22
Oct
06

Atlantis Ve Mu

kuzularinsessizligi:
atlantis ve mu kitalari gercek mi?

insanlik tarihine baktigimizda en fazla milattan once 5000 e kadar gidiyoruz.

insan bildigimiz insan olali en azindan 100 000 yil gecti.

95 000 yillik tarihe ne oldu?

misir’daki piramitler, paskalya adasindaki yapitlar, bildigimiz tarihin cok daha otesine asil gercek bir tarih oldugunu mu kanitliyor? von daniken palavraci mi? sarlatan mi? insanlik tarihinin mars ve jupiter arasindaki astroid kusagi ve tum gezegenlerin tersine; saat yonunun tersine donen venus gezegeni ile baglantisi ne? isis ve osiris efsaneler neye dayaniyor?

Bilsev:
Bilimde, özellikle fizik biliminde, gelişmeler çoğunlukla şöyle bir yol izlemiştir. Önce mevcut ve o güne kadar kabul görmüş kuramların açıklayamadığı birtakım gözlemler (veya deneyler) ortaya çıkar. O güne kadar kabul edile gelmiş kuramların iflas etmesi durumunda, ardından tamamen yeni ve tümüyle farklı bir bakış açısıyla şaşırtıcı birtakım açıklamalar (yeni bir paradigma) ileri sürülür. Bu yeni yaklaşım ve izah tarzı (paradigma) bir çeşit sıçrama tahtası vazifesini yaparak yepyeni bir dünya görüşünün kök salmasına hizmet eder. Önceleri ‘model’ olarak küçük çapta ileri sürülen fikirler zamanla deneysel destek buldukça bir kurama dönüşerek saygınlık kazanırlar.

Günümüzde sadece pozitif bilimlerde değil, aynı zamanda tarih biliminde de bir paradigma değişikliğine ihtiyaç vardır. İnsanlığın gelişimi ile ilgili en yaygın görüş Afrikadan dünyaya yayılma modelidir. İddiaya göre günümüzden belki bir milyon yıl önce başlayan bu yayılma tüm dünyayı kaplamıştır. Bu görüşün kanıtları ise Afrikada Olduvai boğazı denilen bir bölgede bulunmuş olan eski insan iskeletleri ve kafataslarıdır. Ancak, bu görüşe kültürel bir destek bulunmamaktadır. Ne dil gurupları ne de kültürel kalıntılar Afrika yayılışına destek vermemektedirler. Eğer Afrika çıkışı doğru olsaydı Afrika dillerine diğer bölgelerde de rastlamak gerekirdi. Oysa ki böyle bir dil yayılmasına rastlamıyoruz.

Diğer taraftan Kuzey Afrikada bulunan Afrika-Asya dil gurubunda Asya ilişkisi açıkça görülmektedir. Bir açıklama da şöyle olabilir. “Afrika çıkışı doğru ise eğer, bu bölgeden yayılan insanlar henüz herhangi bir dil konuşmuyorlardı. Dil sahibi olmaları çok daha geç bir tarihte gerçekleşmiştir. Bu bakımdan ilk yayılmanın izlerine dil guruplarında rastlanmamaktadır”.

Tarihte bizlere öğretilenler oldukça yakın bir zaman dilimini kapsarlar. Miladdan yaklaşık 3,000 yıl önceleri Mezopotamya’da gelişmiş olan Sümer uygarlığından ve Nil nehri kıyılarına yayılmış olan kadim Mısır uygarlığından söz edilir. Bunların en eski iki uygarlık oldukları kabul edilir ve bizlere öyle öğretilir. Oysa ki insanlık çok daha eski birçok evreden geçmiştir. Bu uygarlıkların en eskilerinden biri de çok eski dönemlerde ileri bir düzeye ulaşmış olan Mu uygarlığıdır. Mu uygarlığı günümüzde tamamen yok olmuş gibi görünse de bırakmış olduğu kültür miras halen varlığını sürdürmektedir. Bu izleri sürüp eski Mu uygarlığının izlerini ortaya çıkarabilmek için yazılı kaynaklara değil imgelere ve simgelere dayanan ‘kültürel tarihi’ incelemek gerekir.

Diller arası yapılan karşılaştırmalı araştırmalar birçok dil gurubunun aynı ortak kökten türediklerini göstermektedir. Özellikle Asya kaynaklı göçlerle dünyayı kaplamış olan atlı kültür bu ortak kök dili yaygınlaştırmıştır. Amerika kıtasında buzul çağından önce at bulunduğu biliniyor. Buzul çağı ile yok olan atlar M.S. 1500 lere kadar (İspanyol ve Portekiz istilasına kadar) tekrar Amerika kıtasında görülmüyor. Demek ki, buzul çağından önce yani yaklaşık günümüzden 15,000 yıl öncesinde Amerikaya insanlar Bering boğazı üzerinden atla gitmişlerdir. Maya ve Astek ile İnka kültürleri bu ilk göçlerin izlerini taşır.

Hem dil ilişkileri hem de göksel inançlar eski bir kök uygarlığa işaret eder. Biz buna Mu uygarlığı diyoruz. Mayaların çok gelişmiş bir takvimleri vardı. Özellikle gök cisimlerine özel ilgi duyuyorlardı Mayalar. Nedenini Mu uygarlığının bir gök olayı ile yok olmasına bağlıyorum. Bugünkü Meksika körfezinin coğrafi durumuna bir haritadan bakın. Tamamen bir yarım ay şeklinde olup o bölgeye çok eskiden bir göktaşının düşmüş olduğuna işaret eder. Zaten Maya kültürü de o bölgedeki Yukatan yarım adası üzerinde gelişmiştir.

Bu görüş çerçevesinde olay şöyle gelişmiş olabilir. M.Ö. 15,000 lere doğru bugünkü Meksika körfezi cıvarına büyük bir gök taşı düşer. O bölgede öyle büyük dalgalar oluşur ki pek çok şehir sular altında kalır. Dalgalar yayılarak tüm kıyıları kaplar ve büyük tufan denilen afet gerçekleşir. Gök taşının atmosfere yayılan tozları tüm dünyayı karanlığa boğar. Bu arada pek çok canlı türü yok olur. İnsanların da tesadüf eseri kurtulanları bu olayı çocuklarına sözlü olarak aktarırlar. Böylece tufan efsanesi pek çok kültürün destanlarına ve inançlarına girmiş olur. Sümer kültüründeki Utnapiştim destanı ile tüm hayvanlardan birer çift alan Nuh destanı aynı tufana atıf yaparlar. Uzaydan gelen tehlikenin yeniden oluşabileceği inancı içinde Mayalar göğü incelemeye önem verirler ve ayrıntılı bir takvim geliştirirler. Eski Mısır ve Sümer kültürlerinde da göğe büyük önem verilir. Hem Maya kültüründe hem de eski Mısır kültüründe ehramların inşa edilmiş olmaları tesadüf değildir. Ehramların (piramitlerin) birçok işlevi vardı ve bu işlevlerden bir tanesi de göğü incelemekti. Diğer işlevlerinden ileride söz edeceğim.

Dünyaya yaklaşık olarak her 15,000 yılda bir, büyük bir gök taşı çarpmaktadır. Yani günümüzden 30,000 yıl öncesinde de ve ondan önce de göktaşları dünyaya çarpmıştı. İşte Mu’nun yok oluşu bu döneme rastlar. Günümüzden 30,000 yıl önce Asya’da gelişmiş bir kültür oluşturmuş olan bu insanlar gök taşının çarpmasından sonra at ile uzak mesafelere yayılmışlardır. Amerikaya ve Avrupaya ile Mezopotamya ve Hindistana yayılmaları bu iki gök taşı arasındaki döneme rastlar. Üçüncü gök taşı da Maya takvimine göre 2012 yılında dünyaya çarpacaktır. Bu konuda kimseye korku salmak istemem ama 15,000 yıllık peryodun sonu yaklaşmış gibi görünüyor. Tabii ki bu konu sadece bir ekstapolasyon (olabilirlik) yorumudur.

Mu kültürü Asya kökenli midir veya Psaifik okyanusundaki bir adadan mı oraya göç etmişlerdir? Bu sorunun yanıtı henüz kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bilinen şu ki, gök taşı düştükten sonra Asya büyük çapta çölleşmiştir. Bugün için büyük bir çöl olan Gobi ve Taklamakan çölleri bir zamanlar münbit bölgelerdi. Hatta Asya ortasında büyük bir iç deniz olduğu kurumuş dere yataklarının varlığından anlaşılıyor. Gobi çölü kıyısında ortaya çıkmış olan Kara-Khoto şehri özellikle incelenmeye değer. Çölün ortasında çok gelişmiş bir kültürün eserleri bulunmuş, pek çok el yazması ve resim Ruslar tarafından Hermitage müzesine taşınmıştır. St. Petersburg şehrindeki bu müzede halen gizli tutulan pek çok eser dünyaya sunulmayı beklemektedirler. Kara-Khoto adı aslen Türkçe olup Kara-Kut, ‘kutlu bölge’ veya ‘kutsal bölge’ anlamındadır.

Bilsev:
Kara-Khoto sehri bugun icin Gobi colunun kiyisinda kalmis kumlara yari gomulu bir yerlesim merkezidir. Burada bulunmus olan el yazmalarinda cok ilginc bir yazi bulunmustur. Bu yazi henuz okunabilmis degildir. Yani, orada yasayan insanlarin hangi dili konustuklari cozulmus degildir. Peki ama neden? Yaziyi incelemis olan dil bilimciler yazi tarzina bakarak buna “Proto-Chinese” (On-Cin) yazisi adini takmislardir. Yani, Cincenin ilk sekli oldugu kanisindadirlar. Fakat Cince’yi cok iyi bilen dil bilimciler dahi bu yaziyi okuyamamislardir. Demek ki sekil olarak cincenin “ideografik” (kavram iceren) resimsel yazisina benzemesine ragmen konusulan dil farkli bir dildir. Bence, en yakin tahmin Turkceye yakin Uygur dili olabilecegidir. Bu konuda dil bilimciler suskun kaliyor.

Mu kulturunu ilk ortaya atmis olan James Churchwald “Mu’nun cocuklari” kitabinda Mu kulturu yok olmadan once en onemli yerlesim bolgesi olarak Asya kitasinin orta bolgelerini secmis oldugundan ve bu bolgeye yerlesenlerin Uygurlar olduklarindan soz ediyor. Kara-Khoto yazmalari bu goruse destek veriyor. Elbette ki kesin kanit ancak yazi okunduktan sonra ortaya cikacaktir. Fakat benim dikkatimi ceken bir diger husus, Kara-Khoto insanlarinin yuz ve goz yapilaridir. Resimlerden belli oldugu kadariyla gozleri cinli gozlerine benzemiyor. Daha ziyade Japon gozlerine benziyor. Arada fark yok sanabilirsiniz ama kesinlikle gozlerin durumu farkli. Cinlilerin gozleri duz olarak cekik olmalarina karsin Japon gozlerinin arka uclari yukari dugru cekik. Ben yillarca Japonya’ya ve Cin’e seyahat ettigim icin bu farki cok net olarak ayird edebiliyorum.

Su halde, Kara-Khoto halki ayni zamanda MO 5000 yillarinda Japon adalarina goc etmis halk olmasi kuvvetle muhtemeldir. Zira Japon kulturunun Asya kokenli oldugu artik kesin olarak biliniyor. Japonca da bir Asya dili olarak Cinceden farkli Ural-Altay dil gurubuna aittir. Aynen Turkce ve Mogolca gibi. Su halde MU kulturunun izlerini bu dilllerde aramak daha dogru olur kanisindayim.

şengün23:
Konuya ufak bir ekleme de ben yapayım:
Bildiğim kadarıyla Mu halkınca bu uygarlığa “Mu Güneş İmparatorluğu” denmekteydi!
Bu hususu göz önüne alarak eski Türkler’deki Göktanrı inancıyla Mu uygarlığı arasında bir bağlantı kurulabilir!

Bilsev:
Tamamen katiliyorum. Zaten ilk kulturlerin hemen tumu gunese tapmislardir. Japon bayraginda beyaz zemin uzerine kirmizi gunes bulunur. Gunes ve gok iliskisi MU kulturunde onemli yer tutar. Gunes hem isitan hem aydinlatan guc olarak o devir insanlarinca bir tanri olarak kabul edilmistir. Eski Misir kulturunde de gunes ve gok cisimleri onem tasir. Orta Asya Turkleri de GOK-TENGRI’ye tapmislardir.

Eski Misirda gunes tanri RA veya AMON-RA adini tasir. RA adi Misira Sumer kulturunden gecmistir. Sumer halki gunes tanriya Dingir diyorlardi. Dingir adi ile Tingir ve Tengri ==> Tanri iliskilidir. T D donusumu Turkce’de cok yaygindir. Ayrica Dingir sozunun gunesi ifade ettigini belirtmesi icin yuvarlak bir sekil ekliyerek bu yuvarlaga “R” sesini vermesi icin RA diye okuyolardi. Iste Misir kulturu bu yuvarlak isareti Gunes Tanri simgesi olarak almis ve ona RA demistir.

AMON ise asil Misir Gunes tanrisidir. Bunun da AMA-ON sozlerinden kisaltilarak elde edildigi kanisindayim. AMA sozu “Anne” demektir ve bizim “ANA” sozune denktir. ON ise “evren, gunes” anlamini tasir. Nitekin “O” harfi de yuvarlak bir isaret olarak gunesin simgesidir. Dolayisiyla, AMON “Gunes ana” olmaktadir. Gunesin isitici ve yasam veren koruyucu ozelligi AMON sozunde ortaya cikmaktadir. Nitekim, Ibrani dilinde “Amen” ve Arapcada “Amin” sozleri “Evet, AMON ana tanricayi aniyorum” anlamini tasir ve her duada onay olarak tekrarlanir.

Bir diger kultur de Etrusk kulturudur. Etrusk dilinde iki onemli tanrica vardir. Bunlardan biri Tin digeri ise Turan tanricalaridir. Her iki tanrica da orta Asya kokenli Turk diliyle anlasilir isimlere sahiptirler. Tin “Tingir” adinin kisaltilmis halidir. Digeri ise orta Asyada onemli bir bolge ve adi olup halen Turfan sehri Uygur bolgesinde mevcuttur.

Gunese tapma konusunda hem kadim Misir hem de Maya dinlerinde yapilan ehramlar (piramitler) gunesi izlemek ve belli gunlerde ayinler duzenlemek icin insa edilmislerdir. Bu tapinaklarda canli hayvan ve hatta insanlar dahi gunese sunuluyor ve kurban ediliyordu. Bu gelenek Mayalarda, Azteklerde ve Inkalarda cok uzun sure devam etmistir. Her iki kultur de olulerini mumyalamislar ve hem eski Misir hem de orta Asya Turk kulturlerinde mumyalama gelenegi ile ayri bir benzerlik gostermislerdir. Bu benzerlikler tesaduf degildir. Kanimca eski MU kulturunden gelmis olan birtakim adetlerin devamidir.

Yukarida yazdiklarimda ortak birkac nokta goze carpiyor.

1. Eski kulturlerin ortak inanc sistemi vardi. Hepsi de gunese ve gok cisimlerine ayri bir onem veriyor, onlara kutsal degerler yukluyorlardi. Bunun nedeni sadece gunesin isitan ve aydinlatan ozelligi olamaz. Ayrica gokten gelmis olan bir tehlikeden de haberdardilar. Yeniden bu tur bir tehlike gelebilir dusuncesiyle gogu surekli izliyorlardi. Insan yasantisi ve kaderi ile gok cisimlerinin hareketleri arasinda baglanti buluyorlardi. Gunumuzun yildiz fali ve astrolojik haritalar hep bu eski inancin kalintilaridir. MU kulturunun yok olusu ve buyuk tufan animsamalari hep gokten dusmus olan bir buyuk goktasi anisi ile iliskilidir. Ayrica eski Turk inanclari arasinda gogun bir gun kafalarina dusebilecegi korkusu bulunuyor.

2. Eski kulturlerin hemen hemen tumu ayni dil gurubundan dillerle konusmuslardir. Bu dil gurubu Ural-Altay dil gurubudur. Hem Asya hem Amerika kitalarinin yerli halki bu dil gurubuna ait dillere sahipler. Turkce, bu dil gurubunun en onemli uyesi olarak eski kulturlerle en eski baglari bulunan bir halkin dilidir. Ayrica, yazisi okunamamis tum diller ayni kulturun torunlari olarak beliriyor. Asyada bulunmus olan Kara-Khoto’daki yazi, Avrupadaki Etrusk yazisi, bircok kizilderili kabilelerin yazilari.

3. Bir diger nokta okundugu iddia edilen dillerin okunusu. Sumer halkinin dili olan Sumerce de Altay dil gurubuna aittir. Bu yazi okunmus deniyor ama acaba dogru telaffuz ediliyor mu? Isaretlere ses verenler Avrupali dilcilerdir ve kendilerine uygun seslerle seslendiriyorlar. Olu bir dil olan Sumerce dogru okunuyor mu? Ayni sekilde eski Misir dili de dogru sekilde seslendirilmiyor. Eski Misir yazisi sadece sessiz (unsuz) isaretler iceriyor. Bu bakimdan araya sesli harfler katip okumak dilcilere kaliyor. Bu konuya bizim dilcilerimiz maalesef hic egilmiyorlar. Dogru seslendirilirse anlam daha acik olarak belirecektir.

4. Eski kulturlerin yazisi harf yazisi olmayip resim yazisidir. Bu yazi turu en eski kavramlarin ifadesi icin kullanilmis olan sekiller ve isaretler dizisidir. Orta Asya’daki magara ve kayalarda bulunmus olan resimler ve petroglifler (kaya resimleri) kadim Misir ve Sumer yazisinin ilk sekilleridir. Ayni zamanda Maya hieroglifleri de ayni tur yazidir. Sumer yazisi civi yazilari arasinda en sekle donuk, herkesin anlayabilecegi turden idi. Civi yazisi sonralari Babil ve Asur kulturu tarafindan karmasik hale sokulmustur. Nedeni de bu kulturlerin dilleri bozuk bir Sumerce olusundandir.

Sonuc itibariyle, bu kadim kulturlerin ortak noktalari vardir ve hepsi de ayni dunya gorusune sahiptirler. Inanclari, mezarlari, dilleri ve yazilari arasinda buyuk benzerlikler bulunmaktadir. Bu bakimdan hepsinin ortak kultur atasi MU kulturu olabilir.

PRAXİS’in aktarmış olduğu “Meksikanın Yeniden Fethedilmesi” yazısını okursanız orada kadim Aztek kültüründen söz ediliyor, ve deniyor ki:

“Yok, UNESCO’nun dünya mirası ilan ettiği Teothiuácan’ın insanın soluğunu kesen, kendisini ufacık hissettiren görkemli yıkıntıları, nasıl olduysa İspanyolların dikkatinden kaçmış. Ay ve Güneş tapınakları, Quetzalcoatl tapınağı, Quetzalpapalotl saray kompleksi, Ölüler caddesi hâlâ yerli yerinde duruyor.”

Ay ve Güneş tapınakları kadim kültürlerde ay ve güneş kültü olarak adlandırılan inanç bütünlüğünün baş yapıtları durumundadırlar. Bu tapınaklar piramit şeklinde olup basamaklıdırlar. Asıl tapınak yeri en tepe noktadadır. Dolayısıyla göğe en yakın noktadadır. Piramit şeklinde oluşları da göğe doğru yükselen bir yapı için en sağlam mimari şeklin bir piramit oluşundandır.

Aynı yapı türünü tüm kadim dünyada görmekteyiz. Sadece Mısırda değil, Çinde, Anadoluda hatta Avrupada dahi piramitler bulunuyor. Bunların bir kısmı taştan bir kısmı da topraktan yapılmışlardır. Topraktan olanlara “höyük” veya “tümülüs” adı veriliyor. Ancak amaçları hep aynı olmuştur. MU imparatorluğuna “Güneş İmparatorluğu” denmesi bu tür yapıların o kültür tarafından öncelikle inşa edildiğine dair bir işarettir. Elbette ki kesin kanıt olarak iddia etmiyorum. Ancak piramitlerin dünyadaki yaygınlığına dikkatleri çekmek istiyorum.

_______________________
Bilimadami.net tarih bölümü



RSS Bilimadami.NET

  • An error has occurred; the feed is probably down. Try again later.

Sayfalar

 

Ekim 2006
M T W T F S S
« Jul   Nov »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Blog İstatistikleri

  • 16,957 hits

Göze Batanlar

Fotoğraf

Watery Posts

Trick or Treat?

" Fly Me To The Moon "

S is for...

Drops of light

More Photos