay dilleri bilinenden çok daha fazladır. Diğer iki grup batı ve doğu Altay dilleridir. Asya’da kaybolmuş olan Türk lehçeleri sayılmakla bitmez. Örneğin, Ibıh Türk lehçesini konuşan son üye geçenlerde vefat etmiş olduğundan Ibıh’ça kaybolmuş diller kervanına katılmış durumdadır. Bazı kaybolmuş dillerin Türkçe ile ilişkili olup olmadıkları halen tartışma konusudur. Batılı dilciler Sümerce ve Etrüskçe’yi yalıtık dil olarak kabul ederler. Yani bölgelerinde oluşmuş ve hiçbir dil ile ilişkili olmadıklarını savunurlar. Oysa ki her iki dil eklemeli Altay dil gurubuna ait dillerdir.
Sadece dil değil, aynı zamanda kazı bilim ve genetik bulgular da Asya kökenli dağılımı doğrulamaktadır. Yine Science dergisi Europeans Trace Ancestry to Paleolitic People adlı makalede Y kromozomu üzerine yapılmış bir araştırmada çıkışın Asya olduğu açıkça belirtilmiştir. Avrupalılar yaklaşık 30-35 bin yıl önce Asyadan yola çıkıp Karadenizin kuzeyinden Avrupaya ulaşmışlardır. Bu göçün izlerine Fransanın Aurignac kasabasındaki mağaralarda rastlandığından Aurignacian kültürü adı verilmiştir. Diğer bir göç dalgası ise Anadoludan yaklaşık 25,000 yıl önce gerçekleşmiştir. Bu ikinci göçle gelen kültüre de Gravettian kültürü denmektedir. Avrupaya doğru yapılmış göçler bu iki göç dalgası ile kısıtlanamaz. Ardından birçok gurup Asya’dan Avrupa’ya doğru göç etmişlerdir.
Göçler sadece batıya değil Asya’nın hem güneyine hem de kuzey doğusuna doğru da oluştukları bilinmektedir. Türklerin kuzey doğu Asya bölgesinde, Bering boğazı üzerinden Alaskaya geçtikleri biliniyor. Yapılan tesbitlere göre kuzey batı Amerika’nın Alaska bölgesine ipek getirip kürk götüren ve “kuzey doğu ipek yolunu” oluşturmuş olan kavim adı Yueh-che (Yüce) Türk boyudur. Bu insanların kuzey Çin’den aldıkları ipekleri kürkle değiş tokuş ettikleri saptanmıştır. ‘Yüce’ adlı kavim aslen Saka Türkü olduğundan söz edilmektedir. Saka adı ise AS-OK ==> SA-KA şekline dönüşmüştür. S ve K sessiz harfleri ile (damgaları ile) belirtilen bu insan gurupları aslen AS ve OK boyları iken sonraları bir arada SAKA adı olarak birleştirilmişlerdir. Görülüyor ki As’lar ve Ok’lar başlangıçta farklı isimli fakat aynı dili konuşan iki guruptur. Ok’lar göç eden hareketli gurup olmuş As’lar ise daha yerel kalıp Asya’da kalmışlardır. Asya adı da bu guruptan gelmektedir. AS-YA ‘As’ların ülkesi’ demektir ve –YA takısı aynen Alman-ya ve İspan-ya gibi ülke belirtmektedir. Bu takının kökü “öy” sözü olduğundan yukarıda söz ettim.
OK’ların izlerine halen Avrupa’da rastlamak mümkündür. Örneğin, bugün halen kuzey İspanyada yaşayan Bask’ların dili ne Hind-Avrupa ne de Sami dil gurubundan değildir. Bask adı sonradan onlara verilmiş bir addır. Asıl kendilerine verdikleri isim Özkaldınak veya Öz-Kaldın-OK olup anlamı “öz kalmış olan, değişime uğramamış, OK” demektir. Dillerine verdikleri isim de Özkara’dır. Burada R ==> L değişimi göz önüne alınırsa aslı Özkalan olmalıdır. Yani, her şeyleri değişse bile dilleri öz kalmıştır. Bask dilinde birçok Türkçe sözcük bulmak mümkündür.
Bir diğer kanıt güney Avrupada, en doğu bölge Atlantik kıyısından tüm İspanya, güney Fransa ve kuzey ile orta İtalya’yı kapsayan geniş bölgeye verilen isimdir. Bu geniş bölgeye Occitania (OK’ların ülkesi) denmektedir. Fransızca ve Latince Occident ‘batı’ demektir. Yani OK’lar batıya yerleşmişlerdir. Neye göre batı? Elbette ki Asya’ya göre batı. Yani OK’lar batının öz halkı olmayıp oraya Asya’dan geldikleri açıkça görülmektedir. Geniş Atlas okyanusunun adı da Ocean (OK-ean) olup sonraları Osean olarak okunmuştur. Nitekim İngilizce ‘deniz’ sea olup aslı SU dur. Bu sözcük İngilizce Sii şeklinde okunur. Ama SEA yazılır. Anlaşılıyor ki aslı SU olan bu sözcük sonradan değişikliğe uğramıştır. Şu halde OSEAN sözünün aslı OK-SU dur. Bu da OK’ların Bask bölgesine yerleşmiş olduklarının göstergesi sayılabilir. Fransızca su kovasına ‘seau’ (okunuşu so) denir ki bu sözcük de ‘su’ ile ilgilidir.
Tüm güney Fransa bölgesine OC-ülkesi denir ve orada konuşulan dilin adı da Provencal’dır. Bu dilin en eski şekli Fransızca olmadığı bilinmektedir. Bugün dahi İspanyanın Fransa’ya yakın bölgesine Catalunya denir ve orada konuşulan dilin adı Catalan’dır. Bu isim aslında OK-ATA-LAR ==> OK-ATA-LAN ==> KATALAN ==> KATALANYA ==>KATALUNYA dönüşümlerine uğramıştır. Yani anlamı “OK Ataların ülkesi” olmaktadır. –YA takısından yukarda söz ettim.
İspanyadan Fransa’ya geçtiğimizde güney Fransanın İspanyaya yakın bölgesine “Langue D’Oc” adı verilir. Anlamı “OK dili” veya Türkçesi “OK burnu” olmaktadır. Bu bölge bir burun gibi olmakta ve bu bölgeye yerleşmiş olan halkın OK boyu olduğu görülmektedir. Güney Fransadaki Provensal dilinde ve Katalan dilinde OK ‘evet’ anlamındadır. Yani OK denmekle bir onay vermiş oluyorlar. Sağ elini havaya kaldırıp OK diyen kişi “Seni onaylıyor ve selamlıyorum OK kişi” demiş oluyordu. Bu bakımdan zamanla OK=Evet olmuştur. İngilizce “Okey” sözü de bu köke dayanır.
Kuzey Fransa bölgesinde ise ‘evet’ için OİL (oyl) diyorlardı. Bu da yine OK sözünün biraz fazlaca değişmiş şekli olabilir. Aslının Asyada OKH şeklinde olduğunu düşünürsek kalın (genizden söylenen) KH sesinin incelip YL (ağızdan söyleniş) şekline dönüşmesi pekala mümkündür. Zamanla bu kuzey Fransız söyleniş şekli de değişerek OUİ (ui) dönüştüğünü görmekteyiz.
Bu ilişkilerin ışığında Dene-Kafkas dillerinin ön Türk dilleri olduklarını anlıyoruz. Çince aynen ön Türkçe gibi tek heceli bir dildir. Hiçbir zaman eklemeli bir dil haline dönüşememiş olan Çince halen bugün bile kavramları tek hece olarak ifade etmektedir. Kuzey Amerika yerli dillerinden Na-Dene dil gurubu Dene-Kafkas dil gurubuna ait olup orta Asya ilişkisini ortaya koymaktadır.
Ön-Türklerin Asya kıtasından dünyanın dört bir yanına yayıldığından söz ettim. Bu yayılma tarihi kesin olarak bilinmese de günümüzden onbinlerce yıl önce olabilir. Son günlerde yeni bir görüş benim bu iddamı destekliyor. 27 Aralık 2005 tarihli National Geographic’in verdiği habere göre biri İngiliz diğeri Hollandalı iki bilim adamı Asya çıkışını ileri sürüyorlar ve insanlığın Afrika çıkışını sorguluyorlar. Kaynak:
http://news.nationalgeographic.com/news/2005/12/1227_051227_asia_migration.html
Bu görüşe göre son yıllarda Asya’da ortaya çıkan insan fosilleri Afrika çıkışını ikinci plana itiyor. En önemli ifade de : “There is no archaeological or fossil evidence to prove that early humans moved from southern Africa to the Nile Valley in the early Pleistocene (1.8 million years ago to 11,500 years ago), they say.”
Nil vadisindeki kültürü oluşturan insanların güney Afrika’dan o bölgeye göç ettiklerine dair ne arkeolojik ne de fosil kanıtı bulunduğunu söylüyorlar. Bu nokta bence üzerinde durmaya değer. Zira Nil vadisindeki en eski kültür Mezopotamyadan oraya göç etmiş Ön-Türk’lerin oluşturduğu kültürdür. Bu ilk krallık güney Mısır’da, yani yukarı Nil bölgesinde bugünkü Sudan’ın kuzeyinde gelişmiştir. Bu ilk krallığın adı KUŞ idi. İlginç olan da onların en büyük totem tanrıları geniş kanatlı akbaba kuşu oluşudur. Daha sonraları kuzey ile güney Mısır krallıkları birleşince kuzeyin İsis tanrıçasına kanat takıp duvarlarına resimlemişlerdir. Kanatlı İsis bugün dahi birçok tapınağın duvarlarını süsler.
Güney Mısır krallığının adının KUŞ oluşu tesadüf olabilir mi?. Hindistanın kuzey bölgelerinde Hindikuş dağları vardır. Neden bilir misiniz? Çünkü bu sıradağlar güneydeki Hind ile kuzeydeki KUŞ krallığını ayırır. O dönemde (MÖ 1000 gibi) o bölgede KUŞHANA krallığı vardı ve bir de yazıya sahiptiler. KUŞHANA = Kuş Hanlığı demektir. Kuzey Hindistandaki KUŞ hanlığının kullandığı yazı Orhon kitabelerindeki yazıya benzer ve sanskrit yazısı da bu abeceden etkilenmiştir. Şimdi, hem kuzey Hindistanda Hindikuş dağlarının yamaçlarında KUŞ hanlığı oluşu hem de güney Mısırda Sudan ülkesine yakın bölgede KUŞ hanlığı oluşu bu iki halkın ilişkili olduğunu göstrmez mi? Sadece basit bir tesadüf olarak açıklanabilir mi? Fakat bununla bitmiyor. Başka göstergeler var.
Antik Mısır kralları sonradan tanrılaştırılmıştır. Bunların en ünlüsü de Osiris denen öteki dünyanın en büyük tanrısıdır. Osirisin eşi İsis ve oğulları Horus hep Yunan tarihçilerin bize aktardıkları isimlerdir. Asıl isimleri bilinmiyor. Fakat sondaki -is takısı yunanca olduğu biliniyor. Bu takıyı atarsak OZİR veya ÖZ-ER (öz olan erkek kişi) adı ortaya çıkar. Hieoroglif yazıda sadece sessiz harfler kullanıldığından “er” hecesinin “ir” olarak da okunmuş olması mümkündür. Demek ki en eski tanrı-kral en ÖZ kişi olması gayet doğal bir isim olarak beliriyor.
Ayrıca bu ilk krallar Ön-Türk soyundan geldiklerinden OKH boyuna ait idiler. OK damgasının ise bir artı (+) işareti olduğundan söz ettim. Osiris ile başlayan sülalede her firavun elinde ANKH adı verilen ve haça benzeyen fakat daha ziyade T üzerine oturtulmuş yuvarlak bir halka olup kollarını iki yana açmış bir insan simgesi olan bu aleti taşır. Çünkü elinde tuttuğu kısım halka gibi baş kısmıdır. ANKH sözü OKH sözünün dönüşmüş halidir. Zira genizden söylenen “ankh” sesi ile yine genizden söylenen “okh” sesi büyük yakınlık içerir.
İşte tüm bu benzerlikler ve ilişkiler kadim Mısır kültüründe Ön-Türk etkisi bulunduğuna işarettir. Güney Mısır bölgesi kuzey ile birleşince ne Ön-Türk dili kalmış ne de eski gelenekler. Zira kuzey Sami dilini konuşan mısırlılar kendi kültürlerini güneye kabul ettirmişlerdir. Durum aynen Etrüsk kültürüne Latinlerin yaptığına benzer.
Orta Asya’dan doğuya doğru yayılan Ön-Türk’ler Kore yarım arasından Japon adalarına geçmişlerdir, daha doğrusu dönmemek üzere göç etmişlerdir. Bu göçün iki büyük dalga halinde olduğu kanısındayım. Birinci dalga kesin bir tarih verilememekle birlikte M.Ö. 8-10 binlerde olmuştur. Bu ilk göç dalgasını oluşturan insanlar oldukça kıllı, iri yarı, cüsseli yapıda idiler. Onları AİNU adı ile tanımaktayız. Boş bir bölge bulduklarından kısa zamanda yayılıp tüm adaları kapladılar. Daha sonraları gelen gurup hem orta Asyadan hem Ön-Türk hem de Çinli karışımı olduğundan farklı yapıda idiler. Bu karışık gurup ufak tefek, kılsız fakat çok agresif, saldırgan ve hızlı hareket eden bir guruptu. Gelişleri M.Ö. 3-4 binli yıllar içinde oldu. Kısa zamanda Ainulara saldırıp onları kuzey bölgelere doğru ittiler.
Ainuların yaşadığı bölgelerde yapılan kazıların sonucu bu insanların orta Asya’dan geldikleri ve Baykal gölü cıvarından çıkmış olabilecekleri tesbit edilmiştir. Ainu dili Japonca gibi eklemeli bir dildir. Aynen Türkçe gibi Özne-Nesne-Fiil cümle yapısına sahiptir. Ainu dilinde birçok Türkçe kökenli sözcük de bulmak mümkündür. Birkaç örnek:
SET (yatak) SER, SEDİR
KAP (deri) bedeni KAPlayan
TEK (el)
KAMUY (Tanrı)
Ayrıca, Ainu dilinde isimlerin cinsiyeti yoktur. Bu özellik de Altay dillerine aittir. Yukarda verdiğim örnekler çok az olmakla birlikte çok çarpıcı örneklerdir. ‘Kamuy’ sözünden başlayacak olursak, bu sözcükte KAM kök sözcüğünü buluyoruz. Eski Asya kültüründe KAMların çok özel kişiler oldukları ve ruhlar alemine seyahat edebildikleri (uçtukları) bilinmektedir. Japonca Tanrıya KAMİ denir. Kamlar genellikle geceleri ayinler yaptıklarından ve ateş etrafında dans ederek ruhlarla iletişime girdiklerinden KAM ile AY arasında yakın bir ilişki vardır. Bu ilişki göz önüne alınırsa AİNU adı aslında AY-IN (Aya ait) Türkçe bir sözcük olması kuvvetle muhtemeldir. Japonların asıl dini de Şinto olup tamamen eski şaman geleneklerine dayanmaktadır.
Japonca TEN ‘gök, uzay’ demektir. Burada yine TAN kök sözcüğü ile olan ilişkiyi görmekteyiz. TENÇİ daha geniş bir anlamda ‘evren, kozmos’ demektir. TENNÖ ise ‘imparator, kral’ demektir. Japonların kendi krallarına “Güneşin oğlu” dediklerine bakılırsa TEN-NÖ anı AY-NU gibi ‘göğe ait, göksel’ anlamı bulunmaktadır. Türkçe asıllı takı –IN ==> -NU ==> -NÖ şekillerine dönüştüğünü görüyoruz. Japon bayrağının beyaz üzerine kırmızı bir yuvarlak olduğunu ve bu yuvarlağın güneşi simgelediğini hatırlayalım. Türk bayrağında da göksel ay ile yıldız bulunmaktadır. Sizlere birkaç Japonca sözcük ile Türkçe anlamlarını yazıyorum. Bu çarpıcı örnekler iki dilin ortak bir kök dilden türediklerini göstermektedir. Parantez içinde olan Türkçesidir.
İİ (iyi)
ANE (abla)
SUİ (Meyve suyu, öz su)
KURO (kara)
TEPPEN (tepe)
TANE (tohum, tane)
YAKU (yak, pişir)
YORU (yürü, gel)
TATAKU (dayak, savaş)
YAMA (yamaç, dağ)
YOKU (hasis)
ŞAŞİ (şaşı)
TE (el)
Bu son sözcük üzerinde duralım. Japonca TE (el) Aynu dilinde TEK olduğunu gördük. Gerçekten de ‘tek olanı’ göstermek için ya el kaldırılır veya işaret parmağı gösterilir. Yukarı doğru kaldırılmış el aynı zamanda birliğin işareti olup “Gökteki Tek Tanrı” göstergesidir. Yukardaki sözcüklerde tek istisna ‘teppen’ sözüdür. Örneğin, sıcak saç üzerinde pişen yemeğe ‘Teppanyaki’ derler ki anlamı “tepede yakılan” dır. Aleve çok yakın durmayıp biraz yüksekte (tepede) tutulduğu taktirde saç üzerindeki yemek daha iyi pişer ve yanmaz.
Tek sözünü Kızılderili dillerde TİK olarak buluyoruz. Yunanca işaret parmağına ‘Dahtilo’ denir ki bu da TEK ==> TAH ==> DAH dönüşümü ile oluşmuştur. Daktilo dediğimiz alet “parmaklarla çalışan” demektir. Latince TE (sen) ‘ikinci tekil kişi’ demektir. Burada da asıl şeklin Tanrıyı işaret etmek olduğu ve sonraları insan için kullanıldığı anlaşılmaktadır. TE sözcüğünde “TEK Tanrı” kavramı gizli yatmaktadır. Bu sözcük Fransızcaya TOİ (tua) olarak girmiş, İngilizcede ise önceleri YO sonraları ise YOU (yu) şekline dönüşmüştür.
KAP sözü de çok eski bir Türkçe sözcük olup hem doğu hem de batı dillerinde rastlanmaktadır. ‘Kap’ kök sözcüğü “kapayan, örten, kaplayan” anlamlarında hem Kap-Kacak (Tencere), Kapak, Kapı şekillerinde kullanılmış hem de örten anlamında Aynu dilinde ‘deri’ Latince CAPELLİ ‘şapka’ (kapelli) olmuştur. ŞAPKA sözü Türkçeye Rusçadan girdiği söylenir. Oysa ki aynen KAM sözünün ŞAMAN sözüne dönüşümünde olduğu gibi K ==> Ş dönüşümü ile KAPAK veya KALPAK, ŞAPKA’ya dönüşmüştür. Son hece AK’tan KA’ya değiştiğini görmekteyiz. Yani, şapka sözünün kökü de ‘kap’ kök sözcüğüdür. Fransızca şapkaya ‘Chapeau’ (Şapo) denir. Yazılışında Latince K okunan C harfini, söylenişinde ise şapkadaki Ş harfini bulmaktayız. Nitekim, İtalyanca “Capo” (Kapo) “lider” demektir ve “capitan” da dilimize “Kaptan” olarak girmiştir.
KAP kök sözcüğünü ayrıca “kapalı” anlamını da taşıdığından ‘kulübe’ (küçük ev) demek olan Latince KAPANNE sözünde bulmaktayız. Bu sözün Etrüsk evleri için kullanıldığı bilinmektedir. Fransızca kulübeye CABANNE (kaban) denir. Ayrıca bedeni örten uzun paltoya da KABAN dendiğini hatırlayalım. Küçük şapka KEP ve çobanları örten KEPENEK de yine ‘kap’ kök sözünden türer.
Anadolunun merkezindeki Kapadokya bölgesi ne anlama geldiği tam olarak bilinmemektedir. Pek çok fikir üretilmiştir bu konuda. Benim görüşüm KAPADOKYA şu şekilde ayrılabilir. KAPA-D-OKYA. Son sözcük OKYA OK’ların ülkesi (aynen Türkiya gibi) olmaktadır. KAPA sözü ise “küçük kapalı barınak, küçük kapalı yer” anlamındadır. Ortadaki D ‘ait’ anlamında olup Türkçe ‘-dır’ takısının yer değiştirmiş şeklidir. Fransızca “ait” anlamını taşıyan “de” sözcüğü kısalıtılarak ” d’ ” şeklinde yazılır. Yani peri bacalarının (kayalara oyulmuş küçük barınakların) bulunduğu Kapadokya bölgesi “OK’lara ait kapalı barınakların bulunduğu bölge” anlamındadır. Demek oluyor ki ilk hiristiyanlar bu bölgeye gelmeden çok önce OK’lar bu kaya evleri oyup yerleşmişlerdir. OK’ların simgesi olan eşit kollu haç (+) orada hiristiyanlar gelmeden önce bile bulunuyordu, duvarlara kazılmıştı. Hiristiyan dininin simgesi olan haçın aslında bir ön-Türk simgesi olduğu bir kere daha gösterilmiş olmaktadır. Eğer Göreme ve cıvar bölgeye gittiyseniz o kadar çok oyulmuş kaya evi görürsünüz ki bunların romalılardan kaçıp sığınmış birkaç hiristiyan tarafından oyulmuş olamıyacaklarını hemen anlarsınız. Hatta o bölgede yer altında 8 katlı yaklaşık 4000 odalı koca bir yer altı şehri bulunmaktadır. Bu odalara 15,000 kişinin sığabileceğinden söz edilmektedir.
Kuzey Sudan bölgesinde bir zamanlar ileri bir kültür geliştirmiş olan KUŞ krallığından söz ettim. Bu konuda National Geographic dergisinde yayınlanmış bir haberi size iletiyorum.
http://news.nationalgeographic.com/news/2003/02/0227_030227_sudankings.html
Adresinden bazı bölümleri aktarayım.
“The general public is familiar with Egypt and the pharaohs, but it is not so aware that there was a highly important, sophisticated, and independent ancient civilization in Nubia, which is now the northern Sudan,” said Tim Kendall, a Sudan archaeologist and visiting research scientist at Northeastern University in Boston, Massachusetts.”
Tim Kendall adlı bir arkeolog (kazıbilimci) “genelde eski Mısır kültürü ve firavunlar bilinir ama kuzey Sudan’da eski, ileri, gelişmiş ve bağımsız bir medeniyetin kuzey Sudan’ın Nubia bölgesinde bulunduğunu bilinmez”, dedi
“KUŞ Krallığı
Archaeologists have found evidence of several early cultures in Nubia beginning about 3500 B.C.”
Kazıbilimciler M.Ö. 3500 den itibaren Nubia’da birçok erken kültürün kanıtlarını buldular.
KUŞ krallığı antik mısır yıkıldıktan sonra varlığını sürdürdü. En son M.S. 400 cıvarında tümüyle tarihten silindi.
Sağ alt köşedeki kare içinde deniyor ki:
“Diodorus, the Greek historian of the first century A.D., wrote of the Kushites (“Ethiopians”) that they were the first men on Earth, the people closest to the sun (which was why their skin was “burnt”), and that their offerings were the most favored by the gods because these people were the purest of men. Legends said that the gods all preferred to go there for their feasts.”
Yunan tarihçisi Diodorus Kuşit’ler için onların yer yüzündeki ilk insanlar olduklarını yazdı. “Onlar güneşe en yakın insanlardı. Bu bakımdan tenleri esmerdi ve en saf insanlar olduklarından adakları tanrılar tarafından en çok tercih edilirdi. Destanlarında tanrıların onların sofralarına ve kutlamalarına katılmayı tercih ettikleri söylenir”
KUŞ krallarından en önemli olan Taharka adlı olanıdır. Bu isim hiç bir Ön-Türk adı çağırıştırmıyor. Neden acaba? Çünkü doğrusu değil de ondan. Şu adreste doğru isim verilmiş: http://www.homestead.com/wysinger/mapofnubia.html
Alttaki bir resimden asıl adın “Tirhakah” olduğunu öğreniyoruz. TİR-HAKAH ==> TUR-HAKAN. Şimdi anlaşılır oldu mu?
özge_incioglu:
Öncelikle bu kadar bilgi için için çok saol harika bir makale olmuş tek eklemek istediğim şey Türkçe ile jopanca arasındaki benzerlikler Oktay Sinanoğlu’nun bye bye Türkçe imli kitabında oldukça çok bahsediliyor hepsini buraya yazamazdım bu yüzden kitabın ismini vermek daha doğru olur diye düşündüm
Bilsev:
Teşekkürler, Özge İncioğlu
Bu arada pek çok insanın bilmediği bir bilgi aktarmak istiyorum. Kadim Mısırda Tanrı Ra en önemli iyilik tanrısı olarak tanınıyordu. Ra güneşin kendisi iken, Horus Ra’nın sağ gözü ve bekçisi olarak kabul ediliyordu. Bir süre sonra kadim mısırlılar Horus ile Ra ayrımını terk ettiler ve Ra ile Horus aynı tanrının iki adı oldu.
Firavun sözü üzerinde biraz durmak isterim. Kadim Mısır krallarına firavun veya “faroa” denmesi M.Ö. 1200 yıllarına rastlar. O tarihten önce krallara “Per-Raa” deniyordu. Bu sözün ne derece “bir-ra” sözüne yakın olduğu ve anlam olarak “Tek-Tanrı” ifade ettiğine dikkatleri çekmek isterim. Mısır firavunları Tanrının yeryüzündeki elçisi olarak görülüyorlardı. Raa hecesi Sümerden geldiği gibi Per sesi de Ön-Türkçe asıllı halen kullanmakta olduğumuz “bir” sözü olduğu kanısındayım. Nitekim, “per” yani “bir” sözü eski Yunancaya “pro” ve Latinceye de “pri” olarak girmiştir. Yunanca “proto” “ilk” demek olup, “prens” veya “prins” “kralın ilk oğlu” ve “prensip” de “ilk kabul” şeklinde yeni sözcükler oluşmuştur.
Ön-Türk dilini tek bir dil olarak düşünmemeliyiz. Birçok bölgeye yayıldıktan sonra yerel olarak ses değişimleri ile farklılaşmış ve çeşitli dilleri hem etkilemiş hem de oluşturmuş bir diller ve ağızlar topluluğu olarak görmeliyiz. Bu bakımdan “b” den “p” ye değişim gayet doğal sayılmalıdır. Ayrıca bugünkü Arapçada “p” sesini bulamazsınız. Sadece “b” sesi vardır. Dolayısıyla, kadim Mısır dilindeki “per” sesinin aslında “bir” olması kuvvetle muhtemeldir.
“Bir” sözündeki son ses olan “r” nin Tengri ve Dingir sözünde de son ses oluşu tesadüf değildir. Burada Tang-Teng-Ting sözü ile ra-ri sesini ayırdığımızda Tan ve Tin sözcüklerini bulmaktayız. Tan, bildiğiniz gibi, güneşin doğuşunu belirtir. Tin ise Etrüsk kültüründe en büyük Tanrıçanın adıdır. Etrüskler M.Ö 1200 yıllarında İtalyaya yerleşmiş Roma öncesi bir halka verilen addır.
Etrüsklerin dili ve yazısı halen bilinmeyen ve çözülmemiş diller arasında sayılır. Oysa ki gramer yapısı olarak Ural-Altay dil gurubuna ait olduğu saptanmıştır. İnançları büyük çapta ön-Türk inançlarına benzer ve Turan, Tin gibi tanrı ve tanrıça adları da Türkçe isimleri çağrıştırır. Fakat, her nedense, bu kültürün Asyadan Avrupaya ve hem Anadoludan hem de Alp dağları üzerinden İtalyaya geldikleri bir türlü kabul görmez. Avrupalı dilciler hem Etrüsk kültürünü hem de Sümer kültürünü o bölgenin kendine has költürü olarak görür. Oysa ki hem Sümerce hem de Etrüskçe Ön-Türk dili ile büyük yakınlıklar ve ilişkiler içermektedirler.
__________________________________
Bilimadami.net Tarih Bölümü
Forum Tartışması:
Sinan Sağıroğlu:
Doğadaki birçok hayvan bildiğim kadarıyla bir çiftleşme dönemine sahiptir. Dişideki ovulasyon dönemi ve erkekteki sperm üretme periyodu sanırım bu konuyla yakından ilgili faktörler. Peki insanın canı istediği zaman çiftleşebilmesinin altında yatan temel mekanizmalar nelerdir?
Usul:
Temel mekanizma dersen, insanların düşünebilmesi, diger canlılar gibi bunun gibi önlemler almamıza gerek yok.
Neden mevsimden mevsime yapalım? koruna biliyoruz ve sevişmek güzel bir şeydir.
Sinan Sağıroğlu:
Sadece insanın düşünebilmesi yani sinir sisteminin evrimi bu olayı açıklamak için yeterli olmayacaktır gibime geliyor. Bize yakın akraba olan primatlarda acaba durum ne? Günümüz bilimi, insanı birçok açıdan evrimin en üst basamağında ifade ediyor. Örneğin beynimiz bir çok açıdan diğer canlılardan daha gelişmiş durumda ama gözlerimiz bir kartalınki kadar keskin değil, çünki -sanırım- ihtiyacımız yok. Acaba bu durum üreme sistemimize ve üreme davranışımıza ne şekilde etkide bulundu. Bir an için insanın düşünemediğini farz edelim ya da en ilkel insana dönelim acaba bir üreme mevsimi varmıydı. Bir canlı neden üreme mevsimine ihtiyaç duyar da kafasına göre çiftleşmez? Soruya bir çok farklı yanıt bulunabilir. Acaba şunu söyleyebilir miyiz: İnsanın düşünebilmesi yani sinir sisteminin evrimi üreme sistemi ve üreme alışkanlıkları konusunda onu eğitti ve bu şekilde evrilmesine yol açtı. Peki dönem dönem çiftleşmenin ne gibi bir negatif tarafı vardı ki insan evrilirken bu yolu tercih etti?
Peki iletişim sistemine ne gibi bi açıklama getirilebilir? Örneğin birçok canlı -insan da dahil olmak üzere- feromon denilen bir salgı üretir ve bu karşı cinse “hadi çiftleşelim” mesajını iletir. İnsan konuşabilen bir varlıktır… Acaba konuşabilen insanın feromon mekanizması artık pasifize mi oluyor? O zaman sinir sistemimizin gelişmesi -örneğin;beyindeki konuşma mekanizması- ilkel mekanizmalarımızı pasifize mi etmekte? Bunun sonu nereye varıcak acaba?
Usul:
her gün duş yapmamız üzerimizdeki feromonları temizliyor. Bağzı parfümlerin içine feromon koyuyorlar.
İnsan evrimiyle bir ilgisi yok. İnsanlar duygularını saklaya bilir, yalan söyleye bilir, aklına her geleni yapmaz, bunun sebebide düşünebilmesi, olaylarda ki neden sonuç ilişkisini görebilmesi. Toplumun oluşturduğu kurallarda önemli tabi.
Bütün insanlar aynı anda doğursa hastanelerin hali ne olurdu acaba?
Ayrıca insanlar için doğal seleksiyon ne kadar gecerli?
Sinan Sağıroğlu:
Evet mantıklı bir çözümleme gibi geldi bana da. Aslında insanın evriminden kastım ilkel insandan bugüne olan süreci kapsıyor. Bugünün insanı için doğal seleksiyondan ne kadar geçerli tartışılır tabi. Ama mutlaka kendimize bir şekilde uygun eşler seçerek evrildiğimiz kesin. Geçen NTV’de bir belgesel seyretmiştim insanın seksüel davranışları ile ilgili. Bağışıklık sistemi için 6 çeşit genetik derece var ve insan karşı cinsin salgıladığı feromona göre kendisine tam zıt olanı seçiyor ve bebeğinin sonuç olarak daha sağlıklı olmasını amaçlıyor. Hatta deney bile yapmışlardı… Önce kadınlara test yapıyorlar ve her 6 dereceden birer kadın seçip koşturup terlettiriyorlar. Sonra Atletleri ayrı ayrı kavanozlara koyup sunucuya koklattırıyorlar ve sunucu güzel kokandan kötü kokana doğru kavanozları sıraya diziyor ve ta taam; kendine tam zıt karakterdeki genetik koda sahip kadının kokusunu en güzel buluyor. Konuya farklı açılımlar da kazandırabiliriz gibi geldi bana.
Dr. emette brown:
Şöyle diye biliriz insanlar düşürünür ve belirli bir şuurla karar verir fakat her çiftleşmelirinde ana rahminde yeni bir canlı oluşmaz nedeni ise dişi yumurta hücrelerinin belirli dönemler olgunlaşan foliküller yumurta kanalına aktarılır böylece verimli erkek sperm hücresi geldiğinde ana rahmin hücresinde canlı oluşumu başlar.
Mesturasyon evreside bu yumurta hücrelerinin yenilendiği dönemdir ve ay için dişi yumurta hücreleri belirli zaman aralığında döllenmeye elverişlidir o yüzden insanlar çiftleşmeyi tatmin etmek içinde kullanırken hayvanlarda bu sadece neslini devam ettirmeleri için oluş düşünsene her hayvan canı istediğinde çifleşse her seferin soyunu artırır buda ekolojide büyük çapta olumsuzluğa yol açardı her şey mükemmelce tasarlanmış şu evrende öyle değil mi?
Telomer:
olayın birçok yönlü açıklaması var.sadece evrimsel açıdan bakmak bizi tam bir sonuca götürmez ki biyolojik evrimden hep bahsedilmiş.ama insanların “sosyal evrimi” ni de göz ardı edemeyiz.bu süreç içersinde diğer canlılardan birçok yönden daha avantaşlı duruma gelmiştir…
sorunuza cevap vermeden önce şunu söylemek istiyorum:
cinsellik,üreme,sex,orgazm,eş seçimi,feromonlar,dinsel dogmatizm…gibi birçok konunun irdelenmesi gerekiyor.bilimde ciddi anlamda bir sonuç elde etmek istiyorsanız o zaman konuyu birçok yönden ele almanız gerekiyor.önemli başlıklar halinde yazdığım kısımlar içersinde birçok soru da sorulabilir.
mesela:insanların çiftleşmesi diğer canlılardan farklı mıdır? neden?
cevap:tek hücreli canlılardan tutun da çok hücreli komplex canlılara kadar her canlı için çiftleşmek demek:türün devamlılığını sağlamaktır.bu ne pahasına olursa olsun değişmez.nitekim ;”karadul” denen bir örümcek türünün dişisi ,erkeğiyle çiftleştikten sonra onu öldürür.rengi kara olduğu için ve eşini öldürdüğü için “karadul” denmiştir…peki diğer erkek bireyler bu olay karşısında neden hala çiftleşiyorlar acaba? bu durum insanlar için geçerli olmuş olsaydı eğer o zaman erkek bireyler dişilerle çifleşirlermiydi? kesinlikle hayır..!! peki neden çiftleşmezler? çünkü insan türü düşünebilen,muhakeme yeteneği olan bir türdür.sadece “iç güdülerle” hareket etmez.aksine “güdülenme” yeteneği son derece güçlü olan bir türdür.ama diğer hayvanlara baktığımzda ciddi bir boyutta “iç güdüsel” bir mekanizma hakim.nitekim üreme etolojisi de iç güdüsel mekanizmayla oluyor.ama insanlarda “iç güdüyü” kontrol altına alan mekanizmalar var…
diğer hayvanlarda üreme içgüdel ve salt türün devamlılığını sağlamak olmasına rağmen ;insanlar için salt türün devamlılığını sağlamak ikinci planda kalıyor.işte ikincid planda kalan şey “iç güdüseldir”…
diğer taraftan çiftleşmekteki diğer amaç ise ; türün devamlılığını sağlamaktan öte;cinsel dürtülerin boşaltılmak istenmesi.işte bu dürtünün boşaltılmak istenmesi aslında diğer hayvanlarda olduğu gibidir ama “baskılama” “bilinç altına itme” kontrol etme”…gibi mekanizmalar insanı diğer canlılardan “çiftleşme” davranışı bakımından farklı kılar.
aslında konu çok detaylı .soru cevap şeklinde devam etsek herhalde daha sağlıklı güzel cevaplar ortaya çıkabilir.
tosbish:
evet bu konuda bir çok faktör rol oynuyor.ama benim değinmek istediğim konu üreme zamanlarıyla ilgili.insan üreme hücreleri sperm ve yumurtalar her zman embriyo oluşturacak olgunluktadırlar.yani yılın herhangi bir döneminde çiftleşme memkündür çünkü hücreler olgunlaşmış durumdadır.
ama başka hayvanlarda üreme mevsiminden önce yada sonra bu hücreler tam olarak döllenebilme kapasitesine ve olgunluğuna ulaşmazlar.bu konuda enzimler ve hormonların rolü büyüktür.ve enzimler ve hormonların salgılanmasını etkileyende yılın değişik zaanlarındaki farklı çevre şartlarıdır.mesela yılın sıcak zmanların çiftleşme eğilimi göstern bir canlıda üreme hormonlarının sıcakta daha fazla salgılanması yada aktif hale gelmesi olayı vardır ve bundan dolayı belli bir dönemde çiftleşme daha verimlidir.
Mustafa Kıyak:
aslında hayvanlardada bildigim kadarıyla oyle bi mevsim yok…kısın doguran kedi yavrularını yer…nedeni ise o mevsimde onlara bakamayısıdır…yan,i yanlıslıkla ciftesmistir….yani haywanlar icgudusel olarak dogru zamanı beklerler yavrularınıın beslenebilecegi verimli bir zamanı…. buda genel olarak bahar ayıdır…bazıları haric…eger insanlar magrada yasıyo olsalardı onlarda ona gore ayarlardı…… ama simdi sıcak evlerde zararsız buyutuluyoruz… sonucta beklemeye gerek yok istedigin zaman yap..
ne o neo:
yavru bakımı ve sürekli üretilen yumurta ve spermler. insanoğlunu düşünmenin yanında diğer canlılardan avantajlı kılan diğer bir özelliği belkide budur. çünkü doğada başarı hayatta kalmak ve yeni bireyler oluşturarak neslini devam ettirmektir. ancak insanoğlu bunu istediği zamanlarda yapabilmekte hatta keyfi olarak burcunu bile belirlemektedir (umarım sadece burçlarını belirleriz ya cinsiyetini belirlersek?).
doğan yavru ortalama ve genellikle en az (türkiye koşullarına göre düşünülürse) 20 sene boyunca anne ve babanın gözetimi altında kalır. yavrunun koloni içinde kalmasına neden olacaktır. bu nedenle bireyin işini şansa bırakmaması gerekmetedir yani 20 sene boyunca ya bir yavruyu yetiştirecek ya da bir tane daha yapacaktır. tercih genellikle bi tane daha yönündedir. bunu aslan kolonisinde görülenle karşılaştırırsak daha iyi anlaşılacaktır. yeni bir koloniyi ele geçiren erkek birey öncelikle kolonide eski baskın erkeğin yavrularını yer. böylece dişi kısa bir süre sonra çiftleşmeye hazır hale gelir (national geographic sen nelere kadirsin) ve yeni baskın birey neslini devam ettirme şansı bulur.
iş asla şansa kalmamalı. çünkü doğal seleksiyonun tek silahı ölümdür (kör saatçi-yazarın hatırlamıyorum). ve doğal seleksiyon her canlı için doğal seleksiyondur. trafik kazası bazen kullandığı alet olur bazen savaşlar bazen de hastalıklar. hepsinde her zaman güçlü olanlar hayatta kalır.
bunların hepsi ya -bilim- kurgu ya da gerçek, eğer varsa.
şimdilik bu kadar.
esghi:
bence doğal seleksiyon hayvanlar aleminin tüm canlılarında olduğu gibi kesinlikle insanlarda da var. en basit örnek şu: anne-babalar çocuklarını zengin, iyi işi olan, sağlıklı insanlarla evlendirmek isterler. insanlar kendileri bile eş seçerken bu özelliklere bakıyor. aids hastası bir kadın/erkekten çocuk sahibi olmayı, ne kadar severse sevsin, kimse istemiyor bunu bile bile. doğal seçilim kesinlikle insanlar için de geçerli.
ancak insanların çiftleşme dönemlerinin olmaması bence sadece aklımızı kullanabilmemizle ilgili değiş. çünkü insanların sevişmekteki tek amaçları çocuk yapıp soylarını devam ettirmek değildir. hatta bu öncelikli sebep bile değildir çoğu zaman. insanlar çok az aralıklarla çocuk yapmak için sevişir. ama genellikle zevk için sevişir.
yeryüzünde zevk için sevişen iki canlı türü var: insanlar ve yunuslar! burdan da benim düşüncem, insanların maymunlardan çok yunuslara benzediği. her neyse. bu konu evrime kayar burdan.. 
bence insanların çiftleşme mevsimlerine sahip olmamalarının temel nedeni menstural siklusta yatıyor, yani ovulasyonda. sağlıklı bir kadın her ay düzenli olarak 2-4 yumurta geliştirir ve döllenme olmayınca bunu atar. bu birçok memeli hayvanda da böyle ancak her memeli hayvan her ay yumurtlamaz. dişinin yumurta oluşturacağı dönemler bellidir. bu senede 1 veya 2 kez olur. o yüzden hayvanlar, sahip oldukları hayvani dürtülerle, sadece soylarını devam ettirmeyi amaçlarlar. ve bilirler ki soyunu devam ettirebilmesi için hayatı boyunca insanlar kadar çok şansı yoktur.
ancak hayvanlar aleminde de istisnalar olduğnu unutmamak gerek. evet, hayvanlar genellikle üreme mevsimlerinde çiftleşirler. ama nadir de olsa, türe özgü değil de bireye özgü düşünülmeli, üreme mevsimi dışında zorla ya da değil çiftleşmeler görülür. bunun sonucunda eğer yavru doğarsa, arkadaşımızın dediği gibi mesela kedigiller yavrularını yer.
bence olayın temeli endokrinoloji, nöroloji vs. den çok embriyoloji ve özellikle de üreme fizyolojisinde yatar.
Kaynak: Bilimadami.NET biyoloji forumu
Atlantis Ve Mu
kuzularinsessizligi:
atlantis ve mu kitalari gercek mi?
insanlik tarihine baktigimizda en fazla milattan once 5000 e kadar gidiyoruz.
insan bildigimiz insan olali en azindan 100 000 yil gecti.
95 000 yillik tarihe ne oldu?
misir’daki piramitler, paskalya adasindaki yapitlar, bildigimiz tarihin cok daha otesine asil gercek bir tarih oldugunu mu kanitliyor? von daniken palavraci mi? sarlatan mi? insanlik tarihinin mars ve jupiter arasindaki astroid kusagi ve tum gezegenlerin tersine; saat yonunun tersine donen venus gezegeni ile baglantisi ne? isis ve osiris efsaneler neye dayaniyor?
Bilsev:
Bilimde, özellikle fizik biliminde, gelişmeler çoğunlukla şöyle bir yol izlemiştir. Önce mevcut ve o güne kadar kabul görmüş kuramların açıklayamadığı birtakım gözlemler (veya deneyler) ortaya çıkar. O güne kadar kabul edile gelmiş kuramların iflas etmesi durumunda, ardından tamamen yeni ve tümüyle farklı bir bakış açısıyla şaşırtıcı birtakım açıklamalar (yeni bir paradigma) ileri sürülür. Bu yeni yaklaşım ve izah tarzı (paradigma) bir çeşit sıçrama tahtası vazifesini yaparak yepyeni bir dünya görüşünün kök salmasına hizmet eder. Önceleri ‘model’ olarak küçük çapta ileri sürülen fikirler zamanla deneysel destek buldukça bir kurama dönüşerek saygınlık kazanırlar.
Günümüzde sadece pozitif bilimlerde değil, aynı zamanda tarih biliminde de bir paradigma değişikliğine ihtiyaç vardır. İnsanlığın gelişimi ile ilgili en yaygın görüş Afrikadan dünyaya yayılma modelidir. İddiaya göre günümüzden belki bir milyon yıl önce başlayan bu yayılma tüm dünyayı kaplamıştır. Bu görüşün kanıtları ise Afrikada Olduvai boğazı denilen bir bölgede bulunmuş olan eski insan iskeletleri ve kafataslarıdır. Ancak, bu görüşe kültürel bir destek bulunmamaktadır. Ne dil gurupları ne de kültürel kalıntılar Afrika yayılışına destek vermemektedirler. Eğer Afrika çıkışı doğru olsaydı Afrika dillerine diğer bölgelerde de rastlamak gerekirdi. Oysa ki böyle bir dil yayılmasına rastlamıyoruz.
Diğer taraftan Kuzey Afrikada bulunan Afrika-Asya dil gurubunda Asya ilişkisi açıkça görülmektedir. Bir açıklama da şöyle olabilir. “Afrika çıkışı doğru ise eğer, bu bölgeden yayılan insanlar henüz herhangi bir dil konuşmuyorlardı. Dil sahibi olmaları çok daha geç bir tarihte gerçekleşmiştir. Bu bakımdan ilk yayılmanın izlerine dil guruplarında rastlanmamaktadır”.
Tarihte bizlere öğretilenler oldukça yakın bir zaman dilimini kapsarlar. Miladdan yaklaşık 3,000 yıl önceleri Mezopotamya’da gelişmiş olan Sümer uygarlığından ve Nil nehri kıyılarına yayılmış olan kadim Mısır uygarlığından söz edilir. Bunların en eski iki uygarlık oldukları kabul edilir ve bizlere öyle öğretilir. Oysa ki insanlık çok daha eski birçok evreden geçmiştir. Bu uygarlıkların en eskilerinden biri de çok eski dönemlerde ileri bir düzeye ulaşmış olan Mu uygarlığıdır. Mu uygarlığı günümüzde tamamen yok olmuş gibi görünse de bırakmış olduğu kültür miras halen varlığını sürdürmektedir. Bu izleri sürüp eski Mu uygarlığının izlerini ortaya çıkarabilmek için yazılı kaynaklara değil imgelere ve simgelere dayanan ‘kültürel tarihi’ incelemek gerekir.
Diller arası yapılan karşılaştırmalı araştırmalar birçok dil gurubunun aynı ortak kökten türediklerini göstermektedir. Özellikle Asya kaynaklı göçlerle dünyayı kaplamış olan atlı kültür bu ortak kök dili yaygınlaştırmıştır. Amerika kıtasında buzul çağından önce at bulunduğu biliniyor. Buzul çağı ile yok olan atlar M.S. 1500 lere kadar (İspanyol ve Portekiz istilasına kadar) tekrar Amerika kıtasında görülmüyor. Demek ki, buzul çağından önce yani yaklaşık günümüzden 15,000 yıl öncesinde Amerikaya insanlar Bering boğazı üzerinden atla gitmişlerdir. Maya ve Astek ile İnka kültürleri bu ilk göçlerin izlerini taşır.
Hem dil ilişkileri hem de göksel inançlar eski bir kök uygarlığa işaret eder. Biz buna Mu uygarlığı diyoruz. Mayaların çok gelişmiş bir takvimleri vardı. Özellikle gök cisimlerine özel ilgi duyuyorlardı Mayalar. Nedenini Mu uygarlığının bir gök olayı ile yok olmasına bağlıyorum. Bugünkü Meksika körfezinin coğrafi durumuna bir haritadan bakın. Tamamen bir yarım ay şeklinde olup o bölgeye çok eskiden bir göktaşının düşmüş olduğuna işaret eder. Zaten Maya kültürü de o bölgedeki Yukatan yarım adası üzerinde gelişmiştir.
Bu görüş çerçevesinde olay şöyle gelişmiş olabilir. M.Ö. 15,000 lere doğru bugünkü Meksika körfezi cıvarına büyük bir gök taşı düşer. O bölgede öyle büyük dalgalar oluşur ki pek çok şehir sular altında kalır. Dalgalar yayılarak tüm kıyıları kaplar ve büyük tufan denilen afet gerçekleşir. Gök taşının atmosfere yayılan tozları tüm dünyayı karanlığa boğar. Bu arada pek çok canlı türü yok olur. İnsanların da tesadüf eseri kurtulanları bu olayı çocuklarına sözlü olarak aktarırlar. Böylece tufan efsanesi pek çok kültürün destanlarına ve inançlarına girmiş olur. Sümer kültüründeki Utnapiştim destanı ile tüm hayvanlardan birer çift alan Nuh destanı aynı tufana atıf yaparlar. Uzaydan gelen tehlikenin yeniden oluşabileceği inancı içinde Mayalar göğü incelemeye önem verirler ve ayrıntılı bir takvim geliştirirler. Eski Mısır ve Sümer kültürlerinde da göğe büyük önem verilir. Hem Maya kültüründe hem de eski Mısır kültüründe ehramların inşa edilmiş olmaları tesadüf değildir. Ehramların (piramitlerin) birçok işlevi vardı ve bu işlevlerden bir tanesi de göğü incelemekti. Diğer işlevlerinden ileride söz edeceğim.
Dünyaya yaklaşık olarak her 15,000 yılda bir, büyük bir gök taşı çarpmaktadır. Yani günümüzden 30,000 yıl öncesinde de ve ondan önce de göktaşları dünyaya çarpmıştı. İşte Mu’nun yok oluşu bu döneme rastlar. Günümüzden 30,000 yıl önce Asya’da gelişmiş bir kültür oluşturmuş olan bu insanlar gök taşının çarpmasından sonra at ile uzak mesafelere yayılmışlardır. Amerikaya ve Avrupaya ile Mezopotamya ve Hindistana yayılmaları bu iki gök taşı arasındaki döneme rastlar. Üçüncü gök taşı da Maya takvimine göre 2012 yılında dünyaya çarpacaktır. Bu konuda kimseye korku salmak istemem ama 15,000 yıllık peryodun sonu yaklaşmış gibi görünüyor. Tabii ki bu konu sadece bir ekstapolasyon (olabilirlik) yorumudur.
Mu kültürü Asya kökenli midir veya Psaifik okyanusundaki bir adadan mı oraya göç etmişlerdir? Bu sorunun yanıtı henüz kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bilinen şu ki, gök taşı düştükten sonra Asya büyük çapta çölleşmiştir. Bugün için büyük bir çöl olan Gobi ve Taklamakan çölleri bir zamanlar münbit bölgelerdi. Hatta Asya ortasında büyük bir iç deniz olduğu kurumuş dere yataklarının varlığından anlaşılıyor. Gobi çölü kıyısında ortaya çıkmış olan Kara-Khoto şehri özellikle incelenmeye değer. Çölün ortasında çok gelişmiş bir kültürün eserleri bulunmuş, pek çok el yazması ve resim Ruslar tarafından Hermitage müzesine taşınmıştır. St. Petersburg şehrindeki bu müzede halen gizli tutulan pek çok eser dünyaya sunulmayı beklemektedirler. Kara-Khoto adı aslen Türkçe olup Kara-Kut, ‘kutlu bölge’ veya ‘kutsal bölge’ anlamındadır.
Bilsev:
Kara-Khoto sehri bugun icin Gobi colunun kiyisinda kalmis kumlara yari gomulu bir yerlesim merkezidir. Burada bulunmus olan el yazmalarinda cok ilginc bir yazi bulunmustur. Bu yazi henuz okunabilmis degildir. Yani, orada yasayan insanlarin hangi dili konustuklari cozulmus degildir. Peki ama neden? Yaziyi incelemis olan dil bilimciler yazi tarzina bakarak buna “Proto-Chinese” (On-Cin) yazisi adini takmislardir. Yani, Cincenin ilk sekli oldugu kanisindadirlar. Fakat Cince’yi cok iyi bilen dil bilimciler dahi bu yaziyi okuyamamislardir. Demek ki sekil olarak cincenin “ideografik” (kavram iceren) resimsel yazisina benzemesine ragmen konusulan dil farkli bir dildir. Bence, en yakin tahmin Turkceye yakin Uygur dili olabilecegidir. Bu konuda dil bilimciler suskun kaliyor.
Mu kulturunu ilk ortaya atmis olan James Churchwald “Mu’nun cocuklari” kitabinda Mu kulturu yok olmadan once en onemli yerlesim bolgesi olarak Asya kitasinin orta bolgelerini secmis oldugundan ve bu bolgeye yerlesenlerin Uygurlar olduklarindan soz ediyor. Kara-Khoto yazmalari bu goruse destek veriyor. Elbette ki kesin kanit ancak yazi okunduktan sonra ortaya cikacaktir. Fakat benim dikkatimi ceken bir diger husus, Kara-Khoto insanlarinin yuz ve goz yapilaridir. Resimlerden belli oldugu kadariyla gozleri cinli gozlerine benzemiyor. Daha ziyade Japon gozlerine benziyor. Arada fark yok sanabilirsiniz ama kesinlikle gozlerin durumu farkli. Cinlilerin gozleri duz olarak cekik olmalarina karsin Japon gozlerinin arka uclari yukari dugru cekik. Ben yillarca Japonya’ya ve Cin’e seyahat ettigim icin bu farki cok net olarak ayird edebiliyorum.
Su halde, Kara-Khoto halki ayni zamanda MO 5000 yillarinda Japon adalarina goc etmis halk olmasi kuvvetle muhtemeldir. Zira Japon kulturunun Asya kokenli oldugu artik kesin olarak biliniyor. Japonca da bir Asya dili olarak Cinceden farkli Ural-Altay dil gurubuna aittir. Aynen Turkce ve Mogolca gibi. Su halde MU kulturunun izlerini bu dilllerde aramak daha dogru olur kanisindayim.
şengün23:
Konuya ufak bir ekleme de ben yapayım:
Bildiğim kadarıyla Mu halkınca bu uygarlığa “Mu Güneş İmparatorluğu” denmekteydi!
Bu hususu göz önüne alarak eski Türkler’deki Göktanrı inancıyla Mu uygarlığı arasında bir bağlantı kurulabilir!
Bilsev:
Tamamen katiliyorum. Zaten ilk kulturlerin hemen tumu gunese tapmislardir. Japon bayraginda beyaz zemin uzerine kirmizi gunes bulunur. Gunes ve gok iliskisi MU kulturunde onemli yer tutar. Gunes hem isitan hem aydinlatan guc olarak o devir insanlarinca bir tanri olarak kabul edilmistir. Eski Misir kulturunde de gunes ve gok cisimleri onem tasir. Orta Asya Turkleri de GOK-TENGRI’ye tapmislardir.
Eski Misirda gunes tanri RA veya AMON-RA adini tasir. RA adi Misira Sumer kulturunden gecmistir. Sumer halki gunes tanriya Dingir diyorlardi. Dingir adi ile Tingir ve Tengri ==> Tanri iliskilidir. T D donusumu Turkce’de cok yaygindir. Ayrica Dingir sozunun gunesi ifade ettigini belirtmesi icin yuvarlak bir sekil ekliyerek bu yuvarlaga “R” sesini vermesi icin RA diye okuyolardi. Iste Misir kulturu bu yuvarlak isareti Gunes Tanri simgesi olarak almis ve ona RA demistir.
AMON ise asil Misir Gunes tanrisidir. Bunun da AMA-ON sozlerinden kisaltilarak elde edildigi kanisindayim. AMA sozu “Anne” demektir ve bizim “ANA” sozune denktir. ON ise “evren, gunes” anlamini tasir. Nitekin “O” harfi de yuvarlak bir isaret olarak gunesin simgesidir. Dolayisiyla, AMON “Gunes ana” olmaktadir. Gunesin isitici ve yasam veren koruyucu ozelligi AMON sozunde ortaya cikmaktadir. Nitekim, Ibrani dilinde “Amen” ve Arapcada “Amin” sozleri “Evet, AMON ana tanricayi aniyorum” anlamini tasir ve her duada onay olarak tekrarlanir.
Bir diger kultur de Etrusk kulturudur. Etrusk dilinde iki onemli tanrica vardir. Bunlardan biri Tin digeri ise Turan tanricalaridir. Her iki tanrica da orta Asya kokenli Turk diliyle anlasilir isimlere sahiptirler. Tin “Tingir” adinin kisaltilmis halidir. Digeri ise orta Asyada onemli bir bolge ve adi olup halen Turfan sehri Uygur bolgesinde mevcuttur.
Gunese tapma konusunda hem kadim Misir hem de Maya dinlerinde yapilan ehramlar (piramitler) gunesi izlemek ve belli gunlerde ayinler duzenlemek icin insa edilmislerdir. Bu tapinaklarda canli hayvan ve hatta insanlar dahi gunese sunuluyor ve kurban ediliyordu. Bu gelenek Mayalarda, Azteklerde ve Inkalarda cok uzun sure devam etmistir. Her iki kultur de olulerini mumyalamislar ve hem eski Misir hem de orta Asya Turk kulturlerinde mumyalama gelenegi ile ayri bir benzerlik gostermislerdir. Bu benzerlikler tesaduf degildir. Kanimca eski MU kulturunden gelmis olan birtakim adetlerin devamidir.
Yukarida yazdiklarimda ortak birkac nokta goze carpiyor.
1. Eski kulturlerin ortak inanc sistemi vardi. Hepsi de gunese ve gok cisimlerine ayri bir onem veriyor, onlara kutsal degerler yukluyorlardi. Bunun nedeni sadece gunesin isitan ve aydinlatan ozelligi olamaz. Ayrica gokten gelmis olan bir tehlikeden de haberdardilar. Yeniden bu tur bir tehlike gelebilir dusuncesiyle gogu surekli izliyorlardi. Insan yasantisi ve kaderi ile gok cisimlerinin hareketleri arasinda baglanti buluyorlardi. Gunumuzun yildiz fali ve astrolojik haritalar hep bu eski inancin kalintilaridir. MU kulturunun yok olusu ve buyuk tufan animsamalari hep gokten dusmus olan bir buyuk goktasi anisi ile iliskilidir. Ayrica eski Turk inanclari arasinda gogun bir gun kafalarina dusebilecegi korkusu bulunuyor.
2. Eski kulturlerin hemen hemen tumu ayni dil gurubundan dillerle konusmuslardir. Bu dil gurubu Ural-Altay dil gurubudur. Hem Asya hem Amerika kitalarinin yerli halki bu dil gurubuna ait dillere sahipler. Turkce, bu dil gurubunun en onemli uyesi olarak eski kulturlerle en eski baglari bulunan bir halkin dilidir. Ayrica, yazisi okunamamis tum diller ayni kulturun torunlari olarak beliriyor. Asyada bulunmus olan Kara-Khoto’daki yazi, Avrupadaki Etrusk yazisi, bircok kizilderili kabilelerin yazilari.
3. Bir diger nokta okundugu iddia edilen dillerin okunusu. Sumer halkinin dili olan Sumerce de Altay dil gurubuna aittir. Bu yazi okunmus deniyor ama acaba dogru telaffuz ediliyor mu? Isaretlere ses verenler Avrupali dilcilerdir ve kendilerine uygun seslerle seslendiriyorlar. Olu bir dil olan Sumerce dogru okunuyor mu? Ayni sekilde eski Misir dili de dogru sekilde seslendirilmiyor. Eski Misir yazisi sadece sessiz (unsuz) isaretler iceriyor. Bu bakimdan araya sesli harfler katip okumak dilcilere kaliyor. Bu konuya bizim dilcilerimiz maalesef hic egilmiyorlar. Dogru seslendirilirse anlam daha acik olarak belirecektir.
4. Eski kulturlerin yazisi harf yazisi olmayip resim yazisidir. Bu yazi turu en eski kavramlarin ifadesi icin kullanilmis olan sekiller ve isaretler dizisidir. Orta Asya’daki magara ve kayalarda bulunmus olan resimler ve petroglifler (kaya resimleri) kadim Misir ve Sumer yazisinin ilk sekilleridir. Ayni zamanda Maya hieroglifleri de ayni tur yazidir. Sumer yazisi civi yazilari arasinda en sekle donuk, herkesin anlayabilecegi turden idi. Civi yazisi sonralari Babil ve Asur kulturu tarafindan karmasik hale sokulmustur. Nedeni de bu kulturlerin dilleri bozuk bir Sumerce olusundandir.
Sonuc itibariyle, bu kadim kulturlerin ortak noktalari vardir ve hepsi de ayni dunya gorusune sahiptirler. Inanclari, mezarlari, dilleri ve yazilari arasinda buyuk benzerlikler bulunmaktadir. Bu bakimdan hepsinin ortak kultur atasi MU kulturu olabilir.
PRAXİS’in aktarmış olduğu “Meksikanın Yeniden Fethedilmesi” yazısını okursanız orada kadim Aztek kültüründen söz ediliyor, ve deniyor ki:
“Yok, UNESCO’nun dünya mirası ilan ettiği Teothiuácan’ın insanın soluğunu kesen, kendisini ufacık hissettiren görkemli yıkıntıları, nasıl olduysa İspanyolların dikkatinden kaçmış. Ay ve Güneş tapınakları, Quetzalcoatl tapınağı, Quetzalpapalotl saray kompleksi, Ölüler caddesi hâlâ yerli yerinde duruyor.”
Ay ve Güneş tapınakları kadim kültürlerde ay ve güneş kültü olarak adlandırılan inanç bütünlüğünün baş yapıtları durumundadırlar. Bu tapınaklar piramit şeklinde olup basamaklıdırlar. Asıl tapınak yeri en tepe noktadadır. Dolayısıyla göğe en yakın noktadadır. Piramit şeklinde oluşları da göğe doğru yükselen bir yapı için en sağlam mimari şeklin bir piramit oluşundandır.
Aynı yapı türünü tüm kadim dünyada görmekteyiz. Sadece Mısırda değil, Çinde, Anadoluda hatta Avrupada dahi piramitler bulunuyor. Bunların bir kısmı taştan bir kısmı da topraktan yapılmışlardır. Topraktan olanlara “höyük” veya “tümülüs” adı veriliyor. Ancak amaçları hep aynı olmuştur. MU imparatorluğuna “Güneş İmparatorluğu” denmesi bu tür yapıların o kültür tarafından öncelikle inşa edildiğine dair bir işarettir. Elbette ki kesin kanıt olarak iddia etmiyorum. Ancak piramitlerin dünyadaki yaygınlığına dikkatleri çekmek istiyorum.
_______________________
Bilimadami.net tarih bölümü
Saçlardan kan grubu tayini
Adli tıpta en çok uygulanan yöntemlerden biri:
Genel hatlarıyla:
4-5 tel saç alınır.Bir beherde saf su ile daldırma çıkartma yapılarak yıkanır.Aynı şekilde bir behere alınan etanol içerisine bir pens yardımı ile daldırma çıkartma yapılarak yıkanır. Saçlar bir gece bekletilmek üzere petrol eterine alınır. Petrol eteri uçucu olduğundan ağzı kapalı bir kap içerisinde bulunmalıdır.Ertesi gün petrol eterinden çıkartılıp kendi halinde kuruması beklenir.
Kuruyunca küçük küçük parçaları ayrılıp 100 C’de 30 dk bekletilir.
Saçlar üç eşit parçaya bölünerek pleyte yerleştirilir.
Üzerlerine Anti-A, Anti-B, ve Anti-H serumları damlatılır.
4 C’debir saat bekletilir. Daha sonra 4-5 kez soğuk saf su ile yıkanır.
Kurutma kağıdı ile kurulanır. Saçların üzerine kan süspansyonlarından 3-4 damla damlatılır.
Elüsyona alınır.
56 C’de 20 dk tutulur.
20 dk shakerde sallamaya alnır.
Daha sonra aglütinasyona bakılarak karar verilir.
Kaynak: scoutmcbeal-bilimadami.net biyoloji forumu
Forum Tartışması:
sjoy:bilimadamlarının çoğunun gerçekten uzun bir yaşam sürdüğünü bilimle uğraşanlar bilir. Üstün zekalıların normal zekalılardan farklı olarak sahip oldukları bir iki özellik var. bunlardan biri de biyolojicimizin söylediği gibi protein yapı farklılığı. Uzun yaşamalarını kendilerini korumalarına, kötü durumlardan kolayca sıyrılma özelliklerine bağlasak da burada biyolojik bir neden daha var. Bu konuda bilgisi olup da benimle paylaşmak isteyen var mı? bu protein farklılığını merak ediyorum, vücutlarında protein mi biriktiriyorlarmış acaba?
Sinan Sağıroğlu:Diğer insanlarla genetik olarak yaklaşık %99 benzer olduğumuzu hesaba katacak olursak (Bkz. Human Genome Project proteinlerimizin de ne kadar benzer olduğu aşikar. Zeki insanların neden zeki oldukları sorusu Einstein hakkında yapılan popüler çalışmaların bir sonucu herhalde. Olayın tam olarak proteinlerle değilde sinir sisteminin yapılanmasıyla ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum. Bu bonuda özellikle glia denilen ve nöronlara yardımcı olan destek hücreleri üzerinde duruluyor.
Senin soruna dönecek olursak; bu konuda da çalışmalar yapılmıyor değil (Bkz. Smart People Live Longer; bilimadamları zeki insanların daha uzun ömürlü olduklarını gösteren araştırmalar yapmış fakat olayın neden kaynaklandığını henüz çözememişler. Eğer, konunun neden-sonuç ilişkisine dayanan başka yeni araştırmalar varsa lütfen beni haberdar edin. Benim bildiklerim bu kadar lütfen siz de paylaşın bildiklerinizi.
Şunu da belirteyim -yukarıdaki site yanlızca bilgilendirme amaçlı bir örnek olarak verildi. Bilimadami.net yöneticileri bahsi geçen “Smart People Live Longer” başlıklı haberdeki araştırmanın doğruluğu ve bilimselliği ile ilgili şüphe etmekte haklıdırlar. Eğer varsa daha güvenilir site örneklerini yazarsanız sevinirim.
Sevgiyle ve bilimle kalın.
aranea: yukardaki haberde de dedigi gibi bunu sadece iq’ya baglamak imkansiz. muhtemelen iq’nun yuksek olmasinin getirdigi imkanlar sayesinde daha uzun yasiyorlardir.
Bilimle ugrasan insanlarin uzun yasamasi bence daha saglikli yasamalarindan. her ne kadar stres gibi vucudu yoran etmenlerle daha cok ugrasiyor olsalar da genel anlamda zeki insanlar sagliklarina daha cok dikkat ediyorlar. Mesela benim cevremdeki bilimadamlari daha cok spor yapiyor, yemekler konsuunda her ne kadar kimisi (benim gibi) duzensiz de olsa daha bilincli oluyor. Ayni sekilde hastaliklar hakkinda daha cok bilgileri oldugundan ve daha iyi bir saglik hizmetine ulasma imkanlari oldugundan daha iyi tedavi de goruyorlardir. benim gorusum bu yonde.
Bir de hangi proteinden bahseetiginizi merak ettim? Bir isim var mi elinizde?
sjoy:protein hakkında çok fikrim yok. eğitim dersinde üstün zekalılardan bahsederken uzun yaşamalarının bir de biyolojik tarafının olduğunu biyoloji öğretmenimizden öğrenmiş eğitimcimiz. bahsettiğine göre yapılarında protein biriktirebiliyorlarmış bu da onları koruyormuş. ben de bu protein olayını merak ettim zaten. cevabı biraz zor galiba. biraz daha araştırayım. gelişmelerden haberdar ederim sizleri tabi olursa
ne o neo:yorumdur:
çevremde zeki veya normalin üstünde sayılabilecek insanlar var. hepsinin ortak özelliği hemen herşeye anında cevap verebiliyor olmaları-espri yada bilimsel- ve okudukjları gördükleri işittiklerini daha zor unutmaları-tabi olay bu kadar basit değil ancak basite indirgediğimizde böyle bir manzara çıkıyor ortaya-.burdan hafızanın ne olduğunu bulmaya çalışırsak; hafiza yani öğrenilenlerin saklanması proteinlerle olur demişti zamanında bir hücre biyologu hocamız. görülen işitilen her şey kısacası bilgi dersek beyinde bir protein olarak saklanır demişt. bu durumda proteinler işin içine girer ve beyinde neden daha fazla enerji ihtiyacının olduğunu açılar sonucuna varmıştık bizde. ancak fazla enerji beynin çalışma sisteminin elektrik akımıyla yapıtığını ve sürekli çalışması gereken iyon kanallarının bulunması gerektiğini düşünürsek enerji buraya da lazım olur -bu kendi kendime düşünme idi-
uzun hayatın üstün zekayla bir ilgisi olup olmadığını deneysel yollarla ispatlamadan bir şöylemek biraz zor olacaktır. herbiri sanırım birer fikir yürütme olur.
ancak üstün zeka ile ilgili bir genin aktif olması durumunda yaşam yılını arttıracak özelliklerin -artık maddelerin uzaklaştırılması, hücre içi az madde biriktirilmesi, daha fazla direnç gibi-gen bölgelerinin üzerinde ki engel maddeleri uzaklaştırabilir -hatırlanması gerekenler;bağlı genler ve feed back mekanızması-
buda dönüp dolaşıp doğal seleksiyona gelir.
burdas durmak istiyorum çünkü her durumu doğal seleksiyona bağlamaya başladım yoksa yanlış mı yorumluyorum?
ancak şunu düşününce; zeka problemi olanlar kısır olur veya bir şekilde genlerini aktaramazlar. bu aktarım için gerekli olan evlilik veya cinsel ilişkiye girip bebek meydana getirme gibi yolları sağlayacak yeterliliğe sahip olmazlar veya karşı cinsin kendini seçmesi için yeterli üstünlükte olduğunu ispatlayamayacaktır.
unutmayın sadece yorum yoksa googuleu arar yazabilirdik belki birşeyler.
Kaynak: Bilimadami.net biyoloji forumları



