23 Oct 2006 için arşiv

23
Oct
06

Felsefe Nedir

tuberkulosa:
Felsefe
Yunanca seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum anlamına gelen “phileo” ve bilgi, bilgelik anlamına gelen “sophia” sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplin. Buna göre, felsefe Yunanlılar için, ‘bilgelik sevgisi’ ya da ‘hikmet arayışı’ anlamına gelmiştir. Başlangıçtaki bu özgün anlama göre, her türden bilimsel araştırmacıya filozof adı verilmiştir.

Felsefe varlık ve düşünmeyi oluşturan ilkeler, gerçeklik ve nedenselliğin araştırılmasıdır. Çoğunlukla büyük filozofların çalışmalarının toplamına denilir. Filozoflar tarafından ortaya atılmış çeşitli soruların cevaplarının aranması anlamına gelir. Bir diğer tanımı bir tür kritik, yaratıcı düşünmedir. Bu anlamların herhangi biri ayrı olarak düşünülemez. Günlük kullanımda değişik anlamları olsada burada bir çalışma alanı olarak felsefe ele alınacaktır.

Felsefenin konuları
Filozoflar genellikle varoluş veya varlık, ahlak veya iyilik, bilgi, gerçek ve güzellik konularıyla ilgilenmişlerdir. Tarihsel olarak bir çok filozof dini inançlara veya bilime de eğilmiştir. Filozoflar genellikle bilimin dışında kalan bu kavramlarla ilgili kritik sorular sorarlar. Felsefe nedir sorusunun cevabının aranması da bir felsefi uğraştır. Filozoflar genellikle şu soruların cevaplarını ararlar:

Gerçek nedir? Bir ifadeyi nasıl veya niye doğru veya yanlış olarak tanımlarız? Nasıl karar veririz?
Bilgi mümkün müdür? Bildiğimizi nasıl biliriz?
Ahlaken doğru veya yanlış hareketler (veya değerler, veya kurumlar) arasında bir fark var mıdır? Hangi hareketlet doğrudur, hangileri yanlıştır? Değerler mutlak mı, izafi midir? Yani nasıl yaşamak gerekir?
Gerçeklik nedir ve neler gerçek olarak nitelendirilebilir? Gerçek olan şeylerin doğası nedir? Bazı şeyler algımızdan bağımsız olarak var olabilir mi? Zaman ve mekanın doğası nedir? Düşünme ve düşüncenin doğası nedir? Birey olmak ne demektir?
Güzel nedir? Güzel şeylerin farkı nedir? Sanat nedir?
Antik Yunan felsefesinde, yukarıdaki beş soru sırasıyla, analitik veya mantıksal, epistemoloji, etik, metafizik ve estetik olarak adlandırılırdı. Bunların dışında da konular vardı ve bu tanımlamaları ilk kez kullanan Aristo aynı zamanda politika, modern fizik, jeoloji, biyoloji, meteoroloji ve astronomi’yi de felsefenin konuları arasına almıştır. Yunanlılar Sokrates’in etkisiyle bir Analiz geleneği geliştirmişler ve konuyu daha iyi anlamak için parçalarına ayırmışlardır.

Diğer gelenekler bu tip tanımlalar kullanmamış veya aynı temaları ön plana çıkartmamıştır. Hint felsefesi Batı felsefesi ile benzerlikler taşısa da, binlerce yıldır felsefe ile ilgilenmiş olsalarda Japonca, Korece ve Çince’de felsefe kelimesi 19.yy’a kadar yoktu. Özellikle Çinli filozofların Yunanlılara göre farklı bir sınıflandırması vardı. Tanımlamaları da genel özelliklere değil çoğunlukla metaforikti ve aynı anda bir kaç konuya ilintiliydi . Ancak batı felsefesinde de konular arasında kesin sınırlar yoktur ve 19.yy’a kadar batı filozoflarının çalışamalarında konusal bir ayrım yapılmamıştır.

Amaç ve yöntem
Felsefe diğer disiplenlerden sorgulama yöntemiyle ayrılır. Filozoflar, ilginç, harika veya şaşırtıcı buldukları bir konudaki şüpheleriyle ilgili anlaşılır örnekler verebilmek için, genellikle sorularını problemler veya bilmeceler olarak çerçevelendirirler. Bu sorular genellikle bir inanca ait varsayımlarla veya insanların karar vermek için kullandıkları yöntemlerle ilgilidir.

Filozoflar problemleri mantıksal bir şekilde ortaya koyarlar. Tarihsel olarak geleneksek mantıkın kıyaslarını, Frege ve Russell’dan itibaren de sembolik mantık kullanır ve daha sonra kritik okuma ve fikir yürütmelerle bir sonuca doğru ilerlerler. Sokrat gibi, tartışmayla, veya diğerlerinin ileri sürdükleri fikirlere cevap vererek, veya dikkatli kişisel düşünmeyle cevap ararlar. Filozoflar bu yöntemlerin birbirine göre üstünlükleirini tartışa gelmişler, örneğin felsefi “çözümlerin” nesnel, kesin yani gerçeklik hakkında bilgi veren mi; yoksa konuştuğumuz dilin mantığına açıklık kazandıran veya hatta kişisel terapi mi olduğunu sorgulamışlardır.

Dil filozofun en önemli aracıdır. Analitik felsefede felsefi yöntemle ilgili tartışmalar felsefe ve dille ilgiliydi. Kıta Avrupa’sı felsefesinde de benzer kaygılar vardır. Meta-felsefe, yani felsefenin felsefesi, feslefi problemlerin, felsefi çözümlerin ve problemden çözüme gidişteki yöntemlerin doğasını araştırır. Bu tartışmalar aynı zamanda dil ve yorum üzerine yapılan tartışmalarla da ilgilidir.

Bu tartışmalar da felsefenin konusunu oluşturur çünkü felsefenin kendisi de felsefi tartışmaların önemli bir parçası olagelmiştir.

Felsefe, yapısalcılık ve rekursivism gibi, parçalar arasındaki ilişkiler yoluyla da incelenmiştir. Bunun dışında, bilim felsefesi ve biofelsefe de vardır.

Felsefe Gelenekleri
Bir çok toplum felsefî sorunları araştırmış ve bir felsefe geleneği yaratmıştır. Avrupa-Amerikan akademik çevrelerinde “felsefe” terimi genellikle sadece Batı Avrupa medeniyetinin oluşturduğu felsefe geleneği olan Batı Felsefesi yerine kullanılır. Bunun coğrafi olarak karşısında yer alan Doğu Felsefesi çok farklı bir yapıya sahiptir.

Doğu ve Orta Doğu felsefe gelenekleri Batı filozoflarını etkilemişlerdir. Rus, Yahudi, İslam ve yakın zamanda Latin Amerika felsefe gelenekleri Batı felsefesine katkı sağlamış ve ondan ayrı olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Batı akademik filozoflarını iki geleneğe ayırmak mümkündür. “Batı felsefesi” tanımı geçen yüzyıl içinde sıklıkla bu iki gelenekten birinden diğerine doğru ağırlık kazanmıştır.

Felsefenin Disiplinleri
Ontoloji
Metafizik
Etik
Teoloji
Epistemoloji
Faydacılık
Oluşturmacılık
Pozitivizm
Siyaset Felsefesi
Devlet Felsefesi
Postmodernizm
Varoluşçuluk

Kelimenin Diğer Kullanımları
Bir filozofun, bir felsefe okulunun, bir çağın öğretisi anlamında da kullanılır. Ör: Aristo felsefesi
Bir bilimin veya bilgi alanının temelini oluşturan ilkeler bütünü anlamında kullanılır. Ör: Matematik felsefesi
Bir trajediye felsefi yaklaşmak, duygusal reaksiyonlar yerine, entellektüel bir mesafeden bakmak anlamına gelebilir. Bu tanım Sokrat’la ilgili bir örnekten kaynaklanmaktadır. Sokrat baldıran zehrini içmeden önce sakin bir şekilde takipcileriyle ruhun doğasını tartışmıştır.
Halk arasındaki kullanımıyla felsefe edinilmiş bilgi, veya bir insanın hayat görüşü veya bir şeye erişmenin arkasındaki yöntem veya prensipler olarak da kullanılmaktadır. Buna aynı zamanda dünya görüşü de denilir.
Bir konuda soyut düşünmek anlamına gelir. Ör: “Uzun felsefelerden sonra Mediha’yı benden çok sevdiğini anlatıyor.” H.E. Adıvar

sbisi:
Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.
Sokrates

Felsefe, doğruyu bulma yolunda, düşünsel bir çalışmadır.
Platon

Felsefe ilkeler ya da ilk nedenler bilimidir.
Aristoteles

Felsefe tanrıyı bilmektir ve gerçek felsefeyle, gerçek din özdeştir.
Augustinus

İnanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır.
Abaelardus

İnanılanı anlamaya çalışmaktır.
Anselmus

Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir.
Epikuros

Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir.”
Karl Jaspers

Eleştiridir.
Campenella

Felsefe bir bilimdir ve geometrik yöntemi metafiziğe uygulamak gerekir, felsefeyi kesin bir bilim yapmak için.
Descartes

Felsefe yapmak doğru düşünmektir.
T.Hobbes

Bütün düşüncelerimizin duyumlarımızla, gerçek alemden geldiğini tanıtlamaktır.
Locke

İnsan zihninin mahiyetini incelemektir.
Hume

Gerçekte doğru olanı algılamaktır. Felsefe göklerden yere inerek, beş duyuyla kavranan konularla ilgilenmelidir.
Leibniz

tuberkulosa:
Felsefenin Disiplinleri :

Ontoloji

Varlık bilimi. Felsefede, metafiziğin en temel kollarından biridir. Ontoloji varlık veya varoluş ile bunların temel kategorilerinin araştırılmasıdır. Varlık, var olduğu söylenebilen herhangi bir şeydir. Var olmanın birden fazla yolu olduğundan var olmak fiili muğlaktır.
Aristo’ya göre ontoloji varlığın mahiyetinde varlığın bilimidir veya varlıkların incelenmesidir. Ontoloji hangi varlık kategorilerinin daha temel olduğunu belirlemekle uğraşır ve bu kategorilerdekilerden hangilerinin var olduğunun söylenebileceğini sorar.
Değişik filozoflar temel varlık kategorileri için değişik listeler yapmışlardır. Ontolojinin temel sorunlarından biri “Temel varlık kategorileri nelerdir?” sorusudur.
Ontolojik sorulara bazı örnekler:
Varoluş nedir?
Fiziksel nesneler nelerdir?
Bir fiziksel nesnenin var olduğunu söylemek ne demektirin cevabını vermek mümkün müdür?
Bir nesnenin özellikleri veya ilişkileri nedir ve bunlar nesneyle nasıl ilişkilidir?
Var oluş bir özellik midir?
Bir nesne ne zaman yok olur, ne zaman değişir?
Bazı ontolojik kavramlar
Genelleştirme sorunu
Öz sorunu
Yazılım mimarisinde, pazarlamada veya satışta birimlerin olabilmeleri, olmak zorunda olmaları, olmalarına ihtiyaç duyulmaları veya olacak olmaları. Dolayısıyla Marka, Marka ismi veya Ürün yelpazesi ile ilgili konular.
Ontolojik taahüt
Ontoloji savaş
Mühendislik, Yazılım geliştirme veya Yazılım mühendisliğinde, birimlerin olacak olması, olmaları veya geçmişteki varlıkları. Lütfen bkz.
Ontolojik taahüt
Ontolojik farklılık
Ontoloji (bilgisayar bilimi)
Kavrayış ontolojisi

Metafizik

Metafizik felsefe’nin bir dalıdır. Varlık, varoluş, evrensel, özellik, ilişki, sebep, uzay, zaman, olay gibi kavramların üstündeki çoğu temel kavramın incelenmesidir.
Metafiziği tanımlamaktaki zorluk Aristo’nun bu alana ismini verdiği yüzyıldan bu yana bu alanın gösterdiği değişimdir. (Metafiziğin ilk anlamı için lütfen aşağıya bakınız). Metafiziğin konusu olmayan konular metafizik içine dahil edilmişlerdir. Yüzyıllarca metafiziğin içinde olan Din felsefesi, Aklın felsefesi, Algı felsefesi, Dil felsefesi ve Bilim felsefesi gibi konular kendi alt başlıkları altında incelenmeye başlanmıştır. Bir zamanlar metafiziğin konusu içinde yer almış konuların hepsinden söz etmek çok yer tutabilir.
Temel metafizik sorunları hep metafiziğin konusu olagelmiş konular olarak tanımlamak mümkündür. Bu sorunların ortak niteliği hepsinin ontolojik sorunlar olmasıdır.
[değiştir]
Metafizik kelimesinin kaynağı
Eski Yunan filozofu Aristo Fizik ismi verilen bir seri kitap yazmıştır. İlk sürümlerinden birinde Aristo’nun çalışmaları bazı kitap grupları Fizik ‘ten hemen sonra yer almıştır. Bu kitaplar felsefi sorgulamanın temel alanı ile ilgili idi ve o zamanlar bir ismi yoktu. Bu sebeple ilk Aristo uzmanları bu kitaplara “ta meta ta fizika” yani “fizik ile ilgili kitaplardan sonra gelen kitaplar” ismini vermişlerdir. Bu ‘metafizik’ kelimesinin kaynağıdır.
Dolayısıyla etimolojik olarak metafizik Aristo’nun toplu olarak Metafizik adı verilen kitaplarının konusudur. Etimolojik anlamda ‘metafizik’ sadece Aristo’nun Metafizik kitabının çalışma konusu manasına gelmektedir.
Aristo’nun bu kitaplarının konusu neydi? Metafizik üç bölüme ayrılmıştır: (1) ontoloji, (2) teoloji ve (3) evrensel bilim.

Etik

Etik genel olarak ahlak bilimi olarak tanımlanabilir. Felsefe’de etik davranış “doğru” veya “iyi” davranış olarak tanımlanır. Etik felsefenin dört ana dalından biridir.

Teoloji

Teoloji sözcük anlamı olarak Tanrı Bilim demektir. (Grek dilinde θεος, theos, “Tanrı”, + λογος, logos, “bilim”).

Epistemoloji

Epistemoloji bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalıdır.

Faydacılık

Felsefede Faydacılık hem iyinin teorisi hem de doğrunun teorisidir. İyinin teorisi olarak faydacılık refahcıdır (welfarist). İyi en fazla faydayı sağlayandır ve burada fayda zevk, tatmin veya bir nesnel değerler listesine göre tanımlanır. Bir doğru teorisi olarak ise faydacılık neticecidir (consequentialist). Doğru hareket en yüksek faydayı verendir.
Faydacılık ilk olarak 18. yüzyıl İngiltere’sinde Jeremy Bentham ve diğerleri tarafından öne sürülmüştür. Fakat Epikür (Aipikuros) gibi antik Yunan filozoflarına kadar geri gidilebilir. İlk kez ortaya atıldığında iyi en fazla insana en fazla mutluluğu getiren şey olarak tanımlanmıştı. Ancak daha sonra Bentham iki farklı ve birbiri ile çelişme potansiyeli olan kavram içerdiğinden birinci kısmı atıp sadece “en büyük mutluluk prensibi” demiştir.
Hem Bentham’ın hem de Epikür’ün formulasyonu hedonistik nedenselliğin farklı tipleri olarak düşünülebilir çünkü hareketlerin doğruluğunu sebep oldukları mutluluğa göre ölçüyorlardı ve mutluluğu zevkle tanımlıyorlardı. Ancak Bentham’ın formulasyonu ferdi olmayan bir hedonizmdi. Epikür’ün kişiyi en mutlu eden şeyi yapmasını tavsiye etmesine karşılık Bentham herkesi en mutlu yapacak şeyi yapmayı uygun görüyordu.
John Stuart Mill “Utilitarianism” isminde ünlü (ve kısa) bir kitap yazmıştır. Mill bir faydacı olmasına rağmen bütün zevklerin aynı değerde olmadığını ileri sürmüştür. “Mutsuz bir Sokrat (Sokrates) olmak mutlu bir domuz olmaktan yeğdir” sözü bu görüşünü anlatır.
Faydacılığı eleştirenler bu görüşün birkaç problemi olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan biri değişik insanların faydalarının karşılaştırılmasının zorluğudur. İlk faydacıların çoğu mutluluğun felisifik hesap (felisific calculus) ile sayısal olarak ölçülebilip karşılaştırılabileceğine inanıyorlardı ama pratikte bu hiç bir zaman yapılamadı. Değişik insanların mutluluğunun kıyaslanmasının sadece pratikte değil prensipte de mümkün olmayacağı ileri sürülmüştür. Faydacılığın savunucuları bu problemin iki kötü seçenek arasında karar vermek zorunda kalan herkesin karşılaşabileceği bir problem olduğunu söyleyerek karşılık vermişlerdir. Bir milyar insanın ölmesiyle bir kişinin ölmesinin aynı derecede kötü olduğunu söyleyemiyorsanız bu problemi utilitaryanizmi red etmek için kullanamazsınız demişlerdir.
Faydacılık sağduyu ile çeliştiği için de eleştirilmiştir. Örneğin kişi kendi çocuğunun hayatı ile iki yabancının hayatını kurtarmak arasında seçim yapmak zorunda kaldığında kendi çocuğunu kurtarmayı seçecektir. Ama faydacılar iki yabancıyı kurtarmanın gelecekte daha fazla potansiyel mutluluğa sebebiyet vereceğinden tersini tercih etmeyi destekleyeceklerdir.
Daniel Dennett kararlarımızı yönlendirmek için faydacılığın kullanmasının sınırlarını belirlemek için Three Mile adasını örnek olarak kullanır. Bu nükleer santraldaki kaza iyi mi yoksa kötü bir şey miydi? Bu kaza bir çok kişi tarafından nükleer enerji politikasına yaptığı etkiler yüzünden yararlı olarak görülmekteydi. (neticede Çernobil kadar kötü bir kaza değildi). Dennett faydacılık açısından tüm kanıtları tartıp bir karara varmak için hâlâ daha erken (aradan geçen 20 yıla rağmen) olduğunu söylemektedir.
Burada söz edilen sıkıntılardan kurtulmak için faydacılığın değişik çeşitleri ortaya atılmıştır. Faydacılığın geleneksel şekli en fazla fayda getiren hareket en iyi harekettir diyen hareket faydacılığıdır. Buna alternatif ise en iyi hareket en fazla faydayı sağlayacak kuralın emrettiği harekettir diyen kural faydacılığıdır.
Örneğin bir kişi yalan söylerse en fazla faydayı elde edeceği bir durumda olsun. Hareket faydacılığına göre en doğru hareket yalan söylemektir. Ama genel kural olarak doğruyu söylemek o kişiye daha fazla fayda sağlayacağını kabul edersek kural faydacılığı açısından doğruyu söylemek gerekmektedir.

Oluşturmacılık

Eğitimde oluşturmacılık çocuğun konu hakkındaki kendi anlayışını oluşturmasına izin verilecek şekilde eğitilmesini söyleyen bir eğitim metodur. Öğretmenin amacı meteryali örtmek değil çocuğun konuyla ilgili gerçekleri ortaya çıkarmasına yardımcı olmaktır.
Sanat ve mimaride oluşturmacılık endüstriden etkilenen tasarımlar ve endüstride kullanılan malzemeleri kullanan hiçbir sosyal fonksiyonu olmayan saf sanattan yana olan Rusya’da 1914 ve sonrasına ait bir sanatsal akımdı. Vladimir Tatlin ve daha sonra Antoine Pevsner ve Naum Gabo gibi oluşturmacılar tarafında kuruldu. Kasimir Malevich de oluşturmacı sayılabilecek parçalar yapsa da daha çok daha önceki süprematism çalışmaları ile tanınır. Hareket El Lissitzky’nin başını çektiği yeni grafik tasarım tekniklerinin gelişimini etkilemiştir.
Politika biliminde ve uluslar arası ilişkiler teorisinde oluşturmacılık uluslararası ilişkilerde standart gerçekci ve liberal görüşleri rededer ve devletlerin çıkarlarının uluslararası anarşinin etkilerinden değil özdeşlik ve uluslararası normlardan çıktığını ortaya koyar. Oluşturmacı teori aynı zamanda dil ve belagatın gerçeği nasıl oluşturduğu ile de ilgilenir. Alexander Wednt oluşturmacılık üzerine bir kaç makale yazmıştır.
Matematik ve mantıkta oluşturmacılık: Sezgici Matematik, Oluşturmacı Mantık, Oluşturmacı Matematik
“Türkçe kaynaklara baktığımızda constructivism kavramıyla ilgili bir uzlaşmanın henüz gerçekleşmemiş olduğunu görmekteyiz. Kimi araştırmacılar constructivism kavramına karşılık oluşturmacılık (Kara ve Özgün-Koca, 2004; Baki ve Bell, 1997; Gürol ve Tezci, 2001; Asan ve Güneş, 2000; Kılıç, 2001; Yıldırım ve Akar, 2004; Kabapınar, 2004; Gürol ve Atıcı, 2001; Semerci, 2003; Yanpar-Şahin, 2003) terimini kullanırken kimileri de yapılandırmacılık (Köseoğlu, Budak ve Kavak, 2002; Yurdakul ve Demirel, 2004; Şaşan, 2002) ve hatta yapısalcılık (Aşkar Aktamış,Ergin ve Akpınar, 2003), yapıcılık (Alkan ve a., 1995; Deryakulu, 2001), inşacılık (Muğaloğlu-Aktürk, 2001), kurgulamacılık (çevrimiçi http://www.elma.net.tr) ve hatta birden fazla terimi bir arada yapısalcı(oluşturmacılık) (Koçoğlu ve Köymen, 2002; Turan, 2001) önermektedir.
Buradan çıkışla constructivism kavramı üzerinde anlayış birliğine varmak için tek bir Türkçe karşılık kullanmak gereği ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada “constructivism” kavramının karşılığı olarak “oluşturmacılık” benimsenmiştir. Constructivism, öğrenme ve eğitim bağlamlarında, terim olarak bilginin oluşturulmasına işaret eder. Bilgi kavramına bakışımız constructivism kavramına olan bakışımızı da sağaltacaktır. Şöyle ki; constructivist anlayışta bilgi bilenden bağımsız bir şekilde doğada var değildir. Bilgi özneden bağımsız değildir (von Glasersfeld, 1996), özne bilgiyi kendi için öteki öznelerle etkileşimi sırasında oluşturur, oluşturduğu bilgiden kendi de çevresi de etkilenir (Piaget, 1973; Vygotsky, 1978; Moll, 1992). Bu açıdan bakınca oluşturma kavramının Türkçe’deki karşılığı ve içerdiği kavramlar şöyle sıralanabilir. Öncelikle oluşturma(k)dönüşlü bir fiildir. Bu fillin gerçekleşmesi sırasında bu fiili gerçekleştiren de etkilenir. Bilgi oluşturma sırasında bilgiyi oluşturan özne en çok etkilenir. Bilgi oluşturma zihinsel süreçlerin gerçekleşmesi sürecinden geçilerek başarılır, böylece bilgi oluşturma bireysel ve içsel bir kavramdır (Smith, 1993). Dahası, oluşturma aynı zamanda işteş bir fiildir. Zira bilgi oluşturma eylemi çevreden ve öteki öznelerin varlığından bağımsız değildir. Bilgi oluşturma diğer öznelerle etkileşim sürecinde, birlikte, gerçekleştirilir. Dolayısıyla oluşturma kavramı içerisinde birliktelik, toplumsallık da vardır. Moll’a (a.g.e., s. 1-6.) göre Vygostky eğitimin toplumsal ve kültürel bir etkinlik olduğunu ve bilimsel olarak incelenecek kavramları da ayrıştırmak yerine bütün olarak görülmesi gerektiğini söylüyordu. Sözcüklerin anlamlarının da düşünme ve konuşmanın birliği olarak tasavvur ediyordu. İşteş-Dönüşlü bir fiil olan oluşturma(k) kavramı da bu bütünlüğü sağlamaktadır. Göndergeleri arasında eylem, eylemi etkileyen ve etkilenen de vardır. ” (http://www.ingilish.com/olusturmacilik.htm), (http://www.ingilish.com/olustumacilik-kurami.htm)
Üstelik structuralism kavramı için yapısalcılık yoğunlukla kullanılmaktadır, constructivism ise structuralism’le farklı açılardan dünyaya anlam vermeye çalışır. Bu bağlamda, constructivism yapısalcılık olarak değil de “oluşturmacılık” olarak adlandırılabilir düşüncesindeyim. Bu konudaki Kaynakça için (http://www.ingilish.com/olusturmacilik-referans.htm) adresinden ulaşabilirsiniz.

Pozitivizm

Pozitivizm iki felsefi düşünceye verilen addır. Her iki düşüncenin de teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bilim anlayışı vardır.
daha eski olan pozitivism Auguste Comte’un 19. yy. da ortaya attığı düşüncedir.
daha yeni olan mantıksal pozitivizm 1920′de Viyana Çevresi tarafından kurulmuştur.
Yapısal antrolopolojist Edmund Leach 1966 Henry Myers deslerinde pozitivizmi şu şekilde tanımlamıştır.
Pozitivizm ciddi bilimsel sorgunun, bir dış kaynaktan gelen nihai sebepleri aramayan ama direkt gözleme açık olan gerçekler arasındaki ilişkilerle sınırlı olmasını söyleyen görüştür.

Pozitivizm aynı zamanda hukuki pozitivizm adı verilen hukuk görüşünün de ismidir. Doğa yasalarına ters olarak hukuki sistemlerin evrimsel yollarla bağımsız olarak tanımlanabileceğini öne sürer. Hukuki pozitivizm bazen kanunlar içeriği ne olursa olsun uyulmalıdır şeklinde de anlaşılır. Carlos Nino bu iki tipi ilkine ‘metodolojik’ ikincisine ise ‘ideolojik’ ismini vererek ayırmış ve sadece ilkinin felsefi olarak savunulabilir olduğunu öne sürmüştür.

Siyaset Felsefesi

Devlet Felsefesi

Postmodernizm

Postmodernizm tartışmaları teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarının koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar vb. alanlarda yeni postmodern kültür biçimlerinin işaretleri olarak başladı. Bu tartışmalar zamanla diğer bir çok alanlara da yansımıştır. Bu alanlarda birisi de eğitimdir.
Postmodernizm bilgi, doğru ve insanla buna benzer ilgilerin ortaya koyduğu iddialar eğitimi de yakından ilgilendirmektedir. Ancak eğitimle ilgili tartışmaları daha kapsamlı bir biçimde ele alabilmek için öncelikle postmodernizmin ne olduğunu ya da ne olmadığını ortaya koymak gerekmektedir. ‘Postmodernizm tam olarak nedir?’ sorusuna birden fazla yanıt vermek mümkün görünmektedir. Postmodernizm kimilerine göre, bir dönemin adıdır. Aynı zamanda bir felsefenin, yeni bir düşüncenin, üslubun yeni bir usçuluğun (modern usçuluğu aşan farklı bir usçuluğun) yeni bir söylemin adıdır. Bazı yazarlara göre 1943 yılı modernitenin bittiği sayılan tarihtir. Bu dönemde modernitenin ülküleri ihlal edilmiştir; bilim, teknik, sanat, siyasal özgürlükler adına yapılan her şeyin ortak amacı insanın özgürleşmesidir.
Kendini karşı-modernlik olarak savunan sunan postmodernizm söylemini şöyle açıklayabiliriz:
Genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerinin reddedilmesi
Dil oyunlarında bilgi kaynaklarında,bilim adamı topluluklarında çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesi
Farklılığın ve çeşitliliğin,vurgulanıp,benimsenmesi gerçeklik;hakikat,doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel dönüşümün yaşama geçirilmesi
Mutlak değerler anlayışı yerine yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya gelmekten çekinmemek;korkmamak;güvensizlik duymamak.
Gerçeği olabildiğince yorumlamak, belli bir zaman ve mekanın sözcüklerini kullanmak yerine gerçekliği kendi bütünlüğü özerkliği içinde anlamaya çalışmak
İnsanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak, tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak
Bu söylemde artık önemli olan daha doğru bilginin araştırılması değil yeni doğrularının oluşturulmasıdır. Genel ahlaksal anlayışlar ve ilkeler artık geçerliliğini yitirmiştir; ahlaksal normların kaynağı yaşanan koşullar, çağın gerekliliğidir.

Postmodernizm Kelimesi
Postmodernizmdeki post-eki sonra anlamına gelmekle birlikte modernizmden devam eden, ondan kaynaklanan ve ondan ayrılan anlamına gelmektedir.
Arnold Toynbee “Bir Tarih İncelemesi” (1939) adlı eserinde modern dönemin 1.Dünya Savaşı’yla sona erdiğini, bundan sonraki dönemin postmodern dönem olduğunu ileri sürerek ilk kez postmodern terimini kullanmıştır. Yine 1934 yılında Amerika’da yayınlanan bir şiir antolojisinde postmodern sözcüğü yer almıştır. 1950′lerde modernizmdeki hemen tüm olgulara bir tepki olarak ortaya çıkıp mimarlık, sanat, politika, eğitim, toplum gibi çok farklı alanda kendinden iyice söz ettirmeye başlayan postmodernizm 1980′lerin başlarında yaygın olarak kullanılan bir kavram olmuştur.
Postmodernizmin Tarihçesi ve Moderniteyi Eleştirisi
Savaşın yarattığı yıkım, batı dünyasını ahlaki ve etik değerlerini alt üst etmiştir. O zamana kadar entelektüel çevrelerde geniş kabul gören dünya görüşü ve anlayış (bu zamanlar ona “modern düşünce” deniyordu) geçerliliğini kaybetmeye başladı. Daha iyi ve daha güzel bir dünyaya kurulan özlem ve hayaller artık sona ermişti. İşte postmodernizm terimi bir önceki dönemden kopuş anlamında modernizm sonrasını, ötesini belirtmektedir.
İkinci dünya savaşı ertesinde sanat, edebiyat ve bilimsel etik alanındaki inançların ve iyimserliğin kaybolmasını ifade eden bir düşünce biçimini olarak da tanımlanabilir. Modernizmin kaybolmuş düşlerinin yerine; postmodernizm yeni bir ütopya koymak amacında değildi. Postmodernizm yeni bir lisan, yeni kavramlar getirerek modernist vizyonun gözden kaçırdığı açıları ve ufukları fark etmemizi amaçlamaktaydı. Bu yeni dil dinamik bir oyuna benzetilebilir, anlamlar sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Postmodernizmi anlamak demek aslında bu yeni dili okuyabilmek ve anlayabilmek demektir.
Postmodernizm öncelikle dünyaya olagelen değişimlere yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Postmodernizm kuralsızlığın kural, ilkesizliğin ilke olduğu bir görüş açısı veya yaşam tarzını ifade eder.
Postmodern düşünürlerin yazılarınca daha çok iki önemli epistemolojik duruşu göz önünde bulundurduklarını görürüz. Bunlar çoğunlukla dilin felsefesinde ve anlam teorisinde takınılan pragmatik tavırlardır. Postmodernizm, bilime ve bilgiye yaklaşımların radikal bir eleştiriyi ya da başka deyişle epistemolojinin sorgulanması olmuştur. Postmodern eleştiri ve sorgulamaların düğüm noktasını asıl bu olgu oluşturmaktadır.
Modernistler topluma ait bilgiyi ve dili insanların bir araya toplanması olarak düşünürken postmodern düşüncede dilin ve topluluğun rolü arasında vazgeçilmez bir ilişki öne sürülür.
Toplumun yapısal elementlerle düzenlendiğine inananlar postmodernistlerin bir düzen ihtiyacı içerisinde olmamalarından yakınırlar. Her ne kadar postmodernistler düzeni tümüyle reddetmeseler de düzenin soyut ifadelendirilmeleri postmodernizmin içerisinde ciddi bir biçimde sorgulanır. Toplum onlara göre dil oyunlarının esnek ağlarıyla örülüdür. Sonuçta postmodernist düşüncede insanlar farklı idealleri taşıdıkça uzlaşma (konsensus) temeline oturtulmaya çalışılmaz.
Postmodernistlere göre gerçeklik yorumdan ayrılan bir şey değildir. Varolan bilginin tümü ancak insanlığın varlığı aracılığıyla anlaşılır. Düşünce ve gerçek birbirine karışmıştır; düşünceyi kısıtlayan, onu tıkayan ayrıca otonom bir gerçeklik yoktur.

Varoluşçuluk

Varoluşçuluk (egzistansiyalizm) bireyin deneyimini, ve bu deneyimin tekilliğini ve biricikliğini insan doğasının anlamanın temeli olarak gören bir felsefe akımıdır. Varoluşçuluk, insanın varoluşuyla doğal nesnelere özgü varlık türü arasındaki karşıtlığı büyük bir güçle vurgulayan, iradesi ve bilinci olan insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren bir düşünce okuludur. Bu akım insan özgürlüğüne inanır ve insanların davranışlarından sorumlu olduğunu öne sürer.

Genel
Varoluşçuluk yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıktı. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Felsefi bakımdan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche ve Kierkegaard gibi düşünürler tarafından atılmıştır.
Varoluşçuluğu belirleyen temel özellik ve tavırlar şöyle sıralanabilir:
1) Varoluşçuluk, herşeyden önce varoluşun hep tikel ve bireysel, yani benim ya da senin veya onun varoluşu olduğunu öne sürer. Bundan dolayı, o insanı mutlak ya da sonsuz bir tözün tezahürü olarak gören her tür öğretiye, gerçekliğin Tin, Akıl, Geist, Bilinç, İde ya da Ruh olarak varolduğunu öne süren idealizme karşı çıkar.
2) Akım, varoluşun öncelikle bir varlık problemi, varoluşun kendi varlık tarzıyla ilgili bir problem olduğunu dile getirir ve varlığın anlamına ilişkin bir araştırmaya karşılık gelir. Bu çerçeve içinde, her tür bilimci, nesnel ve analitik yaklaşıma şiddetle karşı çıkan varoluşçuluk, özellikle varoluşun zamansal yapısına ilişkin analiz yoluyla, Varlığın genel anlamıyla ilgili bir öğreti, belli bir ontoloji üzerinde yoğunlaşır.
3) Varoluşçuluğa göre, varlığa ilişkin araştırma, varolanın aralarından bir seçim yapmak durumunda olduğu çeşitli imkanlarla karşı karşıya gelmeyi gerektirir. Başka bir deyişle, varoluşçu felsefe, geleneksel felsefenin öne sürdüğü gibi, özün varoluştan önce değil de, varoluşun özden önce geldiğini öne sürer; insanın önce varolduğunu daha sonra kendisini tanımlayıp, özünü yarattığını 8dile getirir. Başka bir deyişle, varoluşçuluk, insanın dünyaya fırlatılmış bulunduğunu, dolayısıyla onun kendisini nasıl oluşturursa, öyle olacağını; insanın özünü kendisinin belirleyeceğini; bireysel insan varlığının sabit ya da değişmez, özsel bir doğası bulunmadığını öne sürer. Bu bağlamda her tür determinizm ya da zorunlulukçuluğa büyük bir güçle karşı çıkan varoluşçuluk, bireylerin mutlak bir irade özgürlüğüne sahip bulunduğunu, insanın özgürlüğe mahkum olduğunu ve olduğundan tümüyle farklı biri olabileceğini dile getirir.
4) İnsana özünü oluşturma şansı veren bu imkanlar, onun şeylerle ve başka insanlarla olan ilişkileri tarafından yaratıldığı için, varoluş her zaman dünyadaki bir varlık olmak veya seçimi sınırlayan ya da koşullayan somut ve tarihsel olarak belirlenmiş bir durumda ortaya çıkmak durumundadır. Bu ise, varoluşçuluğun tekbenciliğe ve epistemolojik idealizmle taban tabana zıt bir felsefe akımı olduğu anlamına gelir.
5) Varoluşçuluk, nesneden yola çıkan, varlıkla ilgili nesnel doğrulara ulaşmaya çalışan görüşlere karşı, özneden hareket ve öznel hakikatlerin önemini vurgular. Felsefenin, varlık ve tümeller gibi konularla uğraşıp, nesnelliği araması yerine, korkuyu, yabancılaşmayı, hiçlik duygusunu, insanlık halini ele alıp, öznelliğe yönelmesi gerektiğini; hakikatin tümüyle öznel olup, hiçbir soyutlamanın bireysel varoluşun gerçekliğini kavrayamayacağını ve ifade edemeyeceğini söyler.
6) Varoluşçuluk, özellikle de hümanist ya da ateist boyutu içinde, evrenin akılla anlaşılabilir olan bir gelişme doğrultusu olmayıp, özü itibariyle saçma ve anlamsız olduğunu, evrenin rasyonel bir tarafı bulunmadığını, evrene anlamın insan tarafından verildiğini öne sürer.
7) Böyle bir evrende, insanın hazır bulduğu ahlak kuralları olmadığından; varoluşçuluk, ahlaki ilkelerin, kendi eylemleri dışında, başka insanların eylemlerinden de sorumlu olan insan tarafından yaratıldığını savunur.
Edebiyatta Varoluşçuluk
Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Kierkegaard’ı izleyen Franz Kafka, Das Schloss (Şato), Der Prozess, (Dava) adlı eserlerinde insanın varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimledi.
Çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre’ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir’in yapıtlarında, Albert Camus’nün roman ve oyunlarında, özellikle de L’Homme Revolte (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi.

Tanınmış Varoluşçular

Yazarlar
Georges Bataille
Samuel Beckett
Simone de Beauvoir
Michel Butor
Albert Camus
Louis-Ferdinand Celine
Marguerite Duras
Ralph Ellison
Fyodor Dostoevsky
Jean Genet
Andre Gide
Hermann Hesse
Henrik Ibsen
Eugène Ionesco
Franz Kafka
Jack Kerouac
Jerzy Kosinski
Chuck Palahniuk
Alain Robbe-Grillet
Catherine Robbe-Grillet
Natalie Sarraute
Claude Simon
Jean-Paul Sartre
Marquis de Sade
Miguel de Unamuno
Richard Wright
Robert Clark Young

Felsefeciler
Simone de Beauvoir
Nikolai Berdyaev
Henri Bergson
Martin Heidegger
Karl Jaspers
Hans Jonas
Søren Kierkegaard
Walter Kaufmann
Emmanuel Levinas
Gabriel Marcel
Maurice Merleau-Ponty
Friedrich Nietzsche
Blaise Pascal
Jean-Paul Sartre
Lev Shestov
Max Stirner
Peter Wessel Zapffe
Tom Stoppard
Albert Camus

Psikologlar
Ludwig Binswanger
Medard Boss
Viktor Frankl
R. D. Laing
Rollo May
Fritz Perls
Irvin Yalom

Dinbilimciler
Rudolf Bultmann
John Macquarrie
Paul Tillich

_________________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü

23
Oct
06

Pozitivizm

kuzularinsessizligi:
Pozitivizm konusunu tartışmak istiyorum.
Bununla ilgili çok farklı yorumlar var. Bazıları pozitivizmin geçerliliğini yitirdiğini bazıları ise pozitivizmin elde olan en güvenilir yöntem olduğunu iddia ediyor.Popper gibi eleiştirel akılcılığın temelini atmış düşünürler de pozitivizmi içerden sarsıyorlar. İdeolojik olarak bazı saldırılar oldu.Sizce pozitivizm hala geçerliliğini koruyor mu? Hayırsa, alternatifi nedir ve ne olacaktır?

tuberkulosa:
Sayın kuzularinsessizligi;
Alternatif lütfen…
yoksa,
ne olacağı önceden bilinebilir mi?
-ne olacaktır’ın- kendisi bile çok pozitivist geldi…
Tasarımsal olanın zihni olduğu bilindiğine ve zihni olanı deneyin öncelediği mi yoksa sonladığımı şimdilik bilinmediğine göre;
-olacaktır-’a ilişkin sezileriniz olmalı,
eee! tabii, tek sezgilemediğinizi de biliyorum..
sizin soru bir alternatif olabilir mi?
Saygılar..sbisi:
MANTIKÇI POZİTİVZM YAŞIYOR MU?
Mantıkçı pozitivist bilim felsefesi adını alan akım, bugün de yaşıyor mu, yoksa ölüp gitmiş midir? Denilebilir ki, eskiden olduğu gibi propagandası yapılan mantıkçı pozitivist bir düşünce okulu artık yoktur. Ancak mantıkçı-pozitivist sayılması gereken bilim felsefesi çokça olarak üretmeye devam ediyor. Tümevarımsal mantık, tümdengelimsel açıklama modeline özgü sorunlar vs kuramların belitselleştirilmesi, sürekli olarak mantıkçı-pozitivist yapıtların ortaya çıktığı alanlardır. Pozitivist felsefenin temel taşlarından biri odan bireşimsel ve çözümlemesel önermeler ayrımı, Willard Van Orman Quine (1908-) tarafından eleştirilmiş; bu eleştiri, tam anlamıyla bilim felsefesi alanına girdiği söylenemeyecek geniş bir tartışmaya yol açmıştır. Quine, başka bir bakımdan da ilginçtir.Bütün kavramların gözlemlenebilir verilere dayandırılması koşulunun aranması konusunda, Hume’dan mantıkçı pozitivistlere, onlardan Quine’e kadar uzanan bir gelişme çizgisi vardır. Hume’a göre soyutlanan her kavramın deneyle ilişkisi kurulabilir. Mantıkçı pozitivistlerin çıkış noktası ise, her önermenin deneye dayandırılabilir olmasıdır. Kavramlardan önermelere uzanan bu gelişme, Quine’le birlikte önermelerden kuramlara geçer. Quine’e göre, bilimin tümü, diğer bir deyişle tüm dil, deneye dayandırılmalıdır; kuramsal terimlerle gözlem terimleri, çözümlemesel önermelerle bireşimsel önermeler arasında kesin bir ayrım yapılamaz (From a Logical Point o f View adlı eserinin «Two Dogmas of Empiricismıı bölümüne bakınız) . Bir yanda tüm olarak dil, öte yanda duyumsal deneyler vardır; bunlar arasında birçok şekilde ilişki kurulabilir, ama . hiç değilse bir şekilde kurulmâlıdır. Dikkat edileceği üzere, mantıkçı pozitivistler gibi Quine de, duyumsal deneyleri verilmiş olarak koyutlamaktadır -postulatlaştırmaktadır-. Eğer Hume ilk gerçek pozitivist ise, Quine de son büyük pozitivisttir denebilir.
Alıntı: İnovar Johansson – Çev: Şahin Alpay Yazko Felsefe Yazıları 4. Kitap

kuzularinsessizligi: Pozitivizm bilimsel gözlemlerin değer yargısından bağımsız olduğunu ve ancak bu tür gözlemlerle bilim yapılacağını savunur; oysa tüm gözlemler değer yargısı içerirler ve sınanmamış önkabullere dayanmaz mı?   Pozitivizm her kuramın bir öncekini tamamen kapsamasına veya onu tamamen reddetmesine dayanan bir ‘bilimsel ilerleme’ nosyonuna sahiptir, ne var ki kuramlar arasında bu tür bir ilişki olmadığı gibi, genellikle mukayese imkânı bile yoktur. Öyle değil mi?

Pozitivizme göre sosyal olgular da fiziki dünyanın bilimsel kurallarına tabidir. Ancak sosyal olgular farklı bir nesnellik tanımına muhtaç olmakla fiziksel dünyadan ayrılırlar, sosyal olgularda gözlemi yapan kişinin zihinsel dünyası yapılan gözlemin doğrudan parçası haline gelmez mi?

Nihayet pozitivizm, tarihi doğrusal bir ‘ilerleme’ çizgisi olarak tasavvur eder. Örneğin, insanlık akıldışının egemen olduğu dönemlerden sonra akıl çağına girmiştir; ve bu çağda akıldışını savunmak gericiliktir vs. Oysa her çağın kendi akıl ve akıldışısı vardır ve üstelik bunlar muhtemelen birden fazla yönde gelişme gösterirler. Tarih ise olası seçenekler arasından yapılan tercihlerle yol alır ve bu tercihlerin bizi ‘ilerlettiği’ ancak metafizik bir varsayım olmaz mı?

_________________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü

_________________________________

_________________________________

23
Oct
06

İntihar ve Sanat

sbisi:
”Korkunçtur, kendi yasanın yargıcı ve öc alıcısıyla yalnız kalmak. Yıldız işte böyle fırlatılır ıssız uzaya, yalnızlığın buzlu soluğuna… Ama bir gün yalnızlık yoracak seni, bir gün eğilecek gururun ve yürekliliğin yılacak. Bir gün haykıracaksın:

”Yalnızım ben!…”
Kendi yüceliğin bir hayalet gibi korkutacak seni.”

NİETZSCHE

Hayatın geride kalanlar, yolcu uğurlayanlar tarafında iseniz, gerek korkularınız, gerek beceriksizlikleriniz, gerek cesaretiniz , gerekse seçimlerinizden dolayı yaşama sarılanlardansanız, kendilerini ölümün kucağına bırakanlar adına yorum yapmanız ve ya konuşmanız olanaksızdır.Çünkü söylenen her söz, söyleyenin öznel durumuna ilişkin, onu yansıtan ses yığınlarıdır.

Yazılı sanatlarda, intihar ile ilgili tüm yazılanlar geride kalanlara yazılı/yazısız bir mesaj vermeye çalışırlar.

Kleopatra’dan Slyvia Plath’a, Mayakovski’den Marilyn Monroe’ya kadar yaşamına intiharla son verenlerin bu akibeti neden tercih ettiğini kimse bilemez.

Shakespeare için, Julyet’in öldüğünü sanan Romeo’ya layık başka bir son düşünülemezdi bile… Fransız ozanı Gerard de Nerval’in melankolik karakteri de sanki başka bir sona ulaşamazdı. 20. yüzyılda da kimi yazarlar aynı yolu seçti: Rus şairi Mayakovski, Fransız sanatçıları Antonin Artaud, Paul Celan veya Henry de Montherlant, İngiliz kadın yazarları Virginia Woolf ve Sylvia Plath, İtalyan yazarı Cesare Pavese… Amerikalı Ernest Hemingway’le Japon Yukio Mishima da aynı sonu seçtiler. Hem de en sert ve ‘erkekçe’ ölümlerle: Hemingway kendini av tüfeğiyle vururken, Mishima da tipik Japon geleneğince hara-kiri yapmayı seçti. Sonu intihar değilse de acı bir trafik kazasıyla ve de çok erken yaşta gelen Fransız yazarı Albert Camus zaten “Felsefenin eğilmesi gereken tek önemli konu intihardır” dememiş miydi?

Shakespeare’in eserlerindeki elliden fazla karakter, (Dostoyevski’de onyedi) intihar ederek ölmüştür. Shakespeare’in yaşadığı dönem İngiltere’sinde ”intihar” sözcüğünü karşılayabilecek bir sözcük yoktu. Ortaçağ Avrupa’sında intihar ve cinayet aynı sözcükle ifade ediliyordu. ”Suicide” (intihar) sözcüğü ilk kez isim olarak 1643′te kayıtlara geçmiş, fiil olarak ise 19.yüzyıl ortalarında kullanılmaya başlanmıştı. Türkçe’de, ne İslamiyet öncesi ne de İslamiyet sonrası kaynaklarda intihar anlamına gelebilecek bir kelimeye rastlanmamaktadır. (Vankulu Lugatı-1170/ Burhan-ı Kadı-1278) Tanzimat döneminde Batı dillerinden yapılan çevirileri karşılayabilmek için, Arapça’da ”kendi kendini öldürme”anlamına gelen ‘intihar’ kelimesi kullanılmıştır.

İntihar etmek ölüm denen korkunç ve bilinmeyen boşluğa gönül rızasıyla isteyerek dalmak hayat denilen Tanrı’nın o muhteşem armağanını görülmemiş bir hovardalıkla, bir anlık bir karar ya da iyice düşünülmüş bilinçli bir eylem sonucu savuruvermek…

İlahi kaynaklı dinlerin hemen hepsinde intihar, Tanrı’ya öncelik vermemekle eş anlamlıdır. Dinsel kuralları sekteye uğratan, sosyal hayatın işlerliğine çomak sokan bu eylem, hem beden ve hem de ruhsal anlamda cezaya çarptırılır. Bazı ilkel inanç sistemlerinde ise intihar tam tersine yorumlanır. Markis adasında yaşayan Eskimolar, Tanrı katındaki mutluluğa ulaşmanın tek yolunun intihar etmek olduğuna inanıp genç yaşta intihar ederlermiş. Filipinler’de, deniz üzerinde yaşayan Badjaola’lar ise yaşamayı uğursuzluk saymaktalar. Günlük yaşamda karşılaştıkları intihar olayları, onlar için oldukça sıradandır. Vikingler, intihar sonucu ölenlerin ailelerine saygı gösterip onların geçimlerini üslenirlermiş.

Şimdiye dek düşünmediyseniz
Bakmayın içinde ne var,
Küçük bir kitaptır yaşamak
Elinizde tutmaya yarar.
C. Süreya

20. yüzyılın en popüler alanlarındaki kimi intiharlar da gerçekten şaşırtıcı oldu. Genelde hep mutlu ve neşeli oldukları sanılan sinema ya da pop-müzik starlarının intiharları akıl alır şey miydi? O fırtınalı hayat içinde üst üste gelen kimi düş kırıklıkları, kimi bunalımlar, tatminsizlikler, zaten sanatçı olmak için adeta gerekli olan o hassas ve usturanın ağzı üzerindeki ruhları, kimi zaman erken bir ölüme sürükledi. Örneğin 1930′ların ünlü aktrisi Lupe Velez bir aşk macerasının hüznüyle kendisini öldürdüğünde, sadece 36 yaşındaydı. Egzotik filmlerin kraliçesi güzeller güzeli Maria Montez banyosuna girdi ve bir daha çıkamadı. Yıl 1951′di ve o 32 yaşındaydı. Sinema tarihinin belki en görkemli intiharı, Marilyn Monroe’nunkidir. Aslında tam aydınlanmamış ve hala tartışılan bir ölümdür bu… Ama Marilyn’in, Hollywood’un yarattığı ve yine onun yok ettiği bu süper-starın, çok karmaşık nedenlerle, hayatının o döneminde gerçekten ölümü düşündüğü ve istediği artık biliniyor.Yarı bilinçle de olsa alınan o ilaçlar, ölüme çıkarılmış bir davetiyeydi. O zayıf anında ölüm ona belki beyaz kanatlı bir meleğin temsil ettiği tek kurtuluş olarak görünmüştü. Öyle olmalı. O da 1962 yılında öldü: 36 yaşında…

Sanatçılar neden intihar ediyorlar? Dilin, fırçanın, notanın sınırlarının, dünyanın sınırları olduğunun farkına vardıkları için mi? Yoksa hayatın tüm yaşanılabilir alanlarını tükettikleri için mi? Cevap ne olursa olsun, hepimiz sanatçıların intiharında derin anlamlar olduğunu düşünürüz, bütün öteki intiharlardan ayrı tutarız onların intiharlarını. Can havliyle yazdıkları son sözlerine kulak kesilir, yazdıklarını kutsarız neredeyse. Çünkü bıraktıkları notlar, giderayak omuzları üstünden geride bıraktıkları hayata hala göz kırptıklarının izlerini taşımaktadır. Her tercih, bir kaybedişi de beraberinde getirir. Neyi kaybettikleri bizde, neyi kazandıkları ise yalnızca kendilerinde saklı kaldı.

Belki en trajik intiharlardan biri Pier Angeli’ninkiydi. 1950 yılıyla birlikte birden hayatımıza giren bu son derece temiz ve saf yüzlü güzel İtalyan kızı, kısa zamanda Hollywood’a gitmiş ve orada “Teresa”, “Üç Aşkın Hikayesi”, “Sombrero”, “Yukarda Biri” gibi filmlerle ün yapmıştı. Sanatçı, sinema başkentinde gencecik bir adamla, James Dean’le tanıştı ve birbirlerine aşık oldular. Ama ‘mamma’ Angeli, bu serseri kılıklı genci onaylamadı ve sevgili kızını yine kendi ırkından gelen, İtalyan kökenli, halim-selim bir şarkıcı-oyuncuyla, Vic Damone’yle evlendirdi. James Dean kısa zaman sonra aşırı hızdan ölüp gitti ve bir efsane oldu. Angeli ise mesleğini gitgide kötüleşen filmlerle sürdürdü. Belki de annesi yüzünden kaçırdığı mutluluğun hayali hiç peşini bırakmamıştı. Sanırım asla mutlu olamadı ve 1971 yılında intihar etti. 39 yaşındaydı. Başkaları da var tabii…

Yaklaşık on beş yıl boyunca günlüğünde kendi intiharının izini süren Pavese, gösteriş düşkünü müntehirleri dışarda bırakarak, canlı olmanın nasıl bir güç barındırdığına göndermede bulunmuştu..İnsanı yarına, hayatın ona verebileceği şeylere, olağanüstü geleceğe bağlayan iplik -son kertede- herhangi bir inançtan ve tutarlılıktan daha güçlü bir bağdır.Fransız edebiyatının erken Sembolist şairi Gerard De Nerval, soğuk bir kış gecesi Paris’te bir sokak fenerine kendini kravatıyla astığında, ruhunu saran bir tedirginlik ve yazıklanma içindeydi: “Yazık! Her şey ölecek demek ben ölürsem!”. Mayakovski, Rus ruletine şans vermeyecek bir kararlılıkla tetiği çektiğinde bile, gözü alnına dayadığı namlunun ardında kalmıştı. Çünkü bıraktığı mektupta bitmemiş şiirlerinin kime verileceğini salık veriyor, sevgilisine ”Lili beni sev” diye sesleniyordu. Bir zamanlar teorisyenliğini yaptığı Gerçeküstücülüğü de aşan Artaud, intiharın gerçekliğinden şüpheye düştüğü anda, yaşayanlara öykünerek hayıflanır: ”Elbet yaşayacaktım, ama vücudum bana ihanet etti”. Nirvana’nın assolisti Kurt Cobain, çenesine dayadığı av tüfeğinin soğukluğuna aldırmadan, kendisinin kaybettiğini söylediği yaşama sevincine, eşinin sıkı sıkı sarılmasını tembihler:”Lütfen devam et Courtney”

Eşi romancı Romain Gary’nin intiharından kısa süre sonra Amerikan kökenli Fransız yıldızı Jean Seberg de arabasının içinde hayatına son verdi. 40 yaşındaydı. Deneyimli İngiliz oyuncusu, “Perde Açılıyor”la Oscar kazanmış George Sanders 1972 yılında intihar etti. 1980′lerde Romy Schneider, Natalie Wood gibi kimi ünlü yıldızın ölümleri esrar perdesine bürünmüştü ve kimileri intihar olasılığını dile getirdiler. Fransa’nın parlak oyuncusu, bir dönemde Gerard Depardieu’ye rakip gösterilen Patrick Dewaere ise 1982′de intihar ettiğinde 36 yaşındaydı. Bu 36. yaşa aman dikkat!.. Fransız chanson’unun parlak ismi Mike Brant, kendisini bir binanın 6. katından atarak ölümü seçtiğinde 32 yaşındaydı. Ünlü şarkıcı Dalida ise daha 31 yaşında deneyip başaramadığı intiharı 1990′larda gerçekleştirdi. 50 yaşında bile yoktu. Sylvia Plath intihar ettiğinde 30′unu yeni aşmıştı. Daha fazla beklemeye tahammülü olmamıştı, genç Amerikan şairinin…

Toplumsal intiharları açıklarken Psikolojik kuramlar, duygusal ve kişilik unsurlarının, Sosyolojik kuramlar ise toplumun birey üzerindeki baskılarının etkin olduğunu ileri sürmüşlerdir. Sosyal intihar olayları her ne kadar mevsimsel dönüşüm zamanlarında büyük bir artış gösterse de, bütün bunların sanatçılar için belirleyici bir yanı yoktur. Sanatçılar daha farklı bir algı ortalamasına sahip olduklarından, insanlığın ortak kaderini etkileyecek olumsuzlukların tam da kırılma noktalarına şahitlik ederler. Bu şahitlik sanatçıları püskürtülmesi zor bir algı bombardımanına maruz bırakır. Bir sanatçı duyarlılığının nerede, nasıl ve ne zaman ortaya çıktığına en güzel örnek Zweig’ın 16 Eylül 1939 tarihli günlüğüdür: ”ne olursa olsun mahvolduk, hayatlarımız onlarca yıl düzelmeyecek Fransa’nın teslim olması yakın…bitti. Avrupa’nın işi bitti, dünyamız çökertildi. İşte şimdi tam anlamıyla vatansızız.” Ve çok geçmeden 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Özellikle iki dünya savaşına da tanıklık eden Avrupalı sanatçıların neredeyse organize sayılabilecek intiharları, düşlenilen daha güzel bir yaşama ulaşamama kırılganlığının izlerini taşıyordu. Avrupa’dan Uzakdoğu’ya, bellerinden ikiye bölünmüş ”yitik kuşak” sanatçıları, artık şiir yazmanın imkansız olduğu sonucuna varmışlardı. Her birinin yöntemi farklı olsa da, hemen hemen tüm sanatçıların intihar algısı aynı noktada buluşmaktaydı.

Sanki intihar, tarihin arka sokaklarından akan aşkın bir bilinç haliydi ve soyunun devamı için en ‘’sağlıklı” bedenleri seçiyordu. Farklı zaman ve mekanlarda yaşamış olsalar da, tüm müntehir sanatçılar, kendilerine özgü iletim duyarlıklarıyla birbirlerinden intihar devşirmişlerdir. İngiliz şair Thomas Chatterton, 1770′te intihar ettiğinde henüz on sekiz yaşındaydı. Dört yıl sonra Goethe’nin yazdığı ”Genç Werther’in Acıları” isimli roman, İngiltere’de Chatterton’la başlayan intihar furyasını Almanya’ya taşıdı. Şair ve filozof Heinrich Von Kleist’ın sevgilisiyle birlikte intihar ettiği yıl (1881) dünyaya gelen Stefan Zweig, Kleist’ın ayrıntılı biyografisini yazmış ve ona derin bir hayranlıkla bağlanmıştı. Ne var ki Zweig da Nazi zulmünden kurtulmak için gittiği Brezilya’da Kleist gibi eşiyle birlikte intihar etmişti. Nilgün Marmara Boğaziçi Üniversitesi’nde hazırladığı bitirme tezinde, kendisinden önce intihar etmiş olan Sylvia Plath’ı konu etmişti. Sergey Yesenin’in intiharı üzerine uzun bir mersiye yazıp onu eleştiren Mayakowski, çok geçmeden kendisini intihar edecekti. Bir başka müntehir olan Antonin Artaud ise, ”Van Gogh: Toplumun İntihar Ettirdiği” isimli eserinde, intihar olgusunu açıklamaya çalışan psikiyatrisleri, Van Gogh’u ”deli” olarak niteleyen Arles halkını şiddetle eleştiriyordu. ”Çünkü Van Gogh, gözbebeğinin boşluğa devrileceği an’ı yakalayan feci bir duyarlıktı.”

Peki neydi bu isimleri bir araya getirmeme sebep olan. İntihar kutsayıcılarını haklı çıkarmak mı? Sonunda, yaşayanlar için bir ölüm tasarımına dönüşen intiharlardan yarar umarak, yine yaşayanlar için hayatın haklılığını ispatlayacak sebepler bulmak mı? Gittiğim her yere götürdüğüm alternatifimi yakından tanımak mı? Bedeni çürüdükçe imgesi diri kalan bir ölme biçiminin, kendisini haklı çıkarmak için başvurduğu kanıtların sorgulanmasına katkıda bulunmak mı? Belki daha çoğu, belki hiç biri. Ama iyi biliyorum ki bir oyun benimkisi: En son oyunlarını kendi canlarıyla oynamış insanları yan yana getirerek, ortaya çıkacak resmi görmek istedim belki de” Sanki onların hepsi büyük bir ölümün parçalarıydılar ve yan yana geldiklerinde hep bir ağızdan bize yaşamanın güzelliğini, hiç bitmeyen tazeliğini haykıracaklardı. Ben bu haykırışı hissettim, umarım sizler de hissedersiniz”

Gerçeğin nerede olduğunu kim bilebilir? Sözünü ettiğim tüm bu ayrıksı ve hüzünlü yaşam öykülerinde olduğu gibi, bir ölümün gerçek yüzünü ölenin dışında kim bilebilir?

_____________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü

23
Oct
06

BİLİM TANRI HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?

anarke:
Pek çoğunuz bilimin çeşitli dallarıyla ilgileniyorsunuz sanırım, benim bir sorum olacak, yanıtlarsanız sevinirim.
Bilim çevreleri ile dini çevreler arasında sanki bir uyumsuzluk var gibi, acaba bilim dini ve tanrıyı kabul ediyormu? Tanrı bilimsel olarak kabul görülmüşmüdür? evrim teorisi ve bazı diğer bilimsel teorilere bakıldığında sanki bilim ateist düşünceden yana .
Bilim Tanrı hakkında ne düşünüyor ?
Lütfen bildiklerinizi paylaşın ve konu hakkında düşüncelerinizi belirtin .
Teşekkürler.

OktayD:
Bilim ilkesi gereği herşeye ve her önermeye bilinemezci (agnostist) yaklaşır. Eğer bir kanıtı ya da karşıt-kanıtı yoksa bir şeyin o şey ne doğrudur ne de yanlıştır. Karar-verilemezdir. Tanrı olgusu da öyle bir şey. Bilim ne Tanrı nın varlığını ne de yokluğunu kanıtlayabilir. Hakkında bir şey söylemez. Bunu bazı dini çevreler ateizm olarak algılıyor. Çünkü Tanrı’nın varlığına evet demiyor. Ama hayır da demiyor. Hatta bilimadamlarının çoğu -insan oldukları için doğal olarak- Tanrı’ya inanır. Bunu bir çok kitap da yazar. Fizik tarihi anlatan bir kitap okumuştum: “Denklemdeki Tanrı”. Tavsiye ederim.Ayrıca Tanrı’nın varlığı öyle kanıtlanacak cinsten değil bence. Matematikte bile; her tutarlı sistemin karar veremediği – ne doğru ne de yanlış diyebildiği – önermeleri vardır (Gödel 1931, Eksiklik Teoremi). Bu önermeler hiç bir zaman çürütülemez de kanıtlanamaz da. Kanıtlanamayabilir değil, kanıtlanamaz! Aynı şeyi Kuran da söyler sanki: “Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar.” (internette arattım, Bakara Süresi 255).Dini açıdan bakıldığında; Tanrı, tüm dinlerde düşünmeyi -bilim/felsefe yapmayı- destekliyor sanırım. Böyle bir çok ayet duydum. Ama tam bilgim yok. Sadece duydum.Saygı Sevgi ve Mantık…

Misafir:
ASlında çok hüzel bir cevap yazmıştım.Ama bilg. aziziliğine uğradı.Kısaca şu söyliyeyim.Kaybolan mesajın son kısmını yani:
Söykediklerimi anlışalamamış.Bütün alemler yaratılmıştır.Bunlar içinde canlı cansız ne ararsan var.Bunların bazıları bunu anlayacağımız şekjilde söylerken bazıları bir robot-hayvan-resim misali sadece ifade eder.Onu yorumlamak insana kalmış.İşte bilimde bunlardan biridir.Bilimin bize seslenecek maddi nlamda dili yok ve konuşamıyor ama anlamak size kalmış.Anlayana..
Yandaki resimden ne anlıyorsuuz.Onun tanrısı kim?Size bir şey söylüyor mu?
..matematik hep vardır yaşamaz ölmez. Sadece vardır. Zamana ve uzama (mekana) bağlı değildir. O başka bir dünyada gibidir – Platon2un idealar dünyası gibi.demişsin..Bence yukardaki resimde bir anlamda aynı.Resimle bilimin bir benzer yönüde bize yaratıcının ismini sadece sezdiriyor,gösteriyor,yani kulağımıza fısıldamak haricinde her yolla gösteriyor.Tanrı her şeyin tanrısıdır.
Sayılar Tanrısal hakikatlere yaklaşmanın en iyi aracıdır. NICOLAUS CUSANUS
Konuyla ilgili Keşfetmek yazısını
bu linkten Tıklayın veya dosyayı indirerek okuyabilirsiniz.Malesef dosya yuklenmıyor yazıyı okumanı tavsiye derim.
Orhan GÖKÇE
Mat Öğret.

OkyatD:
orhangokce{
Merak etmeyin yazınızı yanlış anlamadım. Hatta doğru anlmışım. Siz robot benzetmesini yaptınız ve bilimin robot gibi bir şey sylemediğini insanın bunu anladığını söylediniz. Bu görüşünüzü anlıyorum. Ben de tamtersini düşünüyorum. Bilim herşeyi söylüyor. Ama her şeyi! İnsan o söylediğinden bir şeyler anlamaya çalışır. Öyle ki kendine-göndergeli bir dili bile var. En büyük söylediği “söz” şu ki: “Beni asla tam olarak anlayamayacaksınız!”. Ve anlayamayacağız da. İşte matematik burada yaşıyor derken bunu kastediyordum. Anlayamayacağız! Eğer evrendeki matematik ölmüş olsaydı ancak anlayabilirdik. Zaten o zaman herşey herşey olur! Yani sadece bir şey var olur (“1=0 ise sayılar kümesinde sadece bir eleman vardır” dermişçesine). Ama evrendeki matematik daha ölmedi. Evren yaşıyor.Bu arada yazı güzelmiş.
}Saygı Sevgi ve Mantık…


Agnia:
Bilim ve Din’in tüm devirlerde birbirlerini yerden yere vurmaları, aynı sorunun peşine düşmüş olmalarındandır bana göre.Soru şudur: “Nerden geliyoruz?” Aslında bu soru, Tanrıyı aramaktır. Kuantumdan önce Bilim, bir gerçekliğin var olduğunu ama bunu bulmamızın biraz zaman alabileceğini söyler gibiydi.
Oysa şimdi “gerçekliğin, bilinçli gözlemcinin katılımını beklediğini” biliyor. Müsaade ederseniz bu konudaki bir arayış yazımı sunmak istiyorum. “Şu anda Dünya, evren ve kendimiz hakkında kesinleşmiş bilgilerimiz var; gözlerimizle gördüğümüz, kişisel ya da bilimsel gözlemlerle test edebildiğimiz her neviden maddeleşmiş gerçek! Yani hava havadır, tahta da tahta. Ateş yakar, suda boğuluruz, yerçekiminden dolayı ağırlıklarımız var. Dünya güneş etrafında dönüyor ve sonsuz olarak nitelendirdiğimiz bir uzay boşluğu ve içinde olası kalabalıklar! Şimdilik bunları gerçek kabul ediyoruz ve her yeni gelen günle birlikte henüz sınıflandıramadığımız yeni şeyler oluyor ve biz de bunları bilmediğimizi kabul etmekle birlikte onları da bilinen gerçekler kervanına katmak için bilimsel ve diğer her türlü metotla çılgınca kendi çapımızda çabalıyoruz. Şimdi açıklamaya çalışacağım, yeni fiziğin iki kuramında bahsedilen gerçeklik, işte yukarıda basitçe sınırlarını belirlediğim insanlık gerçeğidir.

Birinci kuram:

Kuantum fiziği gereğince evrenimiz, dünya ve bizler enerjinin farklı halleriyiz ve dalga paketlerinin doğal dağılımı uyarınca dilimizde yer almayacak denli çok sıfırlı zamanlar içinde oluştuk. Her şey bilinçli bir gözlemci bulunmazken kendiliğinden ve çok kolaydı. Çünkü ışık hem dalga hem de parçacık fonksiyonunu içinde barındıracak şekilde zamansız ve mekansız bir ortamda dalga paketçikleri halinde zıplayıp duruyordu. Derken ne olduysa oldu, bir bilinçli gözleyen tarafından seyredilmeye başlandı ve paketçikler bir seyreden olduğunda dalga ve parçacık olarak aynı anda saptanmaktan utandılar. Ve elektronların dalga hareketi bu noktalarda çökmeye başladı. Çöküntüye uğrayan atomaltı yaratıklar bildiğimiz maddeyi oluşturmaya başladılar. Madde yapı taşları fermionlar, bilinç yapı taşları bozonlar tarafından ilişkiye zorlandılar ve canlılar dünyası oluşmaya başladı ve evrim teorisi gereği insan varlıklar ve onların bilinen tarihi oluştu. Milyarlarca milyar senede çöken parçacıklar günümüzün gerçeklerini oluşturdular. Üstelik bu işlem sona ermedi her an da devam etmektedir.

Yani birinci kuram der ki; artık olan oldu ve elimizde gerçekten, geçmiş ve şimdiyi birleştiren ve geleceği yaratan bir gerçeklik silsilesi var. Bu artık tersinemez bir durumdur. Evet gelecek oluşurken ve bizim anlayışımız, bilincimiz değişirken geçmiş de buna ilişkin olarak değişir ama o zaten orada vardır, biz onu algımız geliştikçe daha olduğuna yakın gerçeklik kıvamına doğru değiştiririz.

İkinci kuram:

Bilincin devreye girme aşamasından itibaren olaylar değişir. “Gerçeklik” olarak tanımladığımız her şey, zihin tarafından projekte edilen ve bilgisayar programına benzetebileceğimiz ve aslında maddeye dönüşmemiş ve asla dönüşemeyecek holografik bir yansımadan ibarettir. Bir şeyin “madde” olarak görülebilmesi için gerekli bir zihinsel güç vardır. Bu gücü ortalama insan zihni ile hesapladığımızda birçok insanın zihin gücü ile ifade etmek mümkündür.

Her insan yavrusu bilinç gücü ile doğar ancak beş duyusuna algılayacağı her şeyin neye delalet ettiğine dair tanımlama verilmeden önce adeta bir boşluk gibidir. Afrika yerlilerinden oluşan bir guruba uygulanan bilimsel bir testte ilginç bulgular olmuş. Onlara son derece basit bir film seyrettirilmiş ve sonra filmde ne gördüklerine dair tek tek sorgulanmışlar. Yerlilerden bazıları tavuk gördüğünü ifade etmiş (tavuk tek bir sahnede geçiyormuş) ve bunun dışında hiçbir şey göremediklerini söylemişler. Bu bize önceden tanımlanmamış hiçbir şeyi göremediğimizi ispat açısından iyi bir örnektir.

Yoga uygulamalarında rahiplerin ateş üzerinde yürümeleri bilimsel bir heyet önünde tekrarlanmış ve rahiplerin ayaklarının yalnızca yanmadığı değil aynı zamanda fiziksel olarak tabanlarının da ateşten hiç etkilenmediği gözlemlenmiş. O zaman bu işlem acıya karşı bir çeşit hipnotik işlem uygulamasından farklı olmalıdır; aksi halde tabanlarının birinci dereceden yanık olması gerekirdi! Bu durum acıyı hissetmemek değil 20 metre boyunca yakıcı kor ateş gerçeğinin normal toprak gerçeği ile değiştirilmesi işlemidir. O zaman gerçek değiştirilebilir bir şey midir sorusu gündeme gelmektedir.

Uri Geller ve onun gibi bilimsel platformlarda denenmiş birçok çocuk denek, metal maddeleri zihin gücüyle eğebilmişlerdir. Eğer birinci kuramdaki gibi çökmüş bir gerçeklik söz konusu olsa idi bu durum tersine bilinir miydi?

İkinci kuram şöyle der; madde olarak gördüğümüz ve diğer bütün anlamlarda saptadığımız gerçeklik bir zihin projeksiyonudur.

Heyecanlandıran bu cümle göründüğü kadar ılımlı değil. Yani eğer istersek zihnimizle oluşturduğumuz bu gerçekliği değiştirebiliriz gibi bir sonuca varmamız maalesef tam bir safdillik olur. Çünkü bu değiştirme işlemi ölümden daha zordur! İnsan olarak her birimiz doğduğumuzdan itibaren ve üstelik gen depolarımızdan da yoğun olarak desteklenmiş şekilde gerçeğin nasıl olduğuna dair koşullandırıldık. Bir bilgisayardan ona yüklenmiş program dışında hareket etmesi nasıl beklenemezse bizim için de aynı durum söz konusu. Yani gerçeğin gerçekten gerçek olmayıp zihinsel bir projeksiyon olması durumu aslında birinci kuramdan daha değiştirilebilir, daha uçucu anlamına gelmiyor! Şu ana kadar insanlığa erişmiş bütün yazılı tarihsel bilgiler, sözel mitler ve altı milyar insanın zihni ile desteklenen bir projeksiyonu değiştirmek sanırım imkansıza yakın bir durum!

Kişisel duygu/düşünce bileşenim ikinci kuramdan yana bile olsa, ben tek başına, küçüklüğümden beri hayal ettiğim “istersem uçabilirim” düşümü kendi zihnimle “gerçeğe” dönüştüremem! Aslında bu imkansız değil ancak zihnimdeki kalıbı silemiyorum!

Tamil rahipleri ateş üzerinde yürümeyi, Uri Geller çelikleri bükmeyi nasıl başardılar bilemiyorum ama Richard Bach’ın “Gönülsüz Mesih”i gibi su üzerinde yürümeyi başaramayacağım. Çünkü bunun eğitimi her ne ise ona ulaşmam olanakları yok edildi ve lanetlendi!

Metafizik kaynaklarda, bu işin yapılabileceği ve çok kolay olduğu yazıyor; lütfen bunlara inanmayın. Hayır, yapılamayacağına değil, kolay olduğuna! Beynimizi, duygu ve düşünce hafızamızı sıfırlayıp ona yeni bir program yüklemenin metotları bakkalda satılmıyor ve hayır bu kişisel olarak hiç de kolay bir şey değil.

Bu paradoksun inançla ve ölümüne disiplinli bir çalışma ile aşılabileceğine dair binlerce olay okudum ve sezgisel olarak doğru olduğunu hissediyorum; ama maalesef bu hissim bütün bu gerçekliği değiştirebileceğim anlamına gelmiyor.

Ne yazık ki ben, zihinsel hapishanemin içinde zavallı bir tutsak olmanın dışında hiçbir şeyim. Hücrelerimin her bir zerresiyle ikinci kurama inanmak istiyorum; fakat bu bir değişiklik yaratmıyor.

Milyon yılda ve milyarlarca zihin tarafından oluşturulmuş, çizgileri pekiştirilmiş gerçekliğin bir kişi ya da 1000 kişinin zihni tarafından değiştirilmesi mümkün değil. Zihinsel projeksiyon kuramına inanan kişilerin sayısı kaça ulaştığında görünür gerçeklik değişebilir? Bilinmiyor!

Bunun sayısal, demokratik bir çoğunluk olması gerekmiyor, bunu hissediyorum; ama kaç kişi?

Tam bu noktada başka hayati bir soru gündeme geliyor! Değiştirmek istediğim (projeksiyon edilmiş) halihazırdaki gerçekliğin yerine hangi gerçeği koymak istiyorum?

Bence bu soru, asrın sorusudur!

Dün gece fizikçi ve üstelik fiziğe gönül vermiş bir arkadaşıma sordum bu soruyu; “eğer ikinci kuram doğruysa sen hangi gerçekliği projekte etmek istiyorsun?” diye. Cevap veremedi. Vermesini beklemiyordum, bir bilgisayarın programını aşması beklenir mi?! Ben de veremiyorum, kimse de programında olmayan bir şeyi, hiç olmayan bir şeyi hayal edemez. Demek ki, biz ikinci kuramcılar yeterince çoğalsak dahi, oluşturacağımız yeni gerçeklik; “mesaj” filmini aşamayacak, ya da Hiçi Destanını veya M.S.2150 kitabını!

Ne kadar aciz olduğumuzu görebiliyor musunuz?

Fakat yine de bunları söylediğim ve içimden bir safra gibi dışarı atabildiğim için mutluyum. Bu yazıya başlamadan önce ve ikinci kuramın gerçekten ne olduğunu idrak ettiğim son iki gündür çıldırmaya çeyrek kalmış halimden kuşkusuz daha iyi hissediyorum. Maymunu içimde saklamak istemiyorum, bu yalnızca benim derdim değil, alın hepinizin olsun, yalnız olmaktan nefret ediyorum.

Tarih boyunca gerçeklik zannetmiş olduğumuz bütün projeksiyonların zaman içinde nasıl yeni zihin projeksiyonlarıyla değişmiş olduğunu halen göremediyseniz, size bir sözüm yok. Sizler değişimin önünde duran milyarlarca zihinsel tanrıdan birisiniz, ne istiyorsanız öyle olsun. Yapacak hiçbir şey yok!

Yine de gelişimi önlenemez evrim teorisi uyarınca belki hemen şimdi değil ama uzak bir gelecekte lineer zamanın her bir karesinde ufak ufak değişmek kaydıyla büyük değişimler oluşacak. Bu daha önce oldu, bundan sonra olmasına da hiçbir mani yok.

O zaman biz, ikinci kuramı (en azından şimdilik) destekleyenler, nasıl bir dünya ve nasıl bir kendimiz projekte etmek istiyoruz? Lütfen yoğun olarak bunu düşünelim ve hayal edelim; çünkü gelecekte bizim hayallerimizin payı olacak. Ve lütfen “olabilir mi acaba?” diye endişe etmeksizin, yalnızca özenmeye çalışalım; bizde halen olmayan bir şeye özenelim!

Bunu yapmanın inanılmaz bir özveri, insanlık ve kainat için yeri doldurulamaz bir katkı olacağını sanıyorum. Başımızı televizyon ekranından kaldıralım ve bir kez olsun “gerçekten nasıl bir dünyada nasıl bir bedenle ve nasıl yaşamak istediğimizi” sınırsız olduğunu varsayarak düşleyelim (projekte edelim).

Bu noktada işlevsiz bir karşıtlığa girmenin hiç yararı yok; insanın bilinci, gerçekliği yaratma gücüne haiz zihin nedir? Tanrı mıdır? Nereye bağlıdır? Bu sorular bulunduğumuz noktada nafile sorular olup bize hiç faydası yok. İhtiyacımız olan bu gücü kabul edip, ne istediğimize karar vermek!

Absürd olacağını sanmadan, “bu kadarı da olamaz” demeden, hayal edebileceğimizin en fazlasını isteyelim. Ne kaybederiz? Soruyorum size ve kendime, bunu hayal ettiğimiz bir akşamda daha verimli yapabileceğimiz neyi kaybedebiliriz?”

Sibel Atasoy
12.02.2004

Bilsev:
Agnia’nin bu yaklasimina katiliyorum:”"Bilim ve Din’in tüm devirlerde birbirlerini yerden yere vurmaları, aynı sorunun peşine düşmüş olmalarındandır bana göre.

Soru şudur: “Nerden geliyoruz?”Aslında bu soru, Tanrıyı aramaktır. “

Bu soruyu daha acik ve net soralim: “Evreni kim yaratmistir?” Bu sekilde soruldugunda biyolojiden degil fizikten soz etmek durumunda kaliriz. Din adamlarina gore “Evreni yaratan Tanridir” ama sorunun devami var. “Tanriyi kim yaratmistir?”. Din adamlari “Tanriyi kimse yaratmamistir. O tanimlanamaz, ne dogmustur ne de dogurmustur”

Peki ama bilim adanlarina ayni soruyu soralim. “Evren buyuk patlamadan olusmustur” yanitini alirsiniz. Peki ama “Buyuk patlamadan once ne vardi?” diye sorarsaniz “Buyuk patlamadan once ne zaman vardi ne de mekan (uzay)” yanitini alirsiniz.

Yani, iki yanit arasinda pek fark yok. Her iki kisi (din adami ve bilim adami) gelip bir noktaya takiliyorlar. Belki de en dogru yanit “Evren yaratilmamistir. Ezelden ebede hep vardi ve hep var olacaktir” seklinde olabilir. Ancak, bu yanit sonsuz zamani ve bir bakima sonsuz mekani var sayar. Bu varsayim ne derece dogrudur? Sonsuzluk varmis gibi gorunse de sonsuz kucuk bolunme mumkun olabilir mi? Bu da vardan yokluga gidis olmaz mi? Kuantum kurami sonsuz kucuk bolunmeyi red eder. Planck sabiti ile sinirli uzay ve zaman birimleri kabul eder.

Yine de tum bu dediklerim Tanriyi ne kanitlar ne de red eder.

OktayD:
Bence bu tür sorular ve dolayısıyla yanıtları pek sağlıklı değil. “Evreni kim yaratmıştır?” sorusu hiç bilimsel bir soru değil. Bu sorunun bilimadamları tarafından yanıtlanması çok anlamsız olur. “Evren” i ne olarak algılamalıyız? “kim” derken ne demek istedik? “Yaratmak” sözcüğünün anlamı nedir? bir şey ne zaman yaratılır? Sorunun her kelimesi “iyi-tanımlanmamış” şeylerden oluşuyor.Ayrıca büyük patlama için söylenmiş, “ondan önce zaman ve mekan yoktu” önermesi de -sezgisel bile olsa- evreni kim yaratmıştır sorusuna yanıt değildir. Orada yaratmadan söz edilecek bir şey yok. Sadece ölçebildiğimiz en erken anın büyük patlama olduğunu biliyoruz. Uzam ve zaman olmadığını imgeleyemediğimiz için o andan önce evren yoktur gibi bir kabulde bulunmuş oluruz. Peki o uzamsız ve zamansız şeyi ne oluşturdu?

Bence burada bizim için bir engel vardır. Gözlemci her bilgiye ulaşamaz: Yeterince zaman olduğunu düşünelim ve insanlığın bu soruyu yanıtlamak için uğraştığını varsayalım. Herkes zeki herkes dahi olsun. Yinede sonlu zamanda yanıtını bulamayacağımız temel sorular olacaktır.
Alıntı:
Fizikçilerin Tanrısı evrensel düzendir.

Not. “Evrensel düzen” deyimi burada nesnel kuralların oluşturduğu biçimsel (yazıya dökülebilir, formülasyonlu olan) düzen (sistem) anlmında kullanılmıştır.

Sorunumuz da bu. Bilimadamlarının kuramları evrensel düzenle işe başladığı için bir sınıra dayanıyor (Eksiklik Teoremi). Çünkü kurallar bizim beynimizdedir. Biz deneyliyoruz ki “Işık hızı her gözlemciye göre aynıdır.” ve bu önermeyi doğruluyoruz. Peki neden öyle? “Çünkü deneyle, iki farklı hızdaki gözlemcinin ışığı aynı ölçtüğü kanıtlandı”. iyi de kuramsal kanıtı var mı? Şimdilik yok. Peki diyelim ki oldu. Bunun kanıtında kullanılan başka kabuller olacak ve o kabullerde başka kabullerle kanıtlanacak. Bir sözlük düşünün, içindeki her kelimenin anlamı başka kelimlerle açıklanmış ve o kelimeler de başka kelimelerle. Bu böyle sonsuza dek gider.

Biz hep var olan şeyler arasındaki ilşkiyi ölçebiliyoruz. Nasıl sorusuna bir yere kadar yanıt alınıyor. “Nasıl var oldu?” sorusu yanıtsız kalıyor. Fizik Kuramlar dizgesinin (sisteminin) kanıtsız yani karar-verilemez önermesi “Enerjisi olan (en az) bir parçacık vardır” olur. Bunu deneysel olarak biliyoruz. Kuramsal olarak ise kabul ediyoruz. Sicim Kuramı (String Theory), uzamı küçük açık veya kapalı sicimler denilen uzay parçaları olarak görüyor. Bunu kabul ediyor. Bilimadamı bunu, biraz daha altdüzeye indirgeyerek Zar Kuramını (M-Theory) koyutluyor. Sicim Kuramını kapsayan bu kuram, uzamın p-zarlardan oluştuğunu öngörüyor. Bu kabulun öncülü yok. P-zarların var olup olmadığını bilemiyoruz. Var olarak kabul ediyoruz. Kabulun ardılları bize doğru ve tutarlı bir evren modeli sunsa da, bu model eksik bir model. Her modelimiz aynı ilkelere dayandığı sürece hep eksik olacaktır!

Burada fizikçilerin Tanrısı “evrensel düzen” olduğu sürece, bu Tanrı bir “tanrı” olamayacak kadar eksik bir Tanrı. Dindeki Tanrıyı tartışmayacağım bile. Dinde kanıt yoktur. Sadece öznel doğrular vardır. Bilimde kanıt olması gerekir. Yoksa nesnel olamazdı.

Saygı Sevgi ve Mantık…
__________________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü

23
Oct
06

Bach ve Spinoza

tuberkulosa:
Bach ve Spinoza

Ulus Baker

Bach ile Spinoza karşılaşmış olsalardı birinin müziğine ötekinin felsefesine ne olurdu? Böyle bir karşılaşmayı düşleyenler (mesela Hollandalı Rabbi De Cardozo) benden önce vardı… Ayrıca Deleuze’ün Spinoza üstüne kitabını (Felsefede Ekspresyonizm: Spinoza) “Spinoza Barok muydu?” başlıklı bir bölümle bitirdiğini, ancak sonuçta Barok ile Leibniz’i buluşturmakla yetindiğini de hatırlıyoruz. Bach döneminde, işlevleri ne olursa olsun müzik bir “saf afektler” dünyasıdır ve belki Spinoza’nın Ethica’sının III. bölümü, yani De Affectibus bu müziğin bir “topolojisini” sunabilir… Çünkü bu bölüm bir “duygulanışlar bestesi” olarak okunabiliyor ve konunun bütün sevimliliğine, Spinoza’nın maksimum sevinçlere erişmenin yollarını bulma konusundaki kararlılığına rağmen bu beste, bir zamanlar Louis Althusser’in yazdığı gibi, “insanın sırtından soğuk terler” akıtmayı, Deleuze’ün dediği gibi “ensemizden giren bir yılanın ürpertisi” olmayı hala bırakmamış… Gerçekten de ürpermeden Spinoza’yı okumak imkansız… Galiba bir Bach bestesi de bize benzeri bir duyguyu yaşatır…

Spinoza’nın felsefesinin Bach’tan çok Beethoven’in müziğine yakın Düştüğü De Cardozo tarafından tartışıldı: Spinoza da “gelenekleri kırma” peşindeydi, Beethoven de… Oysa Bach gelenekleri kırmaya asla girişmedi ve ne yaptıysa her şeyi “Yasa”nın olanak verdiği “derinlikleri” fethederek gerçekleştirdi… Çok iddialı görünmeyen böyle bir bakış tarzı yine de önemli bir noktayı unutuyor: Bach’ın -mesela şu dehşetli Matta Tutkusu’nda (müziği St. Matthew’s Passion adıyla bulabilirsiniz)- bir geleneği yıkmaktan çok onu en uç noktalarına ve olanaklarına kadar dürtmek için çabaladığını fark edersiniz. Ki orada artık Bach’ın müzmin Lutherciliğinin esamesi bile okunmuyordur. Bach tıpkı Spinoza gibi Tanrıyı eserine davet eder: allayıp pullamadan, bütün basitliği ve yalınlığıyla -De Deo başlıklı ilk Ethica kitabı gibi…

Peki ama Yasa ne işe yarar? İlk hissettiğimiz gerçekten de Bach’ın döneminde müzikte geçerli olan kuralların neredeyse tümüne riayet eden bir besteyle karşı karşıya olduğumuzdur: kontrapuntal yazım, enstrümantal tekillik, formel bütünlük, diyalektik varyasyon, armonik şebekeler… İnsan kendini bir Eisenstein filminde sanabilir… Spinoza’yı bir Yasa aleyhtarı olarak algılıyorsak Bach’taki her şeyin onun ideallerine zıt bir bakış açısından işlediği sonucuna varabilirdik. Ancak geriye kalan indirgenemez bir mesele var: felsefi Logos’u ilk kez mutlak bir “beste” olarak tasarlayan Spinoza’nın Deleuze’ün deyişiyle “muazzam, sakin esinti” dediği felsefesi hiçbir geleneği ihmal etmemişti ve bütün yeğinliğini Hegel’in istediği diyalektik aşmadan (Aufhebung) çok hayatın kurallarına içkin olan bir canlılıktan kazanıyordu. Spinoza gerçekten Leibniz’in “Tanrıyı kurtarmak” adına ileri sürdüğü “önceden kurulmuş uyum-armoni” fikrinin yaratıcılarından biridir: onu telaffuz etmemiştir, hatta karşı çıkmıştır, ancak bu fikrin doğuşunun sebeplerinden biridir -ve bu fikir uyarınca her şey, ruh ve vücut, hayat ve madde, gök ile yer, önceden bir saat gibi kurulmuş bir birliktelik ve düzen içinde işliyordur. Bach “önceden kurulmuş armoniye” gerçekten inandığını hissettiren eserler verdi. Seslerin düzeni ile varlıkların düzeni tam tamına çakışıyordu bu eserde. Ve diyelim ki bununla Batı müziğini başlattı… Onunki “uyumsuzluğun” bir ertelenmesiydi ve erteleme olmaksızın tarih denen şey mümkün değildir. Uyumsuzun müzikte mümkün olduğunu fark etmek için Bach’ın “ertelediği” şeyin ancak 20. yüzyılda mümkün hale geldiğini tasavvur etmek gerekir.

-Aslında galiba şunu demek istiyorum: Spinoza akıldışını üç yüz yıl boyunca erteledi… Çünkü onun döneminde çok can yakıcı varoluş problemleri sorulmaya başlamıştı (mesela Pascal)… Batı felsefe tarihi hem akıldışıyla aklın diyalektik karşıtlığı ve mücadelesi olarak kavranabilir, hem de çok daha gerçekçi biçimde, Spinozist “ertelemenin” süresi olarak anlaşılabilir. Takdir edersiniz ki tarih ertelemeler olmasa kavranabilir bir şey değildir.

-Aynı şekilde Bach da “uyumsuzu” erteledi -Nereye? Ne zamana? Belki Beethoven’e kadar, ama daha da ötesi, Schönberg’e kadar… Onun ertelediğiyle karşılaştığımız anda Batı müziğinin tarihi kapanmıştır -artık Messiaen’in kuş seslerinden ve kodlarından, Boulez’in “salkım seslerinden” medet umuyoruz… Müzik artık “sesi” keşfetmek zorunda kalmıştır…

-Bir tarihe sahip olan her şeyin “ertelenmiş” olması gerektiği o kadar açıktır ki, Spinozacı tarzda bir “duygular tarihi” yazmayı planlasak müziğin irade olarak tarihini (Schopenhauer) yazmak zorunda kalabiliriz… Akıl da ertelendikçe diyalektik bir karakter kazanır gerçekten (Hegel)… Ve Nietzsche’nin fark ettiği şey, ertelenmesi mümkün olmayan şeydi: Yani Hayat…

-Spinoza’nın De Affectibus’u hala bir Ur-Text olarak var �bir köken-metin, ve neyi ertelediğimizi anlatıyor bize… Tıpkı Bach müziği gibi… Karşılaşmaları (ki onları yan yana getirebiliriz) bize ne verirdi, bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz… Ancak artık bir şeyleri ertelemeyeceğimiz bir çağda olduğumuzu biliyoruz -bir erteleme olarak sosyalizm ya da başka bir şey, mesela aşk, mutluluk vesaire…

-Giderek “erteleme” kendini bir “gecikme” olarak duyurmaya başladı… Sanatın bir tarihi var, çünkü Doğa onu zaten yaparken (kuşların ötüşü, arının haberleşmesi, örümceğin ağı) biz onu “gecikerek”, yani üzerinde “düşünerek” yapmak zorunda kaldık… Yani bu gecikmenin kendine özgü bir değeri var -ve biz bu değere bilinç, akıl filan gibi adlar takmışız… Giderek “Tarih” denen şeyin bir gecikmeler manzumesi olduğunu bile söyleyebiliriz sanırım…
________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü

23
Oct
06

THALES-FELSEFENİN DOĞUŞU VE BİLİMİN BAŞLANGICI

sbisi:
Yunan filozofu, Mile okulunun kurucusu, Bazı kaynaklar, Apollodor’ un iddiasına dayanarak onun XXXV. Olimpiyat’ ın birinci yılında, yani M.Ö.640 ‘ ta doğmuş olduğunu kabul ederlerse de son Alman kaynakları M.Ö. 625 ‘ te Mile’ de doğup, 545’ te öldüğünü kabul ederler. Eski Yunan’ ın Yedi Bilgesinden biri de sayılan Thales’ in ataları Fenikelidir ve Aristo onun atalarının Kadmüs’ ten geldiğini kabul ederek kendisine “Felsefenin Pîri” sıfatını verir. Onu, Samî bir ırka mensup sayanlar da vardır; fakat, babasının adı, Examyes’ dir; bu ad Samî olmaktan çok Carieliler tarafından kullanılır. Onun hayatına dair bilinen tek şey, kendisinin bir bilgin, bir bilge, politikacı, tüccar ve matematikçi oluşudur. Eflatun, Teetet adlı diyalogunda onun bir gün göklere bakarak giderken önündeki bir kuyuya düştüğünü ve bu olayın orada bulunan uşaklarından birini çok güldürmüş olduğunu anlatır. Bu olay, özel bir amaçla uydurulmuş olsa bile, Thales’ in araştıran, inceleyen ve düşünen bir insan olduğuna aracılık eder. Milâdın I ve II. yüzyıl yazarları, onun Mısır ve Girit’e seyahat etmiş olduğunu kaydederler; bu doğru olsa bile, kendisinin oralardan ne gibi bilgiler getirdiği bilinmemektedir. Zira o tarihlerde bu bölgelerde ne gibi bilgilerin var olduğu da açıkça bilinmemektedir. Thales, siyasal ve askersel işlerle uğraşmış, Lidya Kralı Krezüs, ülkesini tehdit ettiği zaman, o, Hallys nehrinin akıntısını yarı daire şeklinde bir kanalla değiştirmeyi düşünmüş ve Teos’u ulusal bir merkez haline getirip Genel Meclisi burada toplamayı önermişti. İranlılara karşı da Yunan sitelerini bir konfederasyon haline getirmek istemişti ki, o dönemlerde kimsenin bilmediği bir tarzdı. Aristo’nun anlattığına göre, bilgisi sayesinde, daha kış ortasındayken, o yıl zeytinin fazla olacağını tahmin etmiş, bunun üzerine pek aşağı bir fiyatla zeytinyağı değirmenlerini kiralamış ve mevsimi gelince sıkışan zeytincilere bu değirmenleri daha yüksek bir fiyatla devretmek gibi ayrı bir ticaret zekâsı da göstermiştir. Thales’in deniz astronomisine dair bir manzum eseri bulunduğu, Xenophan ve Parmenides gibi Doğa Hakkında adlı yine manzum bir eser yazmış olduğu da söylenir; fakat kendisinden zamanımıza hiç bir parça intikal etmemiştir. Bu eserlerin aslı olmasa bile, onun gemicilere yıldızlar aracılığıyla yol almayı öğrettiği anlaşılmaktadır. Aristo, Thales’i, fiziğin ve doğal felsefenin kurucusu sayar. Bu filozofun düşünceleri, bir bilim, bir de felsefe bakımından incelenebilir: Bilim bakımından, Ödem’in Astronomi Tarihi adlı eserinde kaydettiği gibi, Thales, geometri ve astronominin de kurucusudur. O, bir kulenin tepesinden gemilerin sahile olan mesafesini saptamış, piramitlerin yüksekliğini gölgeleriyle ölçmüş., küresel üçgenlerin bazı özelliklerini bulmuş, bitişik (mücavir) açıların, eşkenar üçgenlerin tabanına eşit olduklarını ilk kez Thales, tanıtlamıştır. Astronomide de güneş tutulmasını önceden haber verdiğine göre, onun güneşle ayın evrimlerini hesap edebilecek bir bilgiye sahip olduğu anlaşılır. Bu güneş tutulmasının M.Ö. 585 yılında vukua geldiği ve onun bu olayı önceden haber vererek Medlerle Lidyalılar ‘ arasındaki savaşı durdurduğu da tarihsel bir gerçek olarak bilinmektedir. Thales, ayın ışınını güneşten alan yoğun (opaque) bir cisim olduğunu kabul etmiş ve yılı 365 güne ayırmıştır; itidal noktalarının saptanmasını, yeryüzünün güneş ve ay’ a olan uzaklığını da ilk kez onun hesap etmiş olduğu kabul edilir. Fakat, onun pratik olan bu bilgilerinin kuramsal esaslarını bilip bilmediğini belirtmek güçtür.

Thales’ in ‘’doğa felsefesi’’ ne gelince: Onda, felsefenin mitolojiden kurtularak gerçek bir neden, sabit bir ilke arama şeklini aldığı görülmektedir. Thales’ in, varlıkları yaratan ve varlıkların değişmelerine neden olan ilk töz hakkındaki düşünceleri, hem eski kozmogoniden, hem de o zamanlar Doğu âleminde egemen olan düşüncelerden büsbütün ayrıdır. Antikitede, “hiç bir şeyin yokluktan oluşamayacağı” düşüncesi, bir inanç halindeydi (Aristo, Metaphysiçue, liv. II, eh. III). Thales de buna dayanarak doğada tüm varlıkları doğuran bir öğe aradı; yani, kendi deyimiyle evrenin tohumunu aradı. İlkesini, demiyoruz, çünkü, bu sözcük daha çok sonra felsefeye girmiştir. Ona göre bu öğe, Su’ dur. Plutarkos’ a inanılırsa, (De Placitis Philosophorum, lib. I, eh. CIII). Thales, suda şu esasları kabul etmiştir:

1 – ) Su, nemliliğin kaynağıdır ve tüm hayvanların tohumları da nemlidir. Hayvanlar, nemlilikten (rutubet) doğunca, niçin tüm evren doğmuş olmasın?
2 – ) Nemlilik, bitkilerin de beslenme ve üremeleri için hayvanların tohumu gibi zorunludur; zira, bitkiler susuz kalınca, kururlar.
3 – ) Güneş ve yıldızların ısısı da, yeryüzünün buharlarıyla, yani nemlilikle besleniyor gibidir.

Semplicius, Aristo Fiziğinin Yorumlanması adlı eserinde, bunlara bir dördüncü kanıt daha ekler:

4 – ) Su, kolayca her şekle girebilir. Bunun aldığı türlü şekiller, cisimlerin doğuşuna hizmet eder. Su, evrenin esas tohumu ve maddesi olunca, genleşmesinin (inbisat) en son derecesinde ateş olur; yoğunlaşmasının son noktasında da toprak olur.

Hava, bu son iki ucun ortasıdır. Tüm bu şekil değiştirmelerine karşın su, kendi ana niteliğini korur. Plutarkos, Thales’ in de Heraklit gibi maddeyi ebedî bir akış, yani gerçekliği olmayan bir olay saymaktaydı. Bununla birlikte Thales, maddesel olmayan bir gücü inkâr etmemiştir. Aristo, Semplisius, Diogene Laerce, Ciceron… vb. antikite filozofları, onun bu inancını naklederler. Yani o, hareketi bir ruh, bir tanrılık, görünmez bir güç ya da bir cin gibi tasarlamış olduğu bir canlı gücün eseri sayar.

Thales’in suyu, ölü bir madde değildir; o, adeta ruhlu ve Tanrısal bir şeydir; fakat tinsel bir şey de değildir; sadece onda bir çeşit bulanık çekim ve hareket gücü vardır. Su, hareketiyle ruhu, her şekle girebilmesiyle de toprak, taş, ışın ve hayvandan ibaret olan dört öğeyi oluşturur. Suyun sokulmadığı hiç bir zerre yoktur; mahvolan şeyler de suya dönerler. Suda bir göksel akıl vardır; bu, her yere bulaşır ve her yerde yaratır. Suyun başlangıç ve sonu da yoktur. Thales’ in ilk öğe olarak suyu kabul etmesini, zamanında yaşayan bazı mitolojik inançlara bağlayanlar vardır. Nitekim. Homeros, yeryüzünü besleyip verimli bir hale getiren göksel Okeanos ile tanrıça Tetis’ in insanları, eşya ve tanrıları yarattığını terennüm etmişti (İlyada, XIV). Demek ki, bu efsanede, varlıkları oluşturan ilk ilkenin Okyanus, yani Su türünden bir şey olduğu kabul edilmişti. Oysaki, Thales’ in suyu bu türden değildir. Önce, onun bu konudaki düşüncesi, mitolojide kullanılan yöntemle elde edilmemiştir. Aristo, suyun hangi özelikleri (hassa) dolayısıyla ilke olarak kabul edildiğine dair olan akıl yürütmenin niteliğini kavrayamadığını itiraf etmekle birlikte, burada Thales, kozmogoniyi mitolojideki gibi, sadece bir öykü olarak düşlemiş değil, duyumlardan başlayarak tümel önermelere doğru yükselen bir tümevarımla düşüncelerini ileri sürmüştür; yani, şiir, mit (mythe) ve kutsal geleneklerden sıyrılarak doğayı gözlemek suretiyle yaptığı akıl yürütmeler sonucunda bu öğeyi bulmuştur. Bununla birlikte, onun bazı önermeleri arasındaki bağlantıyı bulmak zordur. Ona göre, yeryüzü, suyun üstündedir ve suyun üstünde bir tahta parçası gibi durur, dalgalanır. Bu görüş, eski Mısır kozmogonisinde de vardır. Thales, alemin tanrılarla dolu olduğunu kabul eder ve ruh hareket ettirdiği için, onun da bir ruhu vardır. Kehribar da cisimleri çektiği için ruhludur. Aristo’nun De Anima’da, Stobe’nin Eclog Physic (lib. I, s. 54) deki yorumlamalarında olduğu gibi. Thales bir tek ruha inanıyordu; ya da Ciceron’ un anlattığı gibi, her şeyi sudan yaratmış olan bir tek zihnin varlığına inanıyordu (De Natu. Deorutn, lib. I, eh. X). Bu ikinci düşün, yani “Zihin” düşününün ilk kurucusu Anaxagoras olduğundan, Thales’ in niteliklerini araştırmaksızın sadece ruhlar ve tanrıların varoluşlarını onayladığı sanılır; zira, onun zekâsı, metafizikten çok, genel fiziğe çevrilmişti; o, tüm ruhların ölmezliğine de inanıyordu; fakat, Diogene Laerce’ in de gördüğü gibi, ölmezlik düşüncesi daha eski mitlerde de vardı. Özet olarak Thales, felsefe bakımından âlemi açıklamaya çalışan ilk düşünürlerden biridir. Madde ile ruhu kesin olarak birbirinden ayırmadığı için ya da hiç olmazsa maddeyi esnek bir varlık saydığı için hilozoizmden kurtulamamıştır; her şeyi canlı ve az çok Tanrısal sayması bakımından da onun panteizme düştüğü kabul edilir. Onun suya önem vermesindeki nedenlerden biri de, yaşadığı çevrede denizin ve deniz ticaretinin önemi olsa gerektir. Mile’ de adı, Su ya da Deniz olan bir siyasal parti de vardır ki, buna mensup olanlar, toplantılarını gemilerde yaparlardı. Toplumla felsefenin ilişkisi bakımından önemi olan bu olayla Thales’ in sistemi arasında bir ilgi kurmak, onun tüm sistemini açıklamaya yetmez sanırız.

Dioge’ ne Laerce, onun Atina’ da arhontluk yapan Damasias zamanında Bilge unvanını almış olduğunu kaydeder. Nil’ in taşmasındaki nedeni açıklayan bir kuramı dolayısıyla, onun Mısır’ a gitmiş olduğu ve geometriyi bu bölgenin rahiplerinden öğrenmiş olduğu da iddia edilir. Diogene Laerce, onun bilgeliğini göstermek için, kendisinden kalan şu parçalan nakleder: “Varlıkların en eskisi Tanrı’ dır; zira O, doğrulmamıştır. En güzel olan âlemdir; zira o, Tanrı’ nın eseridir. En büyük olan uzaydır; zira o, her şeyi içine alır. En hızlı olan ruhtur; zira o, her yere koşar; en güçlü olan zorunluluktur; zira o, her şeyin sonunda gelir; en bilge olan zamandır; çünkü o, her şeyi keşfeder”. Thales, ” Ölümün hayattan hiç bir farkı yoktur” dediği için, kendisine, “öyleyse, kendini niçin öldürmüyorsun?” demişler; o da, “çünkü, hayatla ölüm birdir” demiş. “Gece mi, gündüz mü önce yaratılmıştır?” sorusuna, “Gece, bir günün önündedir” cevabını vermiş. “Bir insanın kötü eylemleri, tanrıların gözlerinden kaçar mı?” sorusuna da, “Onlar, hatta kötü düşünceleri bile görürler” karşılığını vermiş. “En zor nedir?”e karşılık olarak, “Kendini bilmek” demiş ve “en kolay nedir?” sorusuna da, “Başkasına bir öğüt vermek” diye yanıtlamış. Tanrılığın ne olduğunu soranlara, “Başlangıç ve sonucu olmayan bir varlıktır” demiş ve yine zor olan şeylerden birinin de, “yaşlı bir müstebidi görmek” olduğunu söylemiş. Talihsizliğe, düşmanların daha talihsiz olduğunu görmekle katlanılabileceğini ve erdemli yaşamanın, başkalarının bize uygun gördüklerini yapmamakla olanaklı olacağını ve en bahtiyar insanın,, sağlıkla servete sahip kimseler olduğunu telkin etmiş; dostlarımızın yüzlerine karşı düşündüklerini arkalarından da düşünmemiz gerektiğini; güzelliğin, güzel bir yüzden değil, güzel eylemlerden geldiğini kabul eden Thales, haksız olarak zenginleşmemeyi de salık verirmiş, gene Diogene Laerce’ in kaydettiğine göre, Thales, yalnız yaşamayı severmiş; bazıları evlenmiş ve bir kız babası olduğunu söylerse de, başkaları, onun bekâr kaldığını, kız kardeşinin oğlunu evlât edindiğini ve kendisine, niçin çocuklara sahip olmak istemediği sorulunca, “Çocuklara karşı olan aşkımdan!..” cevabını verdiği ve annesinin Thales’ e evlenmesi için yaptığı baskılara karşı: “Hayır, Zeus hakkı için daha vakti değil!..” diyerek reddettiği anlaşılmaktadır. Bu sözler, ve düşüncelerin ne denli güvenilebilir olduğu bilinmemekle birlikte, Thales’ in hayat anlayışı ve ahlâk anlayışı bakımından bazı gerçekleri saklamaktadır. Thales, Solon’ un çağdaşıdır. Diogene Laerce, yine ne denli doğru olduğu bilinmemekle birlikte, onun, biri Pheresid’ e, diğeri Solon’ a yazmış olduğu şu iki mektubunu nakletmektedir:

I. Thales’ den Pheresid’e:

“Tanrısal şeyler hakkında İyonyalıların ilk eserini Yunanlılara sunmaya hazırlandığınızı öğrendim. Eserinizi, kendilerine hiç bir yararı dokunmayacak olan birtakım yazarlara bildirmekten çok, dostlarınıza okumakla, belki daha bilgece bir harekette bulunmuş olursunuz. Eğer bu hoşunuza giderse araştırmalarınızdan yararlanmayı yeğ tutarım ve eğer beni oraya davet ederseniz, yakında sizi bulmaya gelirim; zira, iki kez Girit’ i ve oradan da Mısır’ ı ziyaret ederek bu yerlerin rahip ve astronomlarıyle görüşmek için denizi iki kez aşmış olan Solon’ la ben, sizi de görmek için bir daha denizi aşmakta tereddüt etmeyecek kadar bilgeyiz. Solon’ dan söz ediyorum, çünkü, izin verirseniz, o da benimle gelecektir. Siz bir münzevisiniz; seyrek olarak İyonya’ ya gidersiniz; yabancıları görmekten hoşlanmaz ve zannedersem, yazmaktan başka bir şey düşünmezsiniz. Fakat yazmayan bizler ise, seve seve Yunanistan ve İtalya’ ya koşabiliriz”.

II. Thales’ den Solon’ a:

“Atina’yı terk etmişsiniz; Mile’ de Atina sütunları arasına yerleşmeye gelmekten pek yararlanacaksınız sanırım. Orada sizin için hiç bir tehlike yoktur. Biz, Milelilerin bir müstebit tarafından yönetildiğimiz bahanesiyle (sizin, her mutlak yönetimden nefret ettiğinizi biliyorum) tereddüt ederseniz, hiç olmazsa sizin dostlarınız olan bizlerle birlikte yaşayacağınızı düşününüz. Bias’ ın da size yazdığını ve sizi Prien’ e davet ettiğini biliyorum. Eğer, Prien’ de oturmayı tercih ederseniz, sizinle birlikte yaşamak için oraya ben de geleceğim”.

Thales, kozmolojiyi mitolojiden kurtarmak ve bilime bağlanmak suretiyle felsefenin esaslarını kurmuş ve geleneksel söylentiye göre, bir de mikrometr (bir çeşit büyüteç) icat etmiştir. Onun, matematik tarihinde de adı geçmektedir.

KAYNAK:
Filozoflar Ansiklopedisi
Cemil Sena
Remzi Kitabevi, 1970.

______________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü

23
Oct
06

ESCHER – SONSUZLUĞA YAKLAŞIMLAR

sbisi:
İnsan, zamanın bir an gelip de duracağını düşlemez.Dünya kendi ekseninde ve güneşin çevresinde dönmeye son verse bile, gündüzler ve geceler, yazlar ve kışlar olmasa bile zaman sonsuza kadar akacak gibidir.

Aynı şekilde bir yerlerde, gökyüzünün en uzak yıldızlarının da ötesinde uzayın son bulacağı, ötesine geçildiğinde ”hiçbir şey” in olmadığı bir sınır çizgisinin varlığını düşlememiz de güçtür. ”Boş” kavramı, bizim için iyi ve kötü bir anlam taşır, çünkü boş bir mekanı gözümüzün önüne getirebiliriz, ama ”mekansız” anlamına ”hiçbir şey”, bizim düşgücümüzün ötesindedir.Bu nedenledir ki, insanoğlu şu yeryüzümüzde emeklemeye ve yürümeye, yelken kullanmaya, ata binmeye, yeryüzü üzerinde uçmaya (bu gün artık ondan da ötelere uçmaya) başladığından bu yana; hep yanılsamalara sarılmışızdır -ölümünden sonra öbür dünya, cennet ve cehennem, yeniden doğuş ya da nirvana… bunların hepsi de zamanın ve mekanın içinde sonsuza kadar vardırlar.

Acaba bir besteci, üzerinde çalıştığı temel, zaman olan bir sanatçı,hiç sonsuzluğa seslerin aracılığı ile yaklaşma isteşi duymuş mudur?

Bilmiyorum, ama eğer duymuşsa, elindeki araçların bu isteğini doyurmaya yeterli olmadığını da farketmiş olmalı, Bir besteci, sonu gelmeyen bir şey telkin etmeyi nasıl başarır? Müzik, başlamadan önce ya da bittikten sonra yoktur.Müzik, sadece kulaklarımız onu oluşturan ses titreşimlerini aldığı sürece vardır.Hiç durmaksızın bütün bir gün boyunca süren hoş sesler, bize sonsuzluk telkin etmekten çok, bizi yorar ve sinirlerimizi bozar.Sanırım, en tutkulu dinleyici bile, radyosunu sabahtan akşama kadar açık bırakmak suretiyle – yüksek düzeyli klasik müzik dinlese bile- sonsuzluk duygusuna kapılmaz.Hayır, bu sonsuzluk problemini dinamik aracılığıyla çözmek, statik aracılığıyla çözmekten daha zordur.İkincisinde, basit bir çizim kağıdının yüzeyi üzerinde statik, gözle görülebilen imgeler aracılığıyla sonsuzluğun derinliklerine nüfus etmeye çalışırsınız.

Günümüzde, böyle bir istek duyan çok sayıda grafik sanatçısının, ressamın ve heykeltraşın olduğundan kuşkuluyum.Bugün onları yönlendiren dürtüler kendilerinin tanımlayamayacağı ya da tanımlamayı istemediği şeylerdir, bunlar entellektüel olarak kelimelerle dile getirilemiyecek, ancak bilinçsizce ya da bilinç altında hissedilecek şeylerdir.

Gene de , pekala biri çıkabilir – fazla öğrenim görmemiş, kafasında geçmiş kuşakların biriktirdiği bilgilerin pek azı bulunan biri; günlerini öteki sanatçılar gibi şu ya da bu ölçüde fantastik reimler yaparak geçirirken, günün birinde kendi düşlediği imgelerle sonsuzluğa olabildiğince saf, olabildiğince içten yaklaşmak istediğinin içinde olgunlaştığını hissedebilir.

Derin, derin sonsuzluk! Sükunet.

Günlük hayatın gerilimlerinden düşlere binip uzaklaşmak; durgun bir denizin üzerinde, sen yaklaştıkça o uzaklaşan bir ufka doğru bir yelkenlinin burnunda süzülmek; dalgalara dalıp gitmek, tekdüze yumuşak mırıltılarını dinlemek; düşlerle bilinçsizliğe kaymak…

Her kim, zamanda ya da mekanda, sonsuzluğa dalar, hiç durmaksızın dalar giderse, mutlaka sabit noktalara, nişantaşlarına ihtiyaç duyar, çünkü aksi takdirde hareketliliği hareketsizlikten ayırdedemez olacaktır.Yanından ok gibi hızla geçtiği yıldızlar, geride bıraktığı mesafeyi ölçebileceği işaret ateşleri olmalıdır.

Sonsuzluğa dalan kişi, evrenini belli uzunlukta mesafelere, sonsuz diziler halinde tekrar tekrar beliren bölümlere ayırmak zorundadır.Bir bölümle öteki arasındaki sınır çizgisini her aştığında, saatinin tik-takını duyar.Her kim iki boyutlu bir yüzeyde bir evren yaratmak isterse (kendini aldatıyordur, çünkü üç boyutlu dünyamız, iki boyutlu bir gerçekliğe izin vermez), yarattığı şeyin üzerinde çalıştığı sırada zamanın geçtiğini farkederAma işini bitirip de yaptığına bakacak olursa, karşısında statik ve zamanı olmayan bir şey görür, yaptığı resimde saat tik-takları yoktur, sadece düz, hareketsiz bir yüzey vardır.

Hiç kimse sınır çizgisi olmayan bir çizgi çizemez; her çizgi, bir tekilliği bir çoğunluğa dönüştürür.Biçimi ne olursa olsun, ister mükemmel bir daire ister düzensiz tesadüfi bir şey olsun, her kapalı çizgi, kendine ek olarak, ayrıca ” iç” ve ”dış” kavramlarını, ” yakın” ve ” uzak” , ”nesne” ve ”zemin” çağrışımlarını uyandırır.Gerçi, uzaya yaptığımız yolculuk sırasında, bir sınır çizgisini her geçişimizde duyduğumuz dinamik, düzenli saat tiktağı, statik ortamda artık duyulmaz, ama biz onun yerini tutması için kağıdımızın yüzeyine periyodik olarak tekrarlanan benzer biçimli figürler, birbirine bitişen birbirinin biçimini belirleyen ve yüzeyi her yönde bizim istediğimiz kadar çok dolduran kapalı formlar yerleştirebiliriz.

Ne tür figürler?
Bizde hiçbir çağrışım uyandırmayacak, düzensiz, biçimsiz şeyler mi? Ya da olsa olsa bir satranç tahtası ya da bal peteğini andıran soyut, geometrik, çizgisel figürler, dörtgenler ya da altıgenler mi?
Hayır, biz ne körüz, ne de dilsiz; çevremizi saran muazzam çeşitlilikleri içinde bize belirgin ve heyecan verici bir dille seslenen formlara bilinçli olarak bakıyoruz.Dolayısıyla, yüzeyimizin bölümlerini düzenleyeceğimiz formlar, birer işaret olarak, çevremizdeki, canlı ya da ölü maddenin birer simgesi olarak anlaşılabilmelidirler.Eğer bir evren yaratıyorsak, bu soyut ya da belirsiz olmamalı,tam tersine somut olarak anlaşılabilir şeyleri temsil etmelidir.Mesela, sonsuz sayıda birbiriyle özdeş, aynı zamanda da gayet açık parçalardan oluşan iki boyutlu bir evren inşa ettiğimizi düşünelim.Bu, taşlardan, yıldızlardan, bitkilerden, hayvanlardan ya da insanlardan bir evren olabilir.

Maurits Cornelius ESCHER (1898-1972)

MAURITS CORNELIS ESCHER ,1898′ de Hollanda’nın Leeuwarden kentinde doğdu.Babası G.A.Escher, su mühendisiydi.

Okula Anheim’ da gitti.Kötü bir öğrenciydi.En sevdiği ders olan resimden bile sınıfta kalmayı becerdi.Babası, oğlunun mimarlık öğrenimi görmesinde ısrarlıydı,;Escher, 1919′ da Haarle’ e giderek, Mimarlık ve Dekoratif Sanatlar Okuluna girdi.Hollanda doğumlu sanatçı, sanatla bilimin malzemelerini birarada kullanabilen ve bu yolla bizim evrene bakış açısını izleyebildiğimiz ender sanatçılardan biridir. Özellikle matematikçiler için bir ekol olmuşdu. Matematiğin alt dalları olan; topoloji, permütasyon teorisi, geometri ve stereometri gibi dallarıyla uygulanması oldukça zor baskı tekniklerini kullanarak; emekleyen, yüzen, yükselen ama her zaman bir düzlemi kendi kopyalarıyla dolduran figürlerin oluşturduğu yaklaşık 150 eser ortaya koydu.

M.C. Escher; teknik ressam, kitap ressamı, duvar kilimi tasarımcısı ve duvar ressamıydı, fakat öncelikli işi baskı ressamlığı oldu. Matematiğin hayatında önemli bir yeri oldu. Ama bu, eğitimi sırasında ortaya çıkmadı. Hatta lise yıllarında matematik dersinde oldukca zayıftı. Daha sonra, stereometri (katı geometrisi) onun yaratıcı düşünce yapısını ortaya çıkarmak için bir fırsat oldu.

Ne ki daha ilk bir kaç gün içinde öğreniminin ağırlığını mimarlıktan dekoratif sanatlara kaydırarak Portekiz asıllı grafik sanatçısı Samuel Jessurun de Mesquita’nın öğrencisi oldu.Her ne kadar babası bu işten memnun kalmadıysa da, Escher, çok kısa zamanda ahşap baskı tekniğine hakim olarak birbirinin peşi sıra ahşap baskılar yapmaya başladı.Gene de hocalarının gözünde, sanatçı olarak pek yetenekli kabul edilmiyordu;

Mesguita’nın da imsaladığı bir değerlendirmeye göre, Escher;

”…..fazla içine kapanık, fazla edebiyat ve felsefe eğilimlidir, Güçlü duyguları, içten gelme ani buluşları yoktur, kısacası sanatçı yanı zayıftır.”

Her şeye rağmen Escher, hocası Mesquita ile 1944 yılına kadar sıkı bir ilişki içinde olmuş, Alman askerleri Mesquita’ yı ailesi ile birlikte öldürdükten sonra, Escher hocasının evine giderek bulabildiği bütün eserlerini toplamış ve bu resimleri ,Amsterdam Şehir Müzesi’ ne vermiştir.

1922 yılında Escher sanat okulundan ayrıldı.Kendi öğrencilik yıllarını değerlendirirken, tek tutkusu ahşap baskı yapmak olan, ürkek, çelimsiz bir genç olduğunu söylüyor.

1962 yılında ağır bir ameliyat geçirdikten sonra üretimlerine ara vermek zorunda kalır.1969′ da son eseri ”Yılanlar” ı yapar, 1970′ te Escher, evinden çıkarak Kuzey Hollanda’da yaşlı sanatçılara ayrılmış bir eve gide,:Rosa Spier Evi.Burada kalan sanatçıların kendilerine mahsus atolyeleri olup, bütün hizmetleri görülmektedir.Burada Escher 27 Mart 1972′ de ölür.

___________________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü

23
Oct
06

Görünmez Flâneur

tuberkulosa:
Kadınlarla şehirlerin ilişkisi, yenilikçileri ve insanseverleri uzun süre meşgul etti.1 Son yıllarda, bu ilgi tersine döndü: Çalışan sınıftan kadınları denetleme yolundaki Viktoryen kararlılık, yerini kadınların şehrin sokaklarında güven içinde ve rahat olmaları konusundaki feminist ilgiyle yer değiştirdi. Fakat ister kadınlar şehir için, ister şehir, kadınlar için bir sorun sayılsın, bu ilişki pek çok zorluk taşıyor. Sanayi devriminden sonra kamusal alan/özel alan ayrımının belirginleşmesiyle birlikte, sokaklarda ve eğlence yerlerinde kadınların varlığı, büyük bir huzursuzluğa ve bir yığın ahlâki ve düzenleyici söyleme neden oldu. Aslında, kadınların şehirdeki encamları ve konumları, daha genel bir uyarı ve politik alana kadar uzanan huzursuzluğun özel bir biçimiydi. Bazılarının -özelikle liberallerin- heyecanlı ve iyimser bir tepki gösterdikleri doğrudur. Genellikle geçimini sanayiden sağlayan bu insanların çoğu, pek de şaşırtıcı olmayan biçimde, bu gelişmeyi sevinçle karşıladılar: yeni girişimciler, yükselen burjuvazi. Onlar için şehirler -bütün büyük şehirler ve metropoller- daha önce olmadığı biçimde, pek çok hareket ve servet imkanı sağlıyordu. Tüketim toplumunun öngörülemeyen şekilde gelişimi, ilerleme, refah ve daha eğitimli ve uygar bir toplum için yaratılan fırsatları temsil ediyordu.2

Politik yelpazenin öteki ucunda, şehirleşme pek de sevinçle karşılanmıyordu. Solda, Engels, yalnızca çoğunluğun yaşamak zorunda olduğu varoşların ve fabrikaların kötü koşullarını eleştirmekle yetinmiyor, birbirlerini tanımayan insanlardan oluşan kalabalıkların bir örnekliğine ve bencilliğine de karşı çıkıyordu. “Doğal düzen” varsayımının aksine, insanlararası etkileşimin şehre özgü yeni biçimlerinde, “iğrenç bir şeyler, insanın doğasına aykırı bir şeyler” vardı. Şehir hayatı, “kaba kayıtsızlığı, herkesin kendi çıkarları içinde yalıtılmasını” teşvik etti.3 Ütopik sosyalist William Morris, sanayi kentlerinin pisliği ve yoksulluğundan nefret ediyor, kasaba zanaatına ve hayat tarzına geri dönüşü savunuyordu – kadınların bir kez daha ev hayatının güvenliği içinde olabilecekleri bir hayata.4 Morris, solda -özellikle erkekler arasında- hâlâ çok popüler, sol tandanslı şehirleşme karşıtı romantik bir akım olarak eleştirilmeden kaldı.

Şehirleşmeye sağdan eleştiriler de bir o kadar organik kırsal topluluklardan esinlenir. Şehirlerde geleneklerin terkedilmesinin, otoritenin, hiyerarşinin ve düzenin bozulmasına sebep olacağından korkarlar. Şehirlerin yarattığı tek tehdit, onlara göre yalnızca hastalık ve yoksulluk değildi; belki daha da korkunç bir şekilde, şehvet, demokrasi ve devrim hayaletleriydi. Şehir hayatında patriarkal otoritenin azalması, özel bir uyarıydı. Genç ve bağımsız erkek ve kadınlar, daha yüksek ücretli işler bulabilmek için, şehirlere üşüştüler. Orada, toplumsal denetimin sınırlarından âzâde, her türden günaha yenilme tehlikesiyle karşı karşıyaydılar; ahlâksızlık, kanunsuzluk, aile hayatının dağılması ve her çeşit hayvanîlik tehdidi. Belki de bunların en kötüsü, pürüzlü ve dengesiz şehrin sokakları ve kalabalığında, toplumsal tabakalar arası mesafenin belirsizleşmesiydi.

KAMU HAYATINDA KADIN

Esasen, kadının saygınlığını ve faziletini bu karmakarışık ortamda korumak son derece güçtü. William Acton, 1857’de yayımlanan fuhuş ile ilgili ünlü makalesinde, “Kimsenin tanımadığı bu insanlar da kim?” diye soruyordu; fuhuş, çağın en büyük korkusuydu. İngiltere’de 1830 ve 1840’lardaki Protestan reformcular, fuhuşun, “büyük toplumsal şeytan” olarak tanımladıkları, kökleri toplumun temellerinde olan bu belanın yokedilmesi için kampanyalar düzenliyor, heyecanlı broşürler hazırlıyorlardı. Genellikle, fuhuşu Fransız devriminin ideallerine bağlıyorlardı. Böylece fuhuş, yalnız gerçek ve yaşanan bir tehdit olmaktan çıkıyor, doğal hiyerarşilerin, toplumsal kurumların altüst oluşunu ve düzensizliği simgeleyen bir metafor haline geliyordu. Yasal düzenlemeler ve reformlar, şehirleri bu şeytandan kurtaracaklardı.5

Fuhuş konusunda araştırma yapanların öncüsü, araştırması 1836’da yayımlanan Fransız bürokrat Alexandre Parent-Duchâtelet’ti. Parent-Duchâtelet, Foucault’nun kaydettiği türden bir düzenleme sistemini öneriyordu; buna göre, her fahişenin bir dosyası olacaktı ve her birey hakkında daha fazla bilgi, devletin gözetim imkanını arttıracaktı.6

Alain Corbin, Parent-Duchâtelet’in farklı sağlık alanlarıyla ilgili -örneğin mezbahalar- yazıları üzerinde çalışmış ve bu yazılarda nasıl bir fuhuş karşıtı ideolojinin bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu ideolojide fahişenin bedeni çürümektedir ve toplumsal yapıya da alçalma ve ölüm bulaştırmaktadır; fakat aynı zamanda, vukuu halinde tüm toplumu çökertecek bir patlamaya da engel olmaktadır. Bu mekanizmayı denetleyebilmek için, burjuva gözetim ve düzenlemeleri, faydacı bir kontrol sistemi halinde genelevlere getirildi.7

Parent-Duchâtelet’in bakış açısı, İngiliz rahipleri ve insanseverlerinkinden farklıydı, daha çok doktor William Acton’a yakın duruyordu. 1850’lerde Acton, fuhuşun düzenlenmesini Protestanlardan çok farklı bir açıdan tartışıyordu.8

İngiltere’de fuhuşun sıkı bir şekilde düzenlenmesini savunanlarla buna karşı olanlar arasında hararetli bir tartışma çıktı. Fahişelerin kontrolü, kolaylıkla tüm kadınların -en azından çalışan sınıftan kadınların- kontrolüne dönüşebilirdi. Josephine Butler, Bulaşıcı Hastalıklar Bildirgesi’ne karşı kampanyasını (1864’ten başlayarak) sivil haklar çerçevesinde yürüttü; çünkü, fahişe olmayan kadınlar, bu yeni silahlarla kolayca kirletilebilirler ve kendilerini utanç verici bir sınavda bulabilirlerdi.9 Judith Walkowitz, bu tür davranışların, fahişeleri öteki kadınlardan iyice ayırmaya ve böylece fuhuşu arttırmaya yaradığını iddia ediyordu.10

Fahişe, “orta malı”ydı, fakat 19. yüzyılın düzensiz şehir hayatında görülen -yollarda, tiyatrolarda ve kafelerde- her kadın “orta malı”, dolayısıyla fahişe değildi. Yalnız -sahipsiz- kadınların varlığı, hem erkek gücü, hem de erkek zaafları için bir tehdit oluşturuyordu. Erkek yönetici sınıfın kadınların şehirdeki hareketliliğini kısıtlamak için elinden geleni yapmasına rağmen, onları kamusal alanların dışına sürmenin imkansız olduğu anlaşılmıştı. Kadınlar, şehir merkezleri ve fabrika alanlarını doldurmaya devam ettiler.

Orta sınıf kadınlarının hareketlerinin kısıtlanmasında daha büyük bir başarı elde edildi. Burjuva banliyölerinin mahremiyet cenneti olarak gelişimi, özellikle İngiltere’de, orta sınıf kadınlarını şehir caddelerinin düzensizliğinden “korumaya” hizmet etti. Ve bu kadınlar, Paris gibi, banliyölere sürgünün aynı biçimde olmadığı bir şehirde bile, tamamen kapatıldılar. İngiliz toplumunda, otuz yaşının altında, evlenmemiş bir kadın, dikkatle gözetim altında tutulurdu; evli kadınlar, mürebbiyeler ve yaşlı kızlar, -en iyi ihtimalle- biraz daha fazla özgürdüler.11

HUZURSUZLUK VE MARJİNALLİK: ŞEHRİN

KAMUSAL GÖRÜNÜMLERİNİ HİSSEDEREK YAŞAMAK

Buna karşın burjuva erkekleri, -özellikle Paris’te- çalışan sınıftan kadınlarla karşılaşabilecekleri Folies Bergeres gibi eğlence yerlerine, tiyatrolara, kafe ve genelevlere gitmekte özgürdüler.(Londra’da Pall Mall gibi erkek kulüplerine de gidebiliyorlardı.) Eğlence yerlerinin çoğalması, gezmek, izlemek ve yemek için boş zamanı olan yeni bir kamusal insan türü yarattı: Flaneur, modernleşme ve şehirleşmeye dair eleştirel yazının anahtar figürü. Yazında flanéur, hızla değişen kamusal alanın ve büyüyen 19. yüzyıl Avrupa şehirlerini dolduranların tipik bir örneği olarak tanımlanır. Hayatın gelişme olarak görülen tamamen yeni biçimlerinin temsilcisi olarak da görülebilir.

Flaneur sözcüğünün kökenleri belirsizdir; 19. yüzyıl Larousse Ansiklopedisi, sözcüğün İrlanda dilindeki “libertine” sözcüğünden türemiş olabileceğini yazıyor. Larousse’nin bu basımının yazarları, zamanın dışında bir aylak, bir müsrif olarak tanımladıkları flâneur üzerine uzun bir makale kaleme almışlar ve onu, yeni şehirli alışveriş ve kalabalığı izleme eğlenceleriyle ilişkilendirmişlerdir. Larousse’a göre The Flanéur, ancak büyük şehirlerde, metropollerde varolabilir; çünkü küçük taşra şehirleri onun hareketlerini kısıtlayabilir ve gözlemleri için yeterince geniş bir alan sunmaz. Larousse, flanéur’lerin çoğunun aylak olmasına rağmen, aralarında sanatçıların da bulunduğunu söylüyor ve yeni şaşırtıcı şehir manzarasının çok çeşitli yüzlerinin onlar için hammadde olduğunu ekliyor.12

Larousse tarafından yapılan ilk alıntı, Balzac’tan ve flâneur, doğal olarak 19. yüzyıl ortası Paris’i bağlamında tartışılıyor. Yine de, şehir bireyinin bu biçimine ilişkin en azından bir tartışma, 1806 tarihli. O yıl yayımlanan bir anonim broşürde, Bonapart döneminin tipik bir flâneurü olan Mösyö Bonhomme’un günlük yaşamı tasvir ediliyor ve daha sonraları Baudelaire ve Benjamin’in metinlerinde görülecek olan tüm özellikler açıkça konuyordu.13 Yazarını kimsenin bilmediği bu broşürde Mösyö Bonhomme’un geçimini nasıl sağladığı söylenmez, yalnız, rantiye olduğundan bahsedilir, görüldüğü kadar, bir araziye ya da ticarethaneye sahip değildir, ailevî sorumlulukları da yoktur, Paris’te keyfince gezmektedir. Flâneur, zamanının çoğunu şehir manzaralarını seyrederek geçirir; yeni buluşları inceler, örneğin 15.Luis Binasında durup deniz aşırı telgraf sinyallerine bakar, hiçbir şey anlamasa bile; yeni binalar onu büyüler. Hayatını meydan saatleri ve barometreleri yardımıyla -ücretli çalışma durumunda olmayan birisi için bile zamanın kontrolünün kazandığı büyük öneme işaret edecek şekilde- düzenler ve saatlerini alışverişle, vitrinlerde kitaplara, yeni moda eşyalara, şapkalara, taraklara, mücevherlere, her türden yeni çıkmış şeylere bakarak geçirir.

Mösyö Bonhomme’un gününün ikinci özelliği de, kafe ve restoranlarda geçen zamanın çokluğudur. Çoğunlukla da oyuncular, yazarlar, gazeteciler ve ressamlarla birlikte olmayı tercih eder; bu, ilgilerinin ağırlıklı olarak estetik olduğunu gösterir. Gün boyunca yeni oyunlarla ilgili dedikoduları, sanat dünyasındaki rekabetleri, tasarlanan yayınları öğrenir ve birçok kez resim sergilerini önceden görmek için sabırsızlandığından sözeder. Üçüncüsü, onun için kent yaşamının en önemli görüntülerinden biri, toplumun aşağı tabakalarının davranış biçimleridir – örneğin askerleri, işçileri ve açık hava danslarında yosmaları seyreder. Dördüncüsü, giysilerle kent manzarasının hayati bir bileşeni olarak ilgilenir. Beşincisi, kadınlar hayatında küçük bir rol oynar. Çekici bir sokak satıcısına dikkat eder, onun fahişelik de yapıyor olabileceğini düşünür, fakat kendisinin aktif bir cinsel hayattan zevk aldığına dair hiçbir belirti yoktur. Öte yandan bir kadın ressamdan sözedilir ve sık sık uğradığı bir restoranın sahibesinin haykırışlarından. (Kadınlar yiyecek işinde -biraz da erkek ahçıların, fırıncıların ve garsonların askerde olması sebebiyle- çok önemli bir rol oynarken, kadın ressamlar o dönemde hâlâ çok az sayıdadır.)

Mösyö Bonhomme’un marjinalliği özellikle dikkat çekicidir. O, esas olarak yalnız bir seyircidir, Edgar Allen Poe’nun Man of the Crowd’ı gibi, onu harekete geçiren şey, geçiciliğidir; fakat anonim kalabalıkla sürekli bir ilişki de gereklidir. Yalnızlık içinde geçen boş gecelerini doldurmak için, gezileri sırasında gördüğü veya duyduğu pek çok ilginç şeyi kaydettiği küçük bir günlük tutma konusundaki sebatında, flâneur’un gelecekteki yazar rolünün tohumları vardır; bu ısrar aynı zamanda, can sıkıntısından kaynaklanan meraklılık ve röntgencilikle de bağlantılıdır.

19. yüzyılın ortasının “flâneur”u, daha önce, devrim sonrası Paris toplumunda şekillenmiştir ve ilk görünüşü, onun sınıfsal konumuna işaret eder. O bir centilmendir; sınıfların ve üretimin tamamen dışında olmasına rağmen, o dönemde, en azından bir parça kişisel servete sahiptir.

METALAŞMIŞ MEKÂNLAR

Siegfried Kracauer ve Walter Benjamin -ikisi de, Frankfurt okulundan, Marksist yazarlardır- flâneur’un ortaya çıkışını birbirine çok benzeyen sözcüklerle anlattılar. Yine de Kracauer, bu rolün ekonomik belirleyicileri üzerinde daha çok durdu. Ona göre, 1830’lar ve 1840’ların başı, Paris’te “klasik bohem”in çağıydı. Bohemler, büyük bir yazar ya da sanatçı olmayı düşleyerek tavanarasındaki odalarında yaşayan öğrencilerdi. Bu öğrencilerin pek çoğu, mütevazi bir kökenden gelen genç kadınlarla, yosmalarla ilişki kurar ve birlikte yaşarlardı. Kracauer, bohemlerin orta sınıfın alt kesimlerinden ve zanaatkâr ya da memur küçük burjuva ailelerinden geldiklerini iddia eder. Bohemler, sanayi kapitalizminin gelişimi ve zanaatkâr sınıfının yıkılması ve atölyelerin yerini fabrikaların, Napoleon III’ün İkinci İmparatorluğunun yerini Luis-Philippe dünyasının alması ile birlikte, inişe geçtiler.14

Kracauer’e göre, öğrenci bohem, sonraki flâneur’dan ayırdedilmelidir. Bunun gibi, 1830’larda ve 1840’larda İtalyan Caddesindeki Maison D’or ya da Café Tortoni’de görünen züppelerden de. Bu cadde, son moda kamu hayatının merkeziydi ve züppeler, bohemler ve fahişeler, ama aynı zamanda büyük bir nüfus da, burada vakit geçirirdi. “Çok sayıda meraklı gezgin, pazar günleri bu caddelerde volta atarlardı” diye yazıyor Siegfried Kracauer.

“Her sınıftan insan, bu caddelerde aynı ve tek eğitimi alıyordu… gerçek eğitimlerini. İşçiler, kıkırdayan yosmalar, askerler, küçük burjuvalar, hafta boyunca gezinmek ve vitrinlere bakmak için pek az fırsat bulabilenler… hepsi, bunu pazar günlerini dolduracak bir fırsat olarak görüyorlardı.”15

Kamu hayatının bu özel biçimi, ne kamusal, ne de özel alanın sınırları içinde olmayan, her iki alanında kıyısında kalan kafelerde, lokantalarda, bulvarlarda, Benjamin’in sözettiği pasajlarda ve sonraları da büyük mağazalarda ve otellerde yaşanıyordu.16 Bu yerler, her şeyin satılık, herkesin serbest olduğu, özel bir ev yahut salon havası verilmeye çalışılan, metalaşmış mekânlardı. Toplumun parıltılı kesimi, evindeydi, kalabalıklar, onları seyretmeye, ama aynı zamanda onlara katılmaya geliyordu. Böylece toplum kendini, dışarıdakiler için bir görüntü olarak kuruyordu ve kafeler ve bulvarlar, Kracauer’in söylediği gibi, bu evsiz bireylere bir ev sunuyordu.

Benjamin gibi Kracauer de iki alanın ticarileşmesine ve metalaşmasına özel bir önem atfeder: yazın ve cinsellik. Endüstrileşmiş şehirde yaşayan kuşak, yeni yazı biçimleri talep ediyordu – eleştiri köşeleri, magazin yazıları… Bu, yeni bir yazın türüne hayat verdi; kalabalıkların sesinin, görüntüsünün ve her köşede, toplumsal hayatın her deliğinde bulunabilecek görüntülerin kaydı… Bu gelişme, İngiltere’de de Fransa’daki gibi oldu. Bu yazın türü, mütecessis, fıkra tarzında, alaycı, melankolik, ama en önemlisi, röntgenciydi.17 George Augustus Sala’nın Londra için yazdığı gibi: “Bir otobüsün tepesinden gördüğüm şeyler!.. Bir yarıştaki açık Londra… Değişik hayatlar, zor hayatlar, yoğun, huzursuz, değişken hayatlar… Acaba bir gözlemcinin hakkınızda not aldığını ve bunları yayımlayacağını farkediyor musunuz!”18

Kracauer bize Paris’te o güne dek gazetelerin, aynı görüşleri paylaşan küçük bir okuyucu grubuna hitabeden, bütünüyle politik organlar olduğunu söyler. Küçük bir gruba ulaşmak demek, yüksek abone oranı anlamına geliyordu ve gazetelerin, yaşamlarını sürdürebilmek için okurlarından ayda 80 frank almaları gerekiyordu. 1830’larda, basın ticarileşti. Kracauer, La Presse’nin yayıncısı Emile de Girardin’in bu devrimin başlatıcısı olduğuna inanıyor. Girardin, okuyucularından yalnızca 40 frank alıyor, ama buna mukabil, daha fazla ilan kabul ediyordu; zaten ilanlar, gazetenin dağılımındaki artış yüzünden de fazlalaşıyordu. Bunun sonraki sonucu, gazetelerin giderek daha az politik, gündelik hayata ilişkin makaleler, dedikodular ve sonraları tefrika romanlarla, daha çok eğlenmeye hizmet eden bir yapı kazanmaları oldu. Bu gelişme, daha fazla sayıda gazeteci talebine yol açtı.19

Kracauer, bulvarlarda ve kafelerde biraraya gelen üst sınıftan züppelerle yeni gazetecileri tasvir ediyor ve bu iki grubun birbirlerine çok benzediğini öne sürüyor. İki grup da, geleneksel toplumdan dışlanmıştır, ikisi de mâlî olarak bağımsızdır ve sonuç olarak topluma karşı tutumları, duygusal bir adanmışlıkla muhalefet değil, siniklik ya da alaycılıktır. Onların -Georg Simmel’in şehir hayatının tipik bir özelliği olarak gördüğü- “bıkkın tavır”ları, ikili bir durumda olan insanların tavrıydı: Burjuva toplumunun zevksizliğini eleştirir ve karşı çıkarken, bu toplumu eğlendirmek için para alıyorlardı.

Kracauer, cinselliğin de, aşıklarıyla birlikte yaşamayı doğal sayan yosmalar ve sonraları onların yerini alan ve pek bir duygusal ilişki olmadan bedenlerini satan “lorettes” (böyle adlandırılmalarının nedeni, genellikle Paris’in bu isimdeki bir mahallesinde yaşamalarıdır) yoluyla ticarileştirildiğini söylüyor. Büyük fahişelerin bulundukları sersemletici yüksekliğe tırmanmak ancak mutlu azınlığa nasip olsa da, ara basamaklarda pek çokları vardı ve bulvarlarda yaşayan bunlar, daha üst basamaklara tırmanmak için, sıradaydılar.20 Kendi istedikleri gibi yaşayan kadınlar, İkinci İmparatorlukta önemli bir rol oynadılar, genellikle de Luis Napoleon döneminin spekülasyon ve borsa çılgınlığı döneminde, arabulucular olarak.

İkinci İmparatorluk boyunca bohemliğin yükselişi, Paris’in 1830’lardakinden bile daha parıltılı bir görünüm almasını engellemedi; bu Paris’te, flâneur, yerini boheme bırakmıştı. İlk bakışta, flâneur, fena halde alaycı, mesafeli bir gözlemci olarak belirir; şehrin yüzünde dolaşır, onun zevklerini iştah ve ilgiyle tadar. Walter Benjamin, flâneur’un sanatçılığını, asfaltta bitki incelemeye benzetir.21 Flâneur, bu doğal olmayan ortamın doğabilimcisidir. Marcel Proust doğabilimci metaforunu “Yitik Zamanın Ardında”nın kahramanı, adaşı Marcel’li bir botanikçiye benzeterek geliştirmişti. Bu benzetme, Marcel iki homoseksüelle karşılaştığında yapılır. Bunu, az rastlanan cinsten bir arının, tohumlanabilmek için ona muhtaç olan bir orkideyle karşılaşmasına benzetir. İki adamın karşılaştığı sahne -ikisi de Marcel tarafından tanınmaktadır, ama birbirleri için farklı hayatlardan gelen yabancılardır- Proust’un deyimiyle “yabancılıkla, ya da doğallıktan hoşlanıyorsanız, giderek artan bir güzellikle damgalanmıştı.”22 Bu tam da flâneur’un büyük şehrin caddelerinde her gün, yüzlerce karşılaşmaya bakışıdır – ve tabii ki şehir hayatının büyümesi, “homoseksüel kimliği”nin ortaya çıkışını mümkün kılan bir şeydi.23

KADINLAR, İDEOLOJİ VE YENİ KAMUSAL ALAN

Bir zevk adamı olarak flâneur, şehrin görsel sahibi olan flâneur, postmodern feminist söylemde “erkek bakışı” olarak vücut bulan flâneur, bu flâneurdur. Erkeklerin, kadınlar üzerindeki görsel ve gözetleyici üstünlüğünün temsilcisidir. Bu bakış açısına göre, flâneurun şehirdeki gezinti özgürlüğü, esas olarak bir erkek özgürlüğüdür. Böylece, flâneur tipi, cinsiyetçi bir bağlamda ele alınır. Janet Woolf, bir kadın flâneur’un varolamayacağını söyler: kadın flâneur, görünmezdir.24 Griselda Pollock, kadınların -en azından orta sınıftan kadınların- şehir mekânlarına girişlerinin engellendiğini yazar; konularını erkek meslekdaşlarının genellikle yaptığı gibi, kafeler ya da başka eğlence yerlerinden değil, iç mekânlar ve ev sahnelerinden seçen Berthe Morisot gibi başarılı bir ressam olsalar da.25

Acaba kadınlar 19. yüzyılın şehirinde nasıl yaşadılar? Griselda Pollock ve Janet Wolff, hiç değilse bazı kadınların esas olarak erkek mekânlarının bazılarına kabul edildiğini teslim ediyorlar; kadının yerinin evi olduğu yolundaki genel kanıyı tartışıyorlar.26 Fakat 19. yüzyılın kamusal ve özel alanlar arasındaki ideolojik ayrımını otomatik olarak kabul edemeyiz. Bir kere, Viktoryenler, kadına özgü olarak nitelendirseler de, özel alan pratikte erkek belirlenimliydi -hâlâ da öyle-; erkekleri rahat ettirmek ve dinlendirmek üzere düzenlenmişti, kadınları değil. Ayrıca, özel alanın kadınların işyeri olduğu, feminizmin de temel önermelerinden biridir. Ek olarak, içine kapatıldıkları burjuva evi, en azından çalışan sınıftan kadınlar için, güvenli bir cennet değildi. Tersine, sınıfsal sınırların üzerinden cinsel saldırılar için ideal bir yerdi:

“Viktoryen evin barış ve güvenlik dolu tavanarası, bodrumu ve arka merdivenlerinde, hizmetçiler, sürekli olarak evin kötü amaçlı erkek sakinleriyle yüzyüzeydiler… ev sahibesi kilisede ya da yürüyüşteyken, büyük evler, yasak arzuların ve gizli tuzakların fısıltılarıyla dolardı.”27

J. Wollf, kadınların kamusal yaşamdan tamamen dışlandıklarını öne sürüyor:

“Şehrin anonimliği, hızlı, kişisel olmayan ilişkiler, George Simmel gibi toplumsal yorumcular tarafından tasvir edilmiş, Baudelaire tarafından gözlenmiş ve Walter Benjamin tarafından analiz edilmiştir. 19. yüzyılın sonundan itibaren, orta sınıftan kadınlar, az ya da çok, (gerçeklikte değilse bile ideolojide) özel alana emanet edilmişlerdi. Çalışma, şehir hayatı, barlar, kafeler, saygın bir kadın için kapalıydı. (19. yüzyılın sonu, büyük mağazaların açılışı ile birlikte alışveriş, kadınlar için önemli bir etkinlik haline geldi ve tüketici toplumu, onların bu şekilde kamusal alanda bulunmasını meşrulaştırıyordu. Fakat tabii ki modernleşme yazını (…) alışverişle ilgilenmiyordu.)”28

Görüşünü kanıtlamak için Janet Wolff, burjuva kadınlarını göze çarpan bir tüketiciliğin araçları ve kocalarının köleleri olarak gören Thorstein Veblen’in teorileri üzerinde duruyor. Giyinme tarzlarındaki olağanüstü titizlik, Veblen’e, onları kocalarının servetinin işaretleri haline getirmiş gibi geliyor. Ama 1899’da yazarken Veblen, güncelliğini yitirmişti. Giysi reformu hareketinin moda olan giysilerin sağlıksız, rahatsız edici ve çirkin olduğu yolundaki görüşlerinden etkilenmişti; ama 1900’lerle birlikte bu radikal fikirler, modanın ana akımını etkilemeye başlamıştı. Kadın modası, erkek modasını izliyordu: erkeklerin 19. yüzyılın başından itibaren spor kıyafetlerine dönmesi gibi, kadınlar da şehir kıyafeti olarak, binicilikte kullanılan etek-ceketi benimsediler. (20. yüzyılda Chanel ve diğerleri bu tarzı dünyaya yaymak için çok çalıştılar.) Her halükârda, Veblen’in modayı tümüyle reddetmesi, onun bir zevk kaynağı olmasının yanısıra şehir hayatında iletişimsel bir işlevi olduğunu görememesine ve beden kültürünün görünebilir biçimi oluşunu ihmal etmesine yol açtı. Theodor Adorno’nun söylediği gibi, Veblen’in analizleri fazlasıyla ekonomistçe ve kültürel yapıların ve kimliklerin rolünü anlamaktan uzak.29

Janet Wolff’un flâneur’u cinsel bir kimlik mi yoksa tanımlayıcı bir varsayım olarak mı, ya da her iki anlamda da mı ele aldığı çok açık değil. Bir ideoloji yorumu olan bu yaklaşıma, ampirik olguları kullanarak karşı çıkmak doğru olur mu? Alain Corbin, şöyle bir stratejinin meşru olmadığını söylüyor: tekdüze biçimde tekrar eden önermelerin toplanmasından çok, genel çizgiler ve imajlar oluşturmak ya da anlamlı ve ayırdedici tartışmalar yapmak, çalışmamızın amacı olmalıdır30- bu, tasarımlarla boğuşacağımız anlamına gelir ve tarihte, “sonul labirentte”, tuzağa düştüğümüzden, (tarihten sağlanan-ç.n) somut kanıtlarla bu tasarımlara karşı çıkmak mümkün değildir.31 Janet Wolff’un “ideoloji” ile “gerçeklik” arasında yaptığı ayrım, bir çok probleme yolaçar. İdeolojiyi, gerçeklikle hiçbir bağı yokmuşçasına ele alıyor, ve muhtemelen bütün kadınların caddelerde dolaşabildiklerini, ama “ideolojik olarak” eve hapsedildiklerini öne sürüyor. Böylece ideoloji, yekpâre ve katı bir düşünce anıtı haline geliyor. Yansıtmacı teorilerin tersine, ideolojinin gerçekliği yansıtan bir ayna olması yerine, gerçeklik ideolojinin soluk bir gölgesi, hatta, onunla hiç ilgisi olmayan bir şey haline geliyor. Kadınlara karşı böyle güçlü ve bütünlüklü, kimsenin etkileyemeyeceği bir ideolojik sistem öngördüğü için, bu yaklaşımın feminizmin politik hedeflerine hiç bir katkısı olamaz. “Saf ideolojik haritalar toplumsal alanın somut organizasyonundan ayırdedilemez”32 ise de, Griselda Pollock da benzer şekilde, ideolojinin “zihinsel haritası” ile “toplumsal mekânların tasviri” arasında radikal bir ayrım yapılması konusunda ısrarlı.

Mary Povery’nin yaklaşımı daha verimli. 19. yüzyılın ortalarında, İngiltere’de, şöyle yazıyordu:

Cinsiyetlerin temsili, ideolojik sistemlerin kendiliğinden üzerine kuruldukları ve mücadele ettikleri mevzilerden biridir. Cinsiyetlerin temsili, çatışık imajlarla, iktidar mücadelesinin cereyan ettiği mevzilerde ve bu mücadelenin yazılı olmayan kurallarında kurulur.

İdeolojiyi inançlar seti, bir şeyin içsel olarak düzenlenmiş etkisini taşıyan, kurumlar ve pratikler sistemi olarak tanımlamak… Yine de geriye baktığımızda bütünlüklü ve tamamlanmış görünebilen şey, güncel vurgular ve çıkarlar tarafından yarılmıştır. Genellikle Viktoryen dönemle birleştirdiğimiz orta sınıf ideolojisine, hem muhalefet edilmiş, hem de her zaman inşa halinde olmuştur; çünkü her zaman yapılmış, her zaman düzeltilmiş, tartışılmış, çelişik biçimlerde belirmiştir.33

Janet Wolff’un varsayımı, elbette ideolojik ve tasarımsal bir yapıda, fakat bence bu, meseleyi doğru algılamayı engelliyor. örneğin, orta sınıftan kadınların 19. yüzyıl boyunca, “az ya da çok”, evlerine kapatıldıklarını söylüyor; oysa, o dönem, orta sınıf kadınlarının giderek daha fazla şehrin kamusal mekânlarında görünmeye başladıkları bir dönemdi.

Kadınlar çalıştıkları büro işlerinin artışıyla birlikte, örneğin kadınların kendi başlarına rahatça gidebilecekleri lokantalara ihtiyaç duyuldu. Bunun yokluğu, Londra’da fazlasıyla hissedildi. 1852’de, bir gözlemci, işçi sınıfından kadınların, erkek ya da kadın, orta sınıftan insanların gitmedikleri kamusal yerlerde sık sık göze çarptıklarını söylüyordu. 1870’lerin şehir rehberleri, “hanımların gündelik alışverişlerini yaparken rahatça öğle yemeği yiyebilecekleri, beylerin girmediği yerler”in listesiyle başlıyordu.34 Bildiğimiz anlamıyla lokantalar, Paris’te Londra’dakinden daha yaygındı, fakat 1860’lardan sonra, orada da mantar gibi çoğaldılar. Kadınların kendilerini rahat hissetmeleri için özel düzenlemeler yapılan ve kadın garsonlar çalıştıran Bishopsgate’deki Crosby Hall, 1868’de açıldı.35 Düzenlemelerden biri, kadın müşteriler için tuvaletler konmasıydı. Daha sonra, istasyon büfeleri, sergilerdeki yiyecek-içecek odaları, hanımlara mahsus yemekhaneler gibi, kadınlara hizmet eden yerler, hızla açıldı. Yüzyılın sonunda, Lyons, ABC Çay Salonu, Fullers Çay Salonu, vejeteryan lokantaları, ve büyük mağazaların yiyecek içecek bölümleri, orta ve aşağı orta sınıf kadınlarının hayatına girdi.36 Bu düzenlemelerin meselenin boyutlarını gösterdiği iddia edilebilirse de, kadınların “görünmez” olduğu fikrini desteklemedikleri açık.

Alışveriş, modernlik söyleminde “görünmez” olmak anlamını taşımaz. Tam tersi. Benjamin’in yazdığı metalaşma, alışverişle ve satılık malların ulaşılabilirliğiyle yakından ilgiliydi; Emile Zola, Proust, Dickens ve pekçok başka yazar, şehir hayatının bu yönü üzerinde durdular ve görüyoruz ki, alışveriş ya da vitrin bakma, flâneur kişiliğinin 1806’daki kadar temel bir niteliğiydi.

19. yüzyılın alışveriş devriminin tepe noktası, büyük mağazaların ortaya çıkışıydı. Bulvarlar, kafeler ve pasajlar gibi, bunlar da yarı kamusal, yarı özel alanlardı ve buralara kadınlar rahatça gidip gelebiliyorlardı. Her ne kadar çoğu kadın için alışverişin zevkten çok bir iş olduğu söylenebilirse de, en azından mutlu azınlık için, bakma, toplum içine karışma ve gezinme zevkini içeren bir işti – büyük mağazalarda, kadınlar da birer flâneur olabiliyorlardı.37

ERKEK BAKIŞI: DÜNYA ALTÜST MÜ OLDU?

Griselda Pollock, “Modernlik ve Dişillik Mekânları” adlı çalışmasında, Edouard Manet ve çağdaşlarının modernist sanatında yer alan proleter ve lekelenmiş kadın cinselliği tasarımlarıyla ilgilenir. Bu ressamların büyük bir çoğunluğu, üst toplumsal sınıftandı. Resmettikleri birçok mekân, aşağı sınıftan kadınların bedenlerini değişik şekillerde burjuva erkeklerine sattıkları cinsel kamusal alanlardı. Orta sınıfın saygın kadınları ise elbette bu tür mekânlardan dışlanmışlardı.

Griselda Pollock, “erkek bakışı”nın önemini vurgulayan kuramsal bir gelenekten gelmektedir.

“Modern cinsel ekonomide, bakmak, değer biçmek ve sahiplenmek özgürlüğünden yararlanan erkek cinselliğine eklemlenen ve onu üreten bu bakış, flâneur’un bakışıdır”.38

Bu kuramsal tavır, Jacques Lacan’ın psikanalizinden kaynaklanmaktadır. Lacancı psikanalizden etkilenen feminist kuramcılar, “özellikle cinsel farklılığın ödipal süreç yoluyla nasıl kurulduğu sorunuyla ilgilenmektedirler… Lacan’a göre kadın, dil dünyasına, sembolik dünyaya girememektedir. Çünkü dilin edinilmesi esnasında fallustan, farklılığın tanınması yoluyla ise dili kuran sembolden yoksun olduğunu öğrenir. Onun dille ilişkisi, olumsuz bir ilişki, bir yoksunluktur. Dolayısıyla kadın, ataerkil yapılarda, öteki (muamma, gizem) olarak yer alır ve bu nedenle de (erkek) dilin dışında görülür”.39 Erkek bakışı, bir tür röntgencilik şeklinde oluşur, fakat sadece bilinçli bir arzuyu ve gizil üstünlüğü temsil etmez; onun bilinçdışı anlamı “iğdiş edilmiş ve uğursuz cinsel organlı kadının oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırmaktır.”40

Bu konum, bir kuramın değişmesine çok az katkıda bulunmaktadır. Yine de, çoğu feministin bu tavra oldukça ikircikli yaklaşmasına karşın,41 feminist sanat tarihi, film kuramı ve edebiyat eleştirisi üzerinde şaşırtıcı bir üstünlük sağlamıştır. Lacancı perspektifin kullanılması, başka şeyler yanında, sanatı gerçekliğin bir aynası olarak gören “vulger yansımacılık”a karşı geliştirilmiş bir tepkiyi temsil etmiştir. Ne var ki, sonuç sadece gerçeklik hakkındaki bilgimizin her zaman söylem ve tasarım yoluyla oluşturulduğu konusunda görüş birliğine varmak olmamış, Lacancı söylemin otoriterliği, karşı çıkmayı anlamsız kılarak ortadan kaldırırken, “gerçeklik” acınası, safdil bir yanlış anlamaya dönüştürülmüştür. Öznelliğin bölünmüş ve değişken olduğunu söyleyen Lacan’dan kaynaklanan kuramsal tavır42, ironik bir şekilde, her şeyi taşlaştıran bakışlı, kuramsal bir Medusa kafasının yaratılmasına neden olmuştur: kadınlara sonsuza kadar öteki’liğin deli gömleği giydirilmiş, aciz bırakılmışlar ve Erkek Bakışınca taşa dönüştürülmüşlerdir.43 Değişen anlamların akıcı evrenini (daha çok şehir görünümleri gibi) yaratan anlamlı pratiklerin ve tasarımların vurgulanmasını umabilmeliydik. Bunun yerine, tersi bir durum ortaya çıktı. Bu nedenle de, Lacancı söylem, yapısal çözülmeyi ifade eden ideolojiyi katlamakta ve güçlendirmektedir.

Feministler arasındaki tartışmalar ve görüş ayrılıkları, çoğu kez vurgudaki farklılıklarda başlıyor ve kutuplaşmış karşıtlıklarda sona eriyor görünmektedir. Cinsiyetçi gözlüklerle bakıldığında dünyanın altüst olduğunu biliyoruz. Fakat her feministin aynı sahneyi kendi gözlüğü ile görmediğini ve gerçekten her feministin aynı reçeteye sahip olmadığını da biliyoruz.44 Janet Wolff, Griselda Pollock ve ben tümüyle aynı görüşteyiz. 19. yüzyıl şehrinde kadınların sömürüldüğünü ve bastırıldığını düşünüyorum ve benim farklı düşündüğüm noktalar kısmen vurgu sorunlarından kaynaklanıyor. Fakat daha temel iki görüş ayrılığı da sözkonusu: Lacan’ın feministler için en yararlı kuramsal kaynağı sağlayıp sağlayamadığı ve şehir mekanının bazı temel düzeylerinde cinsiyet farklılığı ile yapılanıp yapılanmadığı ya da böyle bir oluşumun çelişik ve değişken olup olmadığı.

AYRIM ÇİZGİLERİNİ BULANIKLAŞTIRMAK

Soruna az da olsa farklı bir açıdan yaklaşmak, kadınların şehirlerde ne gibi tehlikeler ya da fırsatlarla karşılaştıkları üzerinde dururken hangisinin önemseneceği sorununa bağlıdır. Bunun için de, ikisi arasında bir karşılaştırma yapmak gerekir. Daha önce olduğu gibi şimdi de fırsatlar sınıfa ve ırka bağlı olarak değişiyor. Ancak, işçi sınıfından kadınların şehirlerdeki yaşamları ile köyde arkada bıraktıklarını karşılaştırdığımızda, şehirdeki durumlarının daha iyi olduğu sonucuna kolaylıkla varabiliriz. Fransa’da boşanma konusunda yapılan bir çalışma, kadınlar şehirlerde kırsal alanlara göre geçimlerini sağlama ve barınma konularında daha fazla olanağa sahip olduklarından, boşanmaların oldukça yaygın olduğunu göstermektedir.45 Kadınların bağımsızlığı, parasal durumlarında bir iyileşme olmasa da, şehirlerde yaşarken artmış görünmektedir. Yine de, aynı sınıftan erkeklerle karşılaştırıldığında, kadınların durumu kesinlikle daha kötüdür. Kadınların çoğunluğu oldukça güvensiz bir yaşam sürdürmekteydi ve çoğu kez ezici bir yoksulluk içindeydiler. Bir araştırmaya göre, Paris’te kadınlar erkeklerden yüzde 60 daha yoksuldu.46 Ancak kadınların birçoğunun ücretli işçi olması, onlara aile ekonomisine gömülmüş tarım işçisi için sözkonusu olmayan küçük bir özgürlük sağladı.

Belirli bir sınıftan olmayan kadınların yerleştikleri ara bölgeler vardı ve bu kadınlar, toplumun onları sokmaya çalıştığı katı kategorilerden sık sık kaçmaktaydılar. İngiliz “Raphael Öncesi” çevresinin kadınları bu tür kadınlara örnek oluşturmaktadır – bunların Viktoryen toplumuna özgü olmadıklarını hatırlamak önemli olsa da. Elizabeth Siddall, “Raphael Öncesi” efsanesini, Dante Gabriel Rosetti’nin “Tanrıça”sı gibi düşünür ve dişillik stilinin bu örneği aynı grupça göklere çıkarılır. Gerçekte Siddall da bir ressamdı – bu erkek egemen meslekte başarıya ulaşma çabaları binbir güçlükle karşılaşsa da. William Moris’in karısı ve kızı ise, Morris’in resim atölyesinde, aile işlerine yardım ederek ve ona tâbi olarak çalıştılar. Raphael Öncesi çevresi kadınlarının yaşamları kolay olmadığı gibi, dönemlerine uygun da değildi. Öte yandan, onların yaşamları, kadınların her zaman katı biçimlerde hizaya getirildiği ve denetlendiği ya da genel eğilimden kopuşun geri dönülmez ve felaket getirici olduğu, benimsenmiş bir toplum modeline çok fazla uymamaktaydı. Gerçekten de William Acton’un kendisi, açık fuhuşun birçok kadının yaşamında bir geçiş evresi olduğunu ve asla genelde hastalık ya da ölümle sonuçlanmadığını itiraf etmektedir. Başlarda Holman Hunt’la birlikte olan Annie Liller (muhtemelen onun metresiydi) daha sonra, aristokrasiyle bağlantısı olan bir piyade subayıyla evlenmiştir.47 O nedenle, değişik yazgıları olan bu kadınların durumlarından genellemeler çıkarmak doğru olmayacaktır. Kadınların sanattaki Raphael Öncesi tasarımlarının feminist bir çözümlemesi ise, tüm bu tutarsızlıklar ve çelişkiler yumağını önemsememekte ve ıskalamaktadır. Bunlar ne kadar özenle tanınırsa tanınsın, büyük ölçüde bilinçdışı süreçlere dayanan “anlam rejimi” ile ilgili psikanalitik bir inceleme -“gösterge” olarak kadının incelenmesi- çoğu kez kadının göstergeye indirgenmesi ile sonuçlanmaktadır.48

Dişillik, zorlamayla da olsa işçi sınıfından kadınlara dayandırılıyor görünmektedir. 19. yüzyılın insanseverleri ve yenilikçileri, bir dizi edebi tasarımda kadınlara şiddet dolu, vahşi ve hayvani özellikler atfetmiştir. Kadınlar küstahtılar ve ahlâki kuralları hiçe sayıyorlardı. “Dikkatsizlikleri, havailikleri ve cüretli yüzsüzlükleri dinmek bilmeksizin yazılıyordu. Bu başeğmeyen ve sarhoş edici öfke hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmuyor görünmektedir.”49

Birçok durumda, sınırlanacakları bir “özel alan” olmadığından, kadınlar sokaklara akın ediyorlar ve artık 19.yüzyılın ortaları ve sonlarında gazetecilikte yokluklarıyla değil, varlıklarıyla göze çarpıyorlardı.

Kadınların durumundaki ilerlemenin değişik biçimlerde fuhuş yoluyla olduğu doğru değildi. Kadın gazetecilerin ve yazarların bulunması anlamında, “flâneuses”e rastlanmaktaydı. George Sand, en meşhur örnektir. (Diğer özellikleri yanında, sokaklarda özgürce dolaşmak için -bu, özgürlüğün sınırlandığının en açık göstergesidir- erkek giysisi giymekle ünlüdür.) Emile de Girardin’yle evli olan Delphine Gay, evliliğinden önce de, çok başarılı bir romancı, oyun yazarı ve şairdi. Annesi Sophia Gay, Napolyon’un memuru olan kocasının savaşta ölümünden sonra, yazarak kendisinin ve kızının geçimini sağlayan bağımsız bir kadındı. Mme. de Girardin, erkek adı kullanarak kocasının gazetesinde yazmıştı; fakat, onun biyografisini yazan kişi, bunun tamamen bir sır olmadığını ve onun diğer yayınlarda kendi adıyla yazdığını söylemektedir.50 Kadın yazarların erkek bir kimlik almaya zorlanmaları, onların özgürlüklerinin dar sınırlarını göstermektedir. Yaygın olarak görülen bu eğilim, aynı zamanda bir direniş biçimiydi. İdeolojik söylemin aşırı vurgulanması ise, bu tarz bir direnişin üstünü örtmektedir.

Tartıştığım feminist açıklamalar, kadınların boyun eğişlerini ve aldatılışlarını aşırı vurguluyorlar ve çok kolaylıkla erdemli ve düşmüş kadın arasına olduğu gibi, özel alan ve kamusal alan arasına da, burjuvazinin iddia edildiği kadar net bir ayrım çizgisi çizdiğini sanıyorlar. Hegel’den doğrudan Mrs.Beeton’un Book of Household Management’ına uzanan ideolojik söylem, ta ki felsefenin kendisi cinsiyetçi olarak tanımlanana kadar, sürekli bu ideolojiyi işlemiştir. Ancak, bu oluşumlara çok fazla ağırlık verecek olursak, kadınların bu düşünce sistemlerine karşı kendi direnişlerini ve bunlarla ilgili değerlendirmelerini gözden kaçırabiliriz.51

METAFOR OLARAK FAHİŞE

Fahişelerin kendileri, 19. yüzyıl şehrinde, nihayetinde “flaneuses” sayılamaz mıydı? Böyle bir öneri, saf romantizm olarak görülebilir. Ve hiç bir feminist, erkeklerin sık sık yapmış oldukları gibi, fahişenin yazgısını asla romantikleştirmemelidir. Fahişeler, “sokak kadınları”, elbette hiçbir zaman erkekler gibi sokaklarda yer almadılar.52 Ancak, fahişe olmak, kaçınılmaz bir biçimde, bir kurban olmak da değildi. Fahişeyi bir kurban gibi görmek erkeksi bir romans olduğu kadar, feminist bir düşünce idi ve hâlâ da öyledir.

Fuhuş, 19. yüzyıl şehirciliğinin yeni rejimi için her durumda bir metafor haline geldi. Hem Baudelaire hem de Benjamin, metropolü, her şeyden önce bir meta ve metalaşma alanı olarak değerlendirirler. Fuhuş, metalaşmayı, kitle üretimini ve kitlelerin doğuşunu simgeler. Bütün bu görüngülerin birleştiği şey şudur:

Fuhuş, kitlelerle mitsel bir paylaşım olanağının yolunu açmaktadır. Ne var ki, kitlelerin ortaya çıkışı, kitlesel üretimle eşzamanlıdır. Fuhuş, aynı zamanda, bizim en mahrem nesnelerimizin gittikçe kitlesel olarak üretilmeye başlandığı bir dünyada ayakta kalma olanağını içeriyor görünür. Metropol fuhuşundaki kadının kendisi, kitlesel olarak üretilen bir nesne haline gelir.53

Feministler, Benjamin’i kadınları cinselliğe indirgediği ve şehir mekânına ilişkin bir “sorun” olarak tanımladığı için suçlayabilirler. Benjamin, kadınların bir cinsellik mekanı olduğu yolundaki Baudelaire’in varsayımını, kendisine kalkış noktası olarak almaktadır. Kadınlar, Baudelaire’in metinlerinde, şehirleşmenin temel bir özelliği olan doğanın yitimini temsil ederler. Çift cinsiyetli, lezbiyen, fahişe, çocuksuz kadın, metropoldeki yaşamın erotikleşmesiyle ilgili sorular doğurarak -hatta bunlara kendileri bile yanıt veremiyordu- yeni korkulara ve yeni olanaklara işaret eder.

Benjamin, Baudelaire’in “bir kez olsun, fahişenin perspektifinden bir fahişe şiiri yazmadığı”nın çok iyi farkındadır.54 Ayrıca, Adrienne Monnier’nin, kadınların Baudelaire’i sevmediğine inandığını belirtmektedir. Oysa “erkekler, kösnül yaşamlarının bir kısmının kefaretini ya da sefih kısmının betimini ve aşkınlığını gözler önüne serdiği için, Baudelaire’in çalışmalarını beğenirler”.55

Öte yandan, Benjamin’in gözlemlerinde de yitik doğaya duyulan özlemin ayırdına varabiliriz; örneğin kadınları “profesyonel” bir hale getiren şey, kozmetiklerin yarattığı yapay gizlenmedir. Lezbiyenleri, doğal olmayan, kısır, erkeksi kişiler halinde yazmanın basit bir klişe olduğunu düşünebiliriz (Benjamin, “kahramansı” erkekliği bir protesto, teknolojik şehir uygarlağına karşı kendi başına modern bir şey olarak görmektedir). Susan Buckmoiss’un da belirttiği gibi, Benjamin, fahişeyi en az Baudelaire kadar nesneleştirir ve şehirdeki “doğal olmayan” kadın tiplerinin “kahramanlığını” vurgularken, onları burjuva trajedisinin yalıtıcı halesi ile sarmalar. Baudelaire’de olduğu gibi, Benjamin için de, fahişe “öteki” olarak kalır.56 Baudelaire yine de, sadece bir kadın düşmanı olarak görülemez57 ve feminist bir bakış açısıyla ele alındığında sakatlanacak bile olsa, Benjamin ve Baudelaire’in yaklaşımlarını okumak, yeni şehir yaşamının cinsel ilişkiler açısından ifade ettiği şeyle bir yüzleşme çabası olduğundan yararlıdır.

Flâneur’un usta bir “röntgenci” olarak yorumlanması ise, elbette bu rolün parasal güvencesizliğini ve duygusal belirsizliğini gözden kaçırmaktadır. Bu rol nüfusun sadece küçük bir kesimi için sözkonusu olsa da, eğitimli erkekler (Grisalda Pollock’a göre bu kavram sınıfsal olduğu kadar cinsiyetçidir de) çoğu kez yoksulluğa ve belirsizliğe sürüklenmişlerdir. “Bakış”ın aşırı vurgulanması, -ironik bir şekilde- flâneur’un asfalt yollarda aylakça dolaşırken ya da marjinallerin gizli dünyasını araştırırken, aslında çalıştığı gerçeğinin üstünü örtmektedir. Bu, aynı zamanda, flâneur hakkındaki söylemin dışa vurduğu o muazzam kaygının da farkına varmamızı engellemektedir.

Yazarların bir kısmı, flâneur’u trajik bir figür olarak romantikleştirmektedir. Örneğin, kendisi bir komüncü olan ve siyasal açıdan diğer yazarların çoğundan daha belirgin bir konumda bulunan Jules Valles, romantik, fakat kalabalıkların çekimine mahkûm flâneur hakkında yorumlar yapmıştır. Valler’e göre onlar “serkeşlerdi”, boyun eğmeyenlerdi, isyankârlardı ve reddiyecilerdi:

Özgürlüğe yeminli… bir insan ırkı… vardı. Yazgılı oldukları yaşamı kabul etmek yerine, sadece kendi çabalarıyla, bu ister cüret olsun ister yetenek, kendilerine bir yer açmak istediler. Belli bir yol tutturmaktansa, kestirmeden gittiler ve şimdi… Paris’in lağımları boyunca akıyorlar.

Cübbesini satan profesör, ceketini değiş tokuş eden subay… bir oyuncu olan hukukçu, gazeteciliğe başlayan rahip… tamamlayacakları misyonları, gerçekleştirecekleri kutsal inançları ve savunacakları bayrakları vardı.

O, yaşamda hiç kökleri olmamış bir isyankardır. Mesleği, mevkisi, ustalığı yoktur… Sahip olduğu tek şey, sanatla, edebiyatla, astronomiyle, manyetizmayla ve elfalıyla uğraşma saplantısıdır. Ya da bir banka, bir okul, bir din kurmayı düşler.58

Ve gerçekten de flâneur, ayırıcı nitelikleriyle bir marjinal sayılır. Baudelaire, kendisini tüm marjinallerle, fahişelerle, paçavracılarla, ayyaşlarla aynı görür. Bir isyankârın kendisini toplumun “lumpen” kısmıyla özdeşleştirmesi alışıldık bir şey değildir; ancak, bundan fazlası da yapılmıştır. Baudelaire, karşı konulmaz bir metalaşma süreci açısından yaşadığı toplumu yorumlarken, Kracauer ve Benjamin’i öncelemekteydi. Tüm toplum dev bir fuhuş ağına yakalanmıştı; her şey satılıktı ve yazar sanatına fahişelik yaptırdığından, herkesten daha çok fahişelik eden biriydi. Sonuna kadar para için sıradan şeyler yazan bir yazar olarak yaşamak ne kadar tatsız olsa da, bedenin satılmasının daha kötü olduğunu söyleyebiliriz. Baudelaire’in seçimi ise, bunun daha da ötesindeydi; fahişelerin yerini, bilinçli olarak kendisinin kılmıştı ve bu kaba bir gereksinimin zorlamasından çok, onun üstlendiği bir özdeşleşmeydi.59 Bu bile, flâneur’un gezginliğini körükleyen umutsuzluğu yeterince gösterecek bir olgu değildir.

“MÜTEREDDİDİN YURDU”

Benjamin için, metropol bir labirenttir. Büyük kent yaşamını kırsal yaşamdan ayıran şey, yabancıları sürekli bertaraf etmemiz olduğundan, gereğinden fazla kullanılan “bölüntülenmiş” sıfatı işte buraya uygun düşmektedir. Biz, erkeklerin ve kadınların “hikayelerinin” küçük bir kısmını gözlüyoruz; ancak bu hikayelerin sonlarını hiçbir zaman öğrenmiyoruz. Yaşam kısa bir hikaye, düşsel, temelsiz ya da belirsiz olmak yerine (gerçekçi roman, şehir yaşamının veya en azından ona bağlı olarak burjuvazinin doğuşunun bir ürünü olsa da), kendini epik ya da söylencesel bir biçimde kurma çabasıyla sona erer. Anlam karanlıktır; yaşanan duygu yerini ironi ve ilgisizliğe bırakır, Georg Simmel’in “bıkkın tavrı” doğar. Şehir yaşamının bölüntülenmiş ve tamamlanmamış doğası, kendi melankolisini yaratır. Yaşadığımız şey bir nostaljidir; hiç tanımadığımız yaşamları yitirmenin, sadece varsayabildiğimiz yaşamların duygusudur.

Şehrin dehşetli görünümünün derinde yatan anlamlarını ve flâneur’un açıkça yersiz varlığını anlatırken, Benjamin’in kullandığı şey, Baudelaire’in hüzne saplanıp kalmasıdır. Benjamin’in flâneur hakkındaki düşüncelerinin temelini, kent yaşamı karşısındaki ikirciklik ve şehirlerin melankolisine hazin bir kapılış oluşturmaktadır. Bu melankoli, şehrin, tüketimin ve çok az kişiye haz sağlamak için didinen çok sayıda insanın açık yoksulluğu ve sömürüsünün azalttığı haz ve zevk tuzağının gerçekleşmemiş büyük vaadinden kaynaklanıyor görünmektedir.

Benjamin eleştirisinde, “fantazya”yı, şehrin düşsel dünyasını, kapitalizmin yarattığı yanlış bilinç şeklinde tanımlamaktadır. Görebiliriz, fakat dokunamayız. Yine de, bu hayal kırıklığına uğratan yanlışlık -hatta aylakların ve fahişelerin açıkça görünür sefaleti bile- estetize edilir, (Freudçu terimlerle) “taşlaştırılır” (cathected*) ta ki, bizim uyuşturucu bir düşle altedilmemize kadar. O anlamda Benjamin, şehrin labirentinden öte bir şeyi arzulayan bir ütopyacıyı anlatmaktadır. Bu ütopyacılık, 19. ve 20. yüzyıllardaki “modern şehir”le ilgili çalışmaların ana temasıdır. Tam olarak neyi yitirdiğimizin artık açık olmamasına ve şehir koşullarının tuhaf bir biçimde ütopyayı ve karşı ütopyayı eşzamanlı olarak temsil etmesine karşın, Max Weber’de, Marksist söylemde ve postmodernizm metinlerinde aynı tema bulunur: melankoli, “yitirdiğimiz dünya”ya özlem.60

Benjamin’in şehir yaşamıyla ilgili incelemesinde, başka bir temaya da rastlanır: kapitalist ilişkilerin doğurduğu cinsel yaşam. Şehir bir labirentti, flâneur ise onun cisimleşmesi. Labirentin özgül bir anlamı vardır: erkek iktidarsızlığı. Bu, Benjamin için “mütereddidin yurdu”dur. Çekingen birinin, bir amaca varırken izlediği yol, kolaylıkla labirent biçimini alır. İşte bu labirentin bölümleri arasındaki (cinsel) gezintinin aldığı biçim, kendi doyumunu önceler.61 Röntgencilik ve metalaşma, doyumun azalmasına ve ertelenmesine neden olur. Baudelaire’in hüznü, işte bununla ilişkilendirilir: onun ruh durumu ya da mizacı şehre bakışını belirler. Kumar oynamak, serserice gezinmek ve koleksiyon yapmak, bütün bu etkinlikler, Benjamin’e göre, hüzünle savaşmak içindir. Flâneur’un rutini yine de tamamen tekdüzedir ve Benjamin uğursuzca gözlemler yapar: “Bugün böyle insanlar için tek bir köktenci yenilik sözkonusudur ve bu daima aynı şeydir: ölüm. Taşlaştıran huzursuzluk, Baudelaire’in yaşamını tahayyül edebilmenin de formülüdür; bu öyle bir yaşamdır ki, gelişme nedir bilmez.”62 Flâneur’ün gezip dolaşma alışkanlığının yeknesaklığı, “her zaman aynı” olan yeninin “sonsuz tekerrür”ünün bir göstergesidir. Labirentin derinlerindeki canavar Minotaur’dur **, öldürülmeyi bekleyen canavardır o. Baudelaire’in hüznü de bir tür ölümdür: “erkek iktidarsızlığı- tek başınalığın belirgin siması”.63

Böyle bir bakış açısından yaklaşınca, asla bir kadın flâneur’un olmadığı söylenebilir. Çünkü flâneur sahiden hiç varolmadı; ancak yeni metropollerde sayısız şeyin yarattığı heyecan, bezginlik ve korkunun özel bir karışımının cisimleşmesiyle ve erkeksi kimlikte bıraktığı parçalayıcı etkiyle varlık gösterdi. Flâneur, gerçekten de giderek Poe’nun Man of The Crowd’ına benzemeye başlar; hiç yalnız olmasa da, bir yalnızlık görüntüsüdür ve tek başına bırakıldığında gözden kaybolur. O, erkek burjuva iktidarının tam bir cisimleşmesinden çok, endişenin sürekli değişen yansımalarını taşıyan, yapısal olarak çözülen bir görüntüdür. Benjamin, onu “Sokrates’in Atina’da pazar meydanlarındaki tartışmalarda kendine eş olarak seçtiği aylağa” benzetir. “…Artık bir Sokrates’e rastlanmaz ve bu yüzden de o, seçilemeden öylece kalır. Hatta onun aylaklığını garantileyen, kölelik de sona ermiş durumdadır.”64 Yaratıcılığıyla yaşayarak, bir şeylere tutunmadan sürüklenir durur ve anlamlandırmasını sağlayacak ataerkil bir söylemden yoksun olması, onu yeni bir söylem yaratmaya zorlar.

KAHRAMANLIĞI YENİLGİDEN KURTARMAK

Flâneur, erkek iktidarının zaferini değil, zayıflamasını gözler önüne serer. O bir gezgindir, tehdit altındaki Oedip’i cisimleştirir. Erkek bakışı, kadını, hadım olmuşu yok etmede başarısızlığa uğramıştır. Tam tersine, gerçek kimliğini saklama, erkeği yok eder. Flâneur, şehirleşmeyi niteleyen şiddetli altüst oluşlara çok sık yakalandığından, istikrarsız erkekliği temsil eder. Christine Buci-Glucksmann, arzunun Baudelaire’de “röntgencilik” ve “gizemli bir mükemmellik” arasında kutuplaştığını söylemektedir. Değişik biçimlerde de olsa, varlığını sürdüren bu parçalanmanın hâlâ Viktoryen cinselliğin temel bir özelliği olduğunu düşünüyoruz. Erkek iktidarsızlığını oluşturan şey de bu parçalanmadır ve Baudelaire’in şiirinde taş ve taşlaşma metaforları hep arzunun harap olmasını anlatır. (Glucksmann’a göre, bu parçalanma aynı zamanda Benjamin’in Baudelaire çözümlemesinin Lacan’cı düşünceye yaklaştığını gösterir.)65

Çalkantılı sanayi şehri, “kurulu sınırları yerinden eden ve düşüncede apaçık karşıtlıkların birlikteliğini zorlayan”, “günahkâr” bir alandır.66 Böyle bir şey, erkeğin cinsel iktidarının çözülüşünün “mizansen”idir (mise en scéne). Sanayi şehri, meydanlarından korkulan, isteri ve terör yaratan, başdöndürücü bir alandır. Labirent imgesi, şehir alanlarının yarattığı tehditin farklı bir şekilde yaşandığını gizler (oysa bu, insanlara kendilerini bütünüyle belirsizlikler alanına atma cesaretini sağladığından büyük ölçüde açıktır). Ürkütücü alanlar, suç işleme, fahişe olmak gibi herhangi bir şeyi ve her şeyi yapabilme sersemliğini yaşayan bireyi baştan çıkarır. Günahkâr arzuya karşı tek savunma yolu, ya kendine dönmek ya da arzu nesnesini taşa dönüştürmektir. Kadınların sanattaki taşlaşmış, sabit cinsel nesneler halindeki tasarımı, bu tür bir çabaya örnek oluşturabilir. Ne yazık ki, şehrin “kitlesel üretilen şeyleri”, kadınlar, her zaman harekete geçmişlerdir.

Flâneur, labirentte kendini göstermez; edilginleşir, kadınsılaşır. Bölüntülenmiş parçaların yazımında, kentin üzerine kendini yazdırdığı boş kağıtlarda, kendini yeniden yaratır. Yaptığı şeyler, kadınsı, yatıştırıcı hareketlere benzer; ancak hâlâ tehlikededir. Birkaç korkunç aşk nesnesinin minotaur’u -çökmüş bir fahişe, bir çift cinsiyetli- hâlâ her köşede dolaşıp durur. Ve en sonunda uğursuz ve tehlikeli bir hale gelir; minatour olan artık flâneur’un kendisidir – ya da çağdaş popüler kültürü bu denli uğraştıran, seri cinayetler işleyen katilin öncüsü Peter Lorre’in “M”sidir. Kuzuların Sessizliği filminde, Hannibal Lecter, açıkça minotaur’u temsil eder. Lecter, kurbanlarını yer ve tıpkı minotaur gibi, bir labirentin ortasında tuzağa düşürülür (her ne kadar bu, korku filmleri için klişe bulmanın son çabası olsa da).

O halde flâneuse değil, flâneur’dür görünmez olan. O, parçalanmış arzuların yoldan çıkmışlığını ve olanaksızlığını, arzularının nesneleriyle özdeşleşmeye çalışarak ve “kahramanlığı”nı bu yenilgiden çekip kurtararak gizler. “Büyük bir şehrin bilinmeyen diyarlarında sürüp giden revaçtaki yaşamın tantanası ve binlerce yüzer gezer varoluş -suçlular ve kapatılmış kadınlar- kahramanlığımızın farkına varmamız için yalnızca gözlerimizi açmamız gerektiğini kanıtlar”.67 Kahramanlık, her iki cins için de, metropolün kafaları karıştıran, labirentli ve korkutucu alanlarında ayakta kalabilmektir. Böylesi bir şey ise, anonimliğin kalabalık saflarındaki güzellik formları ile şehir yaşamına uygun düşen bireyselliği ayırt edebilme yetisine dayanır. Ne kadar keyfî görünse de, anlam yaratma eylemi, kendi içinde kahramanlığa dönüşür.

Bugün hâlâ kapitalist ilişkilerdeki yeni gelişmelerin yarattığı, şehirleri biçimlendiren bir dizi yıpratıcı değişimle kafa yoruyoruz. Bizim için önemli olan, yenilenmenin, çoktan geçmişte kalmış ayırtedici kavramları silerek, cinsiyetçi alanların yeni formlarını hangi yollarla yaratabildiğini dikkate almaktır.68 Planlamacıların çoğu, 19. yüzyılın sonlarında ve 20.yüzyılın başlarında yitik köyleri, bahçe şehirleri ve kırsal aileyi geri getirmeye çabalayıp durarak, böyle bir şeyi gerçekleştirmek için uğraşmışlardı. Yenilikçilerin nadiren tüm bir açıklıkla sordukları ve bugün hâlâ yanıtlanmamış soru, cinselliğin bir varoluş mu olduğu yoksa onu tam da kapitalizmin mi metalaştırdığı sorusudur; şehirlerdeki yeniliklerin bunu önleyip önleyemediği ya da önlemiş olup olmadığı ve bizim bu konuda ne düşündüğümüzdür. Yenilikçilerin arzularından eninde sonunda daha gerçek olan bir şey varsa, o da, ataerkil düşünceye meydan okuyuşu ve kadınların şehirlerde yarattıkları varoluşu stoacı bir tutumla izleyen flâneur’ün tedirgin bakışıdır. Tecavüz, pornografi ve cinsel tacizle ilgili çağdaş tartışmalar, bizim bu sorunları hâlâ çözmemiş olduğumuzu ve bunların kendiliğinden ortadan kalkmayacağını kanıtlamaktadır.

New Left Review, Ocak- Şubat 1992, s. 191.

Dipnotlar

(*) Hipnozun ikinci aşamasına verilen addır. Bu aşamada kişi tıpkı bir taş gibi kaskatı kesilmiş durumdadır.(ç.n.)

(**) Girit’te yaşadığı sanılan ve insan etiyle beslenen yarı insan yarı boğa şeklindeki canavar.(ç.n.)

1 Elizabeth Wilson, “The Sphinx in the City”, London 1991. Lynne Walker tarafından Nisan 1991’de düzenlenen “Women ard City Spaces” konferanslarından “Cracks in the Pavement”, beni harekete geçirici bir etki yaptı. Buradaki canlı tartışmalara katılan herkese müteşekkirim ve Lynne Walker’a, beni davet ettiği için teşekkür ederim.

2 Avrupa ve Amerika’da şehirleşme davranışlarına ilişkin tartışmalar için: Robert Vaughan, The Age of Great Cities, London 1843. Andrew Lees, Cities Perceived:Urban Society in European and American Though, 1820-1940, Manchester 1985.

3 Friedrich Engels, The Condition of the Working Class in England in 1844, Moskova 1962, s.56.

4 William Morris, News Form Nowhere, and Selected Writings and Designs (1890), Harmondsworth 1986, s.234-5.

5 Judith Walkowitz, Prostitution and Victorian Society: Women, Class and the State, Cambridge 1980.

6 Alexandre Parent-Duchatelet, De La Prostitution Dans La Ville De Paris, Paris 1836. “Orta malı kadınlar, ilk devrimin anarşi döneminde, kendi oyunlarına bırakıldılar ve denetimden uzak yaşadılar; bu felâket dönemde, kendilerini her türlü düzensizliğe adadılar. Böylece iblis evrensel boyutlara ulaştı ve 1796’da belediyeler yeni bir düzenlemeye gittiler; … fahişelerin kaydının tutulması, fuhuşun çaresiz düzensizliğinin en büyük çaresi olarak görülmüştür. Zaten Polis huzuruna çıkan bireylerin kimliklerinin bilinmesi gerekli değil midir?” (s.366-7, 370).

7 Alain Corbin, ”Commercial Sexuality in Nineteenth Century France: A System of Images and Regulations“, Representations, no 14, Bahar 1986, beden üzerine özel sayı, ed.Catherine Gallagher ve Thomas Lacquer.

8 William Acton, Prostitution (1857), ed. Peter Fryer, Londra 1968).

9 Josephine Butler, Memories of a Great Crusade, Londra 1896.

10 Walkowitz, Prostitution and Victorian Society.

11 Leonore Davidoff, The Best Circles: Society, Etiquette and the Season, Londra 1973.

12 Larousse’un başlığı, flâneur/flâneuse şeklinde, ama yalnızca flâneur’dan sözediyor. Flâneuse’ün ikinci bir anlamı daha kaydedilmiş: bir çeşit kanepenin adı olarak, yanda da resmi var. Abartılı biçimde süslenmiş bir kanape, taliplerini kadınsı bir edilgenlikle buyur ediyor.

13 Anon., Le Flâneur au Salon, ou M.Bonhomme, Examen Joyeux des Tableaux, Mêlé de Vaudevilles, Paris, tarihsiz (fakat 1806’da yayınlanmış) Tony Halliday’e bana bu referansı vermesini ve benimle olduğu sürede bilgisini benimle paylaşmasını sağlayan cömertliği için müteşekkirim.

14 Siegfried Kracuer, Offenbach and the Paris of his Time, çev.G.David ve E.Mosbacher, London 1937.

15 A.g.e., s.23.

16 Büyük mağazalarla ilgili geniş bir yazın var. Örneğin, bkz. Michael Miller, The Bon Marché: Bourgeois Culture and the Department Store, 1869-1920, Londra 1981; Rosalind Williams, Dream World: Consumption in Late Nineteenth Century France, Berkeley, Ca.1982; ve Rachel Bowlby, Just Looking: Consumer Culture in Dresier, Gissing and Zola, Londra 1985.

17 Bkz. Michael Woolf ve Celina Fox, ”Pictures from the Magazines”, ed. H.J.Dyos ve M. Woolf, The Victorian City, Volume II, Londra 1985.

18 George Augustus Sala, Twice Around the Clock, Londra 1859, s.220. Paris’te, kadınların otobüslerin ikinci katında yolculuk etmesine izin verilmezdi. Bkz.Susan Buck-Morss, ”The Flâneur, the Sandwichman and the Whore: the Politics of Loitering“, New German Critique, no.39,(Walter Benjamin üzerine ikinci özel sayı) Fall 1986.

19 Kracuer, Offenbach, s.66-7.

20 A.g.e.s 72.

21 Walter Benjamin, Charles Baudelaire: A Lyric Poet in the Era of High Capitalism, çev. Harry Zohn, Londra 1973, s.36.

22 Marcel Proust, ”Cities of the Plain”, Birinci Bölüm, Remembrance of Things Past, İkinci Cilt, çev.C.K.Scott Moncrieff ve Terence Kilmartin, Londra 1981, s.627.

23 Bu görüş, Mary McIntosh tarafından, ”The Homosexual Role”, Social Problems, vol.16, no 2, Fall 1968’de geliştirilmiş, ed.Kenneth Plummer, The Making of the Modern Homosexua, Londra 1981’de tekrarlanmıştır. Bkz. Alan Bray, Homosexuality in Renaissance England, London 1982; John D’Emilio, ”Capitalism and Gay Identity”, ed. Ann Snitow, Christine Stansell ve Sharon Thompson Desire: The Politics of Sexuality, Londra 1984 içinde; ve ed. Martin Bauml Duberman, Martha Vicinus ve George Chauncey Jr., Hidden from the History: Reclaiming the Gay and Lesbian Past, Harmondsworth 1990.

24 Janet Wolff, “The Invisible Flâneuse: Women and the Literature of Modernity”, Theory Culture and Society, özel sayı, “The Fate of Modernity”, cilt 2, no 3, 1985.

25 Griselda Pollock, “Modernity and the Spaces of Femininity” Griselda Pollock, Vision and Difference: Femininity, Feminism and the Histories of Art, Londra 1988 içinde.

26 Wollf, “The Invisible Flâneuse”, s.37.

27 Françoise Barret-Ducrocq, Love in the Time of Victoria, çev.John Howe, Londra 1991, s.47-49-50.

28 Janet Wollf, “Feminism and Modernism” Janet Wollf, Feminine Sentences: Essays on Women and Culture, Cambridge 1990, s.58 içinde.

29 Theodor Adorno, “Veblen’s Attack on Culture”, Prisms’de, çev.Samuel ve Sherry Weber, Cambridge, Mass 1981; ve Thorstein Veblen, The Theory of the Leisure Class (1899), Londra 1957. Daha fazla bilgi için bkz.Kaja Silverman, “Fragments of a Fashionable Discourse”, ed. Tania Modleski içinde, Studies in Entertainment: Critical Approaches to Mass Culture, Bloomington 1986.

30 Corbin, Commercial Sexuality in Nineteenth Century France, s.210.

31 Christine Buci-Glucksmann, ”Catastrophic Utopia: The Feminine as Allegory of the Modern” Representations, no 124, 1986, s.220.

32 Pollock, ”Modernity and the Spaces of Femininity“.

33 Mary Poovey, Uneven Developments: The Ideological Work of Gender in Mid-Victorian England, Londra 1989, s.2-3.

34 Robert Thorne, “Places of Refreshment in the Nineteenth Century City”, ed.Anthony D.King, Buildings and Society: Essays on the Social Development of the Built Environment, London 1980, s.25, The Women’s Gazette 1’den alıntı.

35 A.g.e., s.41,

36 A.g.e.

37 Bkz.dipnot 16 ve Elizabeth Wilson, Adorned in Dream: Fashion and Modernity, Londra 1985.

38 Pollock, ‘Modernity and The Spaces of Feminisity’.

39 E. Aun Kaplan, ‘Is the Gaze Male?’, Desire: The Politics of Sexuality içinde, Snitow, Stansell ve Thompson (edr.), s. 321.

40 A.g.e., s. 323.

41 Lacancı geleneğin feminist eleştirisi, çoğu kez alternatif bir psikanalitik perspektiften yapılmaktadır. Bk. Janet Sayers, Sexual Contradictions: Psychology, Pschoanalysis and Feminism, Londra, 1986 ve Joanna Ryan’ın Feminist Review’da (no. 38, yaz 1991) Diane Hamer’a (‘Significant Others’, Feminist Review, no. 34, Bahar 1990) cevabı.

42 Terry Eagleton, Ideology, Londra, 1991, s.144.

43 Susan Buck-Mars’ın belirttiği gibi (‘The Flâneur, the Sandwichman and the Whore’ içinde) Medusa kafası imgesi, çoğu kez şehirli kadının iğdiş edici gizilgücünü ve özellikle de devrimci kalabalıklardaki kadını işaret etmek üzere kullanılmaktadır. Bk. Neil Hertz, ‘Medus’s head: Male Hysteria under Political Pressure, Representations, Vol. 1, no.4, Sonbahar 1983. Bu imgeyi yıkan feminist bir gelenek de vardır. Bk. Hélène Cixous ‘The Laugh of the Medusa’ New French Feminisms içinde, Elain Marks ve İsabelle de Courtivron (edr.), 1980.

44 Göze ait imgelem, karşı çıkılan bir sorundur ve modernizmin en büyük sorunlarından biri olan, onun görsel terörizmi ya da görselliğe aşırı değer verilmesi, postmodern söylemce epeyce eleştirilir. Örneğin Doreen Massey şunu yazıyor: “Başkaları kadar feministlerin de çok iyi oluşturdukları argümana göre, modernizm hem görmeyi diğer duygulardan ayrıcalıklı kılmış, hem de otoriter, ayrıcalıklı ve erkeksi bir bakışaçısından görme tarzı’nı yaratmıştır… Görmenin ayrıcalıklı konumu, bizi diğer duyu algılarından yoksun bırakarak yoksullaştırır.” Doreen Massey, ‘Flexible Sexis’, Society and Space, Vol. 9, no.1, s.45, 1991. Luce Irıgaray, benzer bir noktaya temas etmektedir. Speulum de L’Autre Femme içinde, Paris 1974. Michel Foucault’un çalışmalarını tartışma bağlamında Martin Jay, buna karşın, “daha önceleri yüceltilen görme yerine yerilen görmenin geçtiği 20. yüzyıl Fransız düşüncesindeki söylem ya da paradigma değişiminden” söz etmektedir. Jay’a göre, “anti-görsel karşı aydınlanmanın zararları kadar faydalarını da araştırmaya başlamanın zamanıdır. İşte bu anti-görselliğin kendi soykütüğünü, görmenin aseletine duyulan saf inancı onarmak için değil de, daha ziyade onun yeni soysuzluğunun türlü yanıtlarını aydınlatmak için gizemli olmaktan çıkarmak gerekiyor.” Bk. Martin Jay, ‘İn the Empire of the Gaze: Foucault and the Desigration of Vision in Twentieth Century French Thought’ Foucault: A Gritical Reader içinde, Editör: David Couzens Hay, Oxford, 1986. Görselliğin feminist eleştirisi, bu nedenle, eski bir sorunun çözümünden çok, yeni bir sorunun parçası haline geliyor.

45 Roderick: Philips, Family Breakdown in Late Eighteenth Century France: Divorces in Rouen, 1792-1803, Oxford, 1980. Bu referansı için Tony Halliday’a teşekkür borçluyum.

46 Paul-Leroy Beaulieu, Le Travail des Fenimes au XIX Siècle, Paris, 1873.

47 Bk. Jan Marsh ve Pamela Gerrish Nunn, Woen Artists and the Pre-Raphaelite Movement, Londra, 1989 ve Jan Marsh, The Pre-Raphaelite Sisterhood, New York, 1985.

48 Griselda Pollock (ve Deborah Cherry’nin işbirliğiyle yazılmıştır), ‘Woman an Sign in Pre-Raphaelite Literature: The Representation of Elizabeth Siddall; Pollock, Vision and Difference içinde. Bu çalışma, Elizabeth Siddall’ın tasarımlarıyla ilgili, kendi içinde oldukça incelikli bir çözümlemeyi dışlamaz.

49 Barret-Ducrocq, s.31.

50 Georges D’Heilly, Madame E. de Girardin (Delphine gay): Sa Vie et Ses Oeuvres, Paris, 1869.

51 Bu konuyla ilgili sayısız feminist çalışma var ve bunların hepsini belirtmek mümkün değilse. Fakat bazı sorunların ilginç bir ele alınışı için, Bk. Michelle Z. Rosaldo; ‘The Uses and Abuses of Anthoropology’, Signs, Vol. 5, no.3, 1980.

52 Buck-Morss.

53 Walter Benjamin, ‘Central Park’, New German Critique, no. 34, Kış 1985, Mark Harrington’un yardımıyla çeviren Lloyd Spencer, s. 40.

54 A.g.e., s. 42.

55 A.g.e., s.44.

56 Buck-Morss, s. 122.

57 Janet Wollf, ‘İnvisible Flârense’

58 Jules Vallès, Les Refractaires (1857), Oeuvres Complètes, Vol. II, Paris, 1969, s. 148-9.

59 ‘Cracks in the Parement’ konferansındaki tartışmayı önerdiği için Christine Battersby’a teşekkür ederim. (Bk. dipnot 1)

60 Bu temaya Fredric Jameson’da da rastlanır; ‘Postmodernism, or the Cultural Logic of Late Caitalism’, NLR, 146, Temmuz-Ağustos 1984; ayrıca Bk. Arthur Kroker ve David Cook, The Postmodern Scene: Excremental Culture and Hyer-Aesthetics, Basingstoke 1986; Arthur Kroker ve Marilouise Kroker (edr.), Body Invaders: Sexuality and the Postmodern Condition, Basingstoke, 1988; Alex Callinicos, çağdaş şehir mizanseninin estetize edilmesiyle ilgili birkaç neden (Jameson’un ‘sanrısal zindeliği’ gibi) öne sürer. ‘Reactionary Postmodernism’, Postmodernism and Society içinde, Roy Boyne ve Ali Rattansi (edr.), Basingstoke, 1990.

61 Walter Benjamin, ‘Central Park’, s. 40.

62 A.g.e.

63 A.g.e., s. 47.

64 A.g.e., s. 51.

65 Buli-glucksman, ‘Catastrophic Utopia’, s. 226.

66 A.g.e., s. 221. Ayrıca bununla ve benzer konularla ilgili derinlemesine bir tartışma için Bk. Patrice Petro, Joyless Street: Women and Melodramatic Representation in Wermar Germany, Princeton, NJ 1989.

67 Charles Baudelaire, ‘The Salon of 1846’, The Mirror of Art: Critical Studies by Charles Baudelaire, Londra, 1955, s.128.

68 Bk. Wilson, The Sphinx in the City.

Birikim Dergisi: Kasım 1992 SAYI: 43

__________________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü

23
Oct
06

Soren KIERKEGAARD

tuberkulosa:
1813-1855 yılları arasında yaşamış olup, varoluşçu felsefenin öncüsü olarak tanınan Danimarkalı filozof.
Aydınlanmanın geliştirdiği doğa bilimlerini örnek alan bilgi ve akılcılık anlayışına şiddetle karşı çıkan Kierkegaard, Aydınlanmanın nesnelliği vurgularken, geleneksel din ve ahlakın hakikatlerine karşı aldığı düşmanca tavırdan rahatsız olarak, öznel hakikatin önemini vurgulamıştır. Hegel gibi, inanç ve aklı, hümanist bir teolojiyle daha yüksek bir düzlemde uzlaştırmaya çalışmak yerine, inançla aklın uzlaşmaz olduğunu savunan ve inançla akıl arasındaki yarığı daha da genişleten Kierkegaard, fideizm yoluna girmiştir.

Başka bir deyişle, rasyonalist bilgi görüşüne karşı çıkan, nesnel bilgi idealinin içsel yaşama, bireyin öznel deneyimine kör olduğunu savunan, onun insan yaşamını anlamaya hiçbir katkısı olmadığını söyleyen Kierkegaard’a göre, rasyonalist sistemler gerçekliğin tümünü bir düşünce sistemi içine sıkıştırır, herşeyi akla indirger; akıl dışındaki öğeleri ve hepsinden önemlisi varoluşu unutur. Varoluş terimini Kierkegaard insan için kullanır, zira var olmak belirli bir birey olmak, çabalayan, alternatifleri hesaba katan, seçen, karar veren bir birey olmak anlamına gelir. Aklı, toplumu, vb, ön plana çıkartan bir felsefe kişiselliği, kişisellik ilkesi olan varoluşu, insanın varoluşunu meydana getiren öğeleri hiç dikkate almaz.. Oysa gerçek felsefe derinden derine kişisel bir özellik taşımalıdır. Felsefe genel olana değil, özel olana, nesnel olana değil de öznel olana yönelmelidir.

Kierkegaard’a göre, insan yaşamı, soyut düşünceye göre çok daha önemlidir. Dahası, genel felsefi problemlerin, soyut düşüncelerin insanın en önemli anlarında hiçbir yardımı olmaz. Ona göre, insan yaşamının en önemli alanları, bireyin özne olarak kendisinin bilincine vardığı kişisel anlardır. Bu kişisel ve öznel öğeler, yalnızca nesnel öğeleri, tüm insanlarda ortak olan nitelikleri dikkate alan rasyonel düşünce tarafından açıklanamaz. Oysa, her insanın, her kişinin biricik varoluşunu meydana getiren bu öznelliktir.

Tanınmaya ve açıklanmaya muhtaç olan budur.

İnsan için önemli olanın kişiliğinin geliştirilmesi olduğunu savunurken, Kierkegaard insan varoluşunu, varoluş halini betimleyip, insanın ne olduğuyla ne olması gerektiği arasında bir ayrım yapar. Ona göre, insanın yaşamında insanın özünden varoluşuna doğru bir hareket vardır. Hıristiyan dininde bir harekete ilişkin geleneksel açıklama günah kavramından oluşur. Kierkegaard’a göre de, insanın özü Tanrı’yla, sonsuz olan yüce varlıkla ilişkiyi gerektirir. İnsanın varoluş hali, onun özünden uzaklaşmasının, yani Tanrı’ya yabancılaşmasının bir sonucudur. Bundan dolayı, insanın bu dünyadaki yaşamı, “korku”yla, “yılgınlık”la ve insanın sonluluğundan duyduğu “sıkıntı”yla doludur. Bir insanın eylemleri, onu Tanrı’dan daha da uzaklaştırırsa, onun yabancılaşması ve umutsuzluğu daha da artar.

Akıl yoluyla kanıtlanabilecek ahlaki bir sistem ya da din olamayacağını, ahlak ya da din içinde, bize belli bir biçimde yaşamamız gerektiğini gösterecek, hiçbir rasyonel kanıt olmadığını savunan Kierkegaard, dini ya da ahlaki doğrularla ilgili kesinliğin, insan varlıklarında söz konusu olan kesinsizlik öğesini ortadan kaldırırken, özgürlüğü de yok edeceğini öne sürer. Öte yandan, rasyonel kanıt, bize doğru yaşamakta olduğumuzu entelektüel olarak gösterse bile, bizi hiçbir zaman öznel olarak ikna edemez. Bundan dolayı, onun gözünde kesinsizlik ya da belirsizlik, öznel hakikat açısından bir kusur olmak bir yana, onun özünü meydana getirir. Kesinsizlik, insan yaşamı açısından en önemli olan şeyin, seçme özgürlüğümüzün doğal bir sonucudur.

Kierkegaard’a göre, kesinsizlik özgürlüğü içerir. Bizim, teorik kesinliğe ulaşamasak bile, hakikati arama gibi bir sorumluluğumuz vardır. O , insanın, şu ya da bu biçimde yaşamak,ve seçiminin sonuçlarıyla birlikte yaşamak durumunda olduğu için, seçimde bulunmaktan başka bir alternatifi bulunmadığını söyler. Bir seçimde bulunmamak da, daha az bilinçli bir seçim olsa bile, bir tercihtir. Ona göre, biz, özgürlüğümüzün farkında olmadığımız zaman bile, sorumluyuz. İşte, insandaki endişe ve tasanın, korku ve yılgınlığın kaynağında bu durum, yani özgürlük ve sorumluluğumuz vardır.

Kierkegaard’ın felsefesinde aralarında çok yakın bir ilişki bulunan korku ve özgürlük kavramları, ikici bir metafiziği yansıtır. Başka bir deyişle, ondan insan varlıkları, hayvansal olanla tanrısal olanın, sonluyla sonsuzun bir karışımını ifade eder. Buna göre, insan varlığı zamansal olanla ebedi olanın, sonluyla sonsuzun, tinle maddenin, özgürlükle zorunluluğun bir sentezidir. Özgürlük imkanı tinsel doğamıza bağlıdır. Fakat insan varlıklarının bir de hayvani doğaları vardır. Bu nedenle, insan özgürlüğünü, hep bir çatışma ve korku olarak yaşar. İşte insan varlığının en temel seçimi, özgürlüğünü benimseyip, hayata geçirme ya da özgürlükten kaçıştır. Kierkegaard, özgürlükten kaçışı, 19. yüzyıl toplumunun, burjuva ahlakının en temel özelliği olarak ifade eder. İnsanlar uzlaşımsal davranış tarzlarına uymakta, ortalama olana sığınmaktadırlar. Ölümün kaçınılmazlığı gerçeğiyle yüzyüze gelmek yerine, gelip geçici hazların sağladığı tatminle yetinip, unutmayı ve yılgınlığı seçmektedirler.

Kierkegaard, bu durumu ve çıkış yolunu, estetik varoluş tarzı, ahlaki varoluş evresi ve nihayet dini varoluş tarzından meydana gelen üç ayrı varoluş evresi’yle göstermeye çalışmıştır. Ona göre, her insan gerçekleştirmek durumunda olduğu bir öze sahiptir. Bu öz ise, insanın Tanrı’yla ilişki içinde olması olgusu tarafından belirlenir. İnsan bu dünyadaki yaşamı sırasında üç varoluş tarzından her birinde olabilir.

Fakat insanın yaşadığı yabancılaşma, umutsuzluk ve suç duygusu, insana bu varoluş tarzlarının niteliğini ve bunlar arasındaki farklılıkları öğretir. Kierkegaard’a göre, insanın yaşadığı bu olumsuz duygular, ona bazı varoluş tarzlarının diğerlerinden daha sağlam ve gerçek olduğunu gösterir. Sağlam ve gerçek bir varoluş tarzına ulaşmak ise, akılla değil de, inançla ilgili bir konudur.

Ahmet Cevizci-Paradigma Felsefe Sözlüğü

Kierkegaard , Soren Aabye (1813-1855) Düşünceleriyle varoluşçu felsefenin biçimlenmesinde çok büyük bir yeri bulunan Danimarkalı Filozof, din düşünürü, toplum eleştirmeni, yazınsal ironi ustası. Yapıtlarının felsefenin geleneksel sınırlarını epey bir zorlaması, tanrıbilim, ruh- bilim, yazın eleştirisi, kurmaca yazın gibi pek çok alanda da kendisinden sık sık söz edilmesine yol açmıştır. Kierkegaard’ın bütün bu farklı söylem alanlarında etkileri bulunan bir düşünce geliştirebilmiş olmasının altında hiç kuşkusuz filozofun mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış karakteri karşısında Hıristiyan inancının baştan sona yenilenmesi gereğine duyduğu sarsılmaz inanç yatmaktadır. Bu anlamda öteki alanlara yaptığı katkılar bir yana, Kierkegaard özgün düşünceleriyle hem din felsefesinin hem de tanrıbilimin geleceğine yaşamsal değerde katkılarda bulunmuştur.

Varoluşçuluğun en önemli kurucularından biri olarak gösterilen Kierkegaard, dönemin yükselen değerleri Hegelcilik ile Alman Romantizmi’ne yönelttiği eleştirilerle, modernizmin gelişimine getirdiği açımlamalarla, deneysel içerikli yazın denemeleriyle, kutsal kitaptaki betilere getirdiği canlı betimlemelerle, dönemin Danimarka Kilisesi’ni ağır bir dille yeren yazılarıyla, gerçek Hıristiyan inancını çözümleyip yeniden canlandırma çabasıyla ve felsefe sorunlarının bambaşka bir gözle görülmelerine olanak sağlayan yarattığı yeni kavramlarla da bir o denli önemlidir.

Kierkegaard’ın düşüncelerinin, pek çok başka filozofla karşılaştırıldığında, daha ilk bakışta yaşamıyla daha bir yakından ilintili olduğu görülür. Nitekim Hegelciliğe yönelttiği eleştirilerin kaynağında da Hegel’ın geliştirdiği düşünce dizgesinin, bu dizgenin büyüsüne kapılan izleyicilerini yaşamın kendisinden bütünüyle uzaklaştırıyor olması vardır. Varoluşçu denebilecek bu eleştirinin, açımlandığında, bir filozofun yaşamı ile düşünceleri nasıl birbiriyle çelişebilir sorusunun öne çıkarılmasından oluştuğu görülür. Kierkegaard bu bağlamda eleştirisinin yapısını, büyük ölçüde “filozofları ortaya koydukları düşünsel yaratılarla değil yaşamlarıyla değerlendirmek gerekir” yollu Eski Yunan savsözü üstüne kurmuştur. Bu açıdan bakıldığında, Kierkegaard’a göre Hıristiyan ülküsü çok daha anlamlıdır çünkü bireyin bütün varoluşu bir yaratı olarak Tanrı tarafından değerlendirilecektir. Kuşkusuz bir düşünürün ortaya koyduğu yapıtlar onun varoluşunu değerlendirmede önemlidir. Ne var ki Kierkegaard açısından bu onun bütün varoluşunu tüketmez; ancak belli bir bölümüne karşılık gelir.

Bu anlamda Kierkegaard’ın düşüncelerinin hemen her yerinde yaşamında başından geçen olayların izleriyle karşılaşmak olanaklıdır. Bu anlamda annesiyle, babasıyla, uzatmalı nişanlisı Regine Olsen ile yaşadıkları Kierkegaard’ın felsefesinde hep başköşededir.

Kierkegaard’ın pek çok yapıtındaki temel sorunsal, mevcut Hıristiyanlık durumu içerisinde nasıl Hıristiyan olunacağıdır. İyi eğitim almış bir kimse için bu sorunun yanıtı çok daha güçtür; çünkü varolan eğitim ve kültür kurumları bireylere kendilerine özgü kimliklerini keşfetme olanağı tanımaktan çok onları sürünün tektip kişileri olarak yeniden üretmektedir. Kierkegaard’ın gözünde bu sorun Danimarka’nın feodal toplumdan kapitalist topluma çok hızlı bir biçimde geçmesinin doğal bir sonucudur. Kierkegaard’a göre böyle bir toplumsal bağlamda kişinin kim ise o olmasının önünde iki büyük engel vardır. Bunlardan ilki varolan toplumsal kimliklerin olağandışı derecede akışkan olmalarıyken, ikincisi kişileri baştan normalleştiren, düzmece bireyler üretme üzerine kurulmuş kurumların varlığıdır.

Böyle bir toplumsal bağlamda yaşanan bu derin sorunsal karşısında Kierkegaard, tektip kimlikler üretmeyecek bir iletişim biçimi oluşturmanın ne denli gerekli olduğu düşüncesinden yola koyulmuştur. Bunun için kişilerin kendi öz kaynaklarına geri dönebilecekleri, kendi varoluş seçimleri için sorumluluk üstlenebilecekleri, kendilerine dayatılan toplumsal kimlikler dışında gerçekten kendileri olabilecekleri çok özel bir retorik geliştirmiştir. Bu retoriği geliştirirken Kierkegaard, baştan sorgulanmaksızın doğru diye görülerek geleneksel kültür yoluyla taşınan bilgi savla ona karşı önü alanamaz bir ironi ile savaşan Sokrates’ten çok büyük esinler almıştır.

Nitekim Sokrates’e Aralıksız Göndermelerle İroni Kavramı Üzerine başlığını taşıyan 1841 tarihli doktora tezinde Kierkegaard, Sokrates’in ironiyi söyleştiği kimselerin kendi öznelliklerini yine kendilerinin doğurmalarını kolaylaştırmak için kullandığım savlamaktadır. Böylelikle Sokrates yönelttiği ironi dolu sorularla konuştuğu kimseleri bildiklerini sandıkları kanıları bırakıp kendileri için düşünmeye başlamaya, kendi bilgi savlarının sorumluluğunu almaya özendirmiştir.

Kierkegaard yazılarında “ıroni”, “parodi”, “taşlama” gibi yazınsal teknikler yoluyla yerleşik bilgi ve değer kalıplarını kırmaya çalışır. Kierkegaard’ın düşüncesinin temelinde kendi ıçinde diyalekıik bir sıra izleyen üç aşamalı bir varoluş anlayışı yarmaktadır. Bunlardan ilki ”estetik aşama”, ikıncisi “etik aşama” ve en sonda yer alan da “dinsel aşama”dır. Bu üç aşamadan her bırınin aynı zamanda “estetik”, “etik” ve “din” olmak uzere Kierkegaard felsefesinin üç ayrı bölümünü oluşturduğu söylenebilir.

“Estetik varoluş aşaması” nın en belirleyici özellikleri duyu deneyine daima, gerçeklik yerine olanaklılığın yeğlenmesi, bölük pörçük bir öznenin yaşadığı bölük pörçük deneyimler, ironi ile kuşkuculuğun yoksayıcı kullanımı ve elden geldiğince cansıkıntısından kaçıştır. Kierkegaard’ın başyapıtı sayılan Ya/Ya Da:Yaşamdan Bir Kesit ’in (Enren-Eller: Et Livs Fragment, 1843) ilk cildinde estetik aşamaya simgeleyen “estet” karakteri, ironik bir yolla Alman romantizminin resmini çizdiği gibi Don Juan’dan Ahas verus’a (Serseri Yahudi), ondan da Faust’a değin tarihin çeşitli karakterlerine açık göndermelerde bulunmaktadır. Söz konusu yapıtın “Baştan Çıkarıcının Günlüğü” (‘Forforens Dagbog”) başlığını taşıyan en son bölümcesinde, baştan çıkatma eyleminin kendisinden çok baştan çıkarma olanağını tasarlayıp bir düzen uyarınca uygulamaktan duyusal haz alan kimse olarak “estet” karakteri en olgun biçimine kavuşur.

Estet’in yaşamdaki temel amacı insanları ve durumları güdümleyip yönlendirerek bunun doğurduğu etkileri kendi dikizci zihniyle seyredip haz almaktır. Kierkegaard’a göre, estetik bakış gündelik yaşamın sıradanlığını hangi araçla olursa olsun şiirselleştirme yetisi taşıyan bir bakıştır. Düşünümcü estet, kimileyin salt belli bölümlerini okurken geliştirdiği oyunlarla sıkıcı bir kitabı ilginç kılabilir, kimileyin de karşı tarafın sıkıcılığını onu kızdırarak, sonra da karşısına geçip kızdırmasının ondaki etkilerini seyrederek keyifli hale getirebilir. Bu anlamda ester kurnazca oyunlar tasarlayarak, ironiler geliştirerek, kendi imgelemiyle dünyayı kendi imgesine göre yeniden yaratma becerisi olan kimsedir. Bütün bunları yaparken, estet’ın yaşamının başlıca güdülenimi sıkıcı olanı ilginç kılmaktır. Bu tür bır estetizm anlayışına ilk bakışta sorumluluk almaktan kaçmayı özendiren bir anlayış ya da gerçeklikle fantezileri karıştıran yanılsama üstüne kurulu bir yaşama biçimi olarak etik konumdan bir takım eleştiriler yöneltmek olanaklı gibi görünse de Kıerkegaard etik ya da dinsel aşamalar adına estetik aşamayı bütünüyle ortadan kaldırmayı asla düşünmemiştir. Nitekim Kierkegaard estetik ile etik aşamalar arasındaki diyalektiğimsi ilişkiyi bir bireşimle dinsel aşamada bir birlerine ustalıkla kaynaştırmaktadır.

Varoluşun ıkıncı aşamasına karşılık gelen “etik varoluş aşaması”
ile anlatılmak isteneni kavramaya Kierkegaard için etik teriminin tek bir anlama gelmediği belirtlerek başlanabilir. Bu anlamda etiğin Kierkegaard’a göre iki ayrı anlamı söz konusudur:
(i) daha yüksek bır aşama olan “dinsel aşama” ile sınırlandırılmış varoluş aşaması;
(ii) dinsel bir yaşam sürdürulürken dahi edinılmesı olanaklı bir yaşam görüşü.

Ilk anlamıyla etik daha çok “evrensel “ olduğu düşünülen değerlere, daha açık söylenirse toplumsal normlara karşılık gelmektedir. Buna göre toplumsal normlar insan eylemlerini yargılamak için başvurulan en üst makamdır. Nitekim Agamennon da sırf Yunan törelerini yerine getirmek amacıyla kızını tanrılara kurban etmiştir. Kierkegaard’ın Ibrahim ile Ishak’ın öyküsünü diyalektik lirik bir dille yeniden yazdığı Korku ile Titreme (Frygt og Baeyen: Dialektisk Lyrik af Johannes de Silentio, 1843) de özünde aynı konuyu işlemektedir.
Ancak yapıtın temel amacı Ibrahim’in canı gibi sevdiği oğlu Ishak’ı toplumsal normlar öyle dediği için değil Tanrı’nın buyruğu gereği kurban etmek zorunda oluşunun tanıtlanmasıdır. Ancak Kierkegaard’a göre dinsel buyrukla karşılaşmak için kişinin öncelikle etik buyruklarla yüzleşmesi zorunludur. Kişinin imgelemle, olanaklarla, duyularla biçimlenen estet yaşam biçiminin dışına çıkabilmesi için bir bağıtta bulunması gerekmektedir. Estet’in etik olanı seçmesi zorunludur bu bağıtın kurulabil mesi için. Kierkegaard’ın dinsel bakış açısına göre iyi ile kötü arasındaki ayrım toplumsal normlar üzerine değil, bütünüyle tanrı üzerine kuruludur. Ancak yine de, Johannes de Silentio’nun Ibrahim’in durumu için ileri sürdüğü gibi, Tanrı toplumsal normlar uyarınca bir etik bağıt talep ediyor düşüncesiyle etik aşamada kalarak yaşamak da olanaklıdır. Bu Kierkegaard’ın anlayışında etiğin taşıdığı ikinci anlama karşılık gelmektedir.

“Dinsel varoluş aşaması” na gelince, Kierkegaard her şeyden önce kendisini bir din ozanı olarak tanımlamıştır. Yapıtlarıyla temelde gerçekleştirmeye çalıştığı okurlarının Hıristiyan dininin gerçek özüne dörımelerini sağlamaktır. Dönülmesini istediği Hıristiyanlık türü, günah, suç, acılara kadanma, bireysel sorumluluk gibi ağır değerlerin ya da bedellerin sonuna dek yaşanmasından geçmektedir. Bu anlamda sahici Hıristiyan inanışı Kierkegaard’a göre kesinlikle Kilise’nin dogmalarını peşinen kabullenen bir sürü inanışı değildir. Böyle bir inanış her zaman için kişinin öznel tutkusuyla ilgili bir yaşam biçimi gerektirdiğinden Tanrı adına bile olsa araya ne bir dünyevi kurumun ne de bir başka öznenin girmesine izin vardır.

İnanç Kierkegaard için insanın mutlaka gerçekleştirmesi gereken bir varoluş ödevidir; çünkü ancak inanç temelinde bireyin tam anlamıyla kendisi olarak yaşayabilmesi olanaklıdır. Böyle bir kendilik Tanrı’nın sonsuzluk olarak değerlendireceği bir yaşam yapı tıdır; çünkü en büyük yapıt kayıtsız şartsız inanç üzerine kurulmuş yaşamdır.

Bu nedenle Kierkegaard’ın gözünde, bireyi altından kalkılması son derece güç bir sorumluluk beklemektedir. Bengisel anlamda kurtulmayı da köle kalmaya devam etmeyi de alacağı kararlarla, yapacağı varoluşsal seçimlerle belirleyecek o lan insanın kendisinden başkası değildir. Bu son derece ağır varoluş sorumluluğu karşısında, özellikle varoluş seçimleri ön cesinde bireyi kuşatan en derin duygu “kaygı”dır (angest). Kierkegaard için kaygı gibi temel bir insanlık duygusu iki yönlü bir duygudur. Ilk yönünü kişinin bengiselliği yaşamasından duyduğu kaygı oluştururken, ikinci yönünü kişinin kendi özgürlüğünü seçiyor olmasından duyduğu kaygı biçimlendirmektedir. Varoluş seçimi zaman ile sonsuzluğun kesiştiği anda meydana gelir; birey zamana konu bir seçimde bulunarak sonsuzluğa geçmiş olur.

Buna karşı inanç seçimi tam olarak bu biçimde gerçekleşmez. İnancın sürekli olurlıınarak yenilenmesi, Kierkegaard’ın deyişiyle “yinelenmesi”, inanca özel bir seçim yordamıdır. Kişinin kendi olmaktaliğı tam olarak bu yi nelemeye dayalıdır ama kişi bu yinele meden güçlü çıkmıyorsa kendiliğini çö kertecek bir umutsuzluk içinde bulacaktır kendisini. Bu güçsüzlük durumuna düşmemek için kişinin sürekli olarak i nancını yenileyerek güç toplaması ge rekmektedir. Buaçıdan bakıldığında, Ki erkegaard’a göre kişinin kendiliği ile Tanrı arasında dua yoluyla ya da mantıksal bir inanç dizgesi aracılığıyla (Katolik din yorumunda ya da Hegelcilik’te olduğu üzere) bir ilişki kurulması söz konusu değildir. Tanrı ile kişi arasındaki ilişki yalnızca bireyin inancımn yinelenmesiyle kurulmaktadır. İnancın yinelenmesi ben’in kendisiyle kendisi olarak ilişkiye geçerek güçlenmesine olanak sağlayacak tır. Daha açık söylemek gerekirse Kierkegaard için ben, inancın yinelenmesiyle özdeştir; kişi ben’ini ancak inancını yineleyerek kurabilmektedir.

Kierkegaard’ın hemen bütün yazılarında kendisini gösteren değişmez arayışlardan biri de “saçma” (absurd) tasarımına yönelik çözümlemelerinde kendisini göstermektedir. Saçma yoluyla insan en temel varoluş kararlarını alabilmekte, ancak alınan bu kararlardan son ra bile saçma tekrar tekrar insanın karşı sına çıkmayı sürdürmektedir. Bu anlam da Kierkegaard’ın saçma için verdiği örneklerin, saçmanın doğasına ilişkin aydınlatıcı değerleri vardır.

Ibrahim’in oğlu İshak’ı Tanrı’ya kurban etme kararı alışı, Kierkegaard’ın Regine ile nişan attıktan sonra yeniden biraraya gelme umudunu canlı tutması, hep saçma olanın kendisini açığa vurduğu yerlerdir.

Kierkegaard’ın düşüncesine göre inanç her zaman için Tanrı’ya karşı günah işlemiş olunduğunun, yanlış işler yapıldığının farkına varılmasıyla başlar. Insanın hep günah işliyor olduğunu görmesi Tanrı tarafından insana verilmiş inanan temel koşuludur. Bu anlamda günah kavramı, dolayısıyla da işlenen günahlar yalnızca insana özgü zayıflıkların bir sonucu değildir. Kierkegaard bu anlamda açıklıkla günahın kökeninde aşkın bir kaynağın bulunması gerektiğini ileri surer.

Kişinin günahkar Olduğunu görmesi demek, kendisine karşı günah işlenen bir yüce varlığın bulunduğunu görmesi demektir. Buna bağlı olarak insan bu günahların bedelini yaşamı içinde sürekli olarak saçmayla karşılaşarak, saçma eylemlerde bulunarak, bu eylemlerden sonra saçmaliğı deneyimleyerek bir tür kefaret olarak ödemektedir. Kierkegaard’ın saçma tasanmı Sartre’dan Camus’ ya, Heidegger’den Merleau-Ponty’e değin dinsel çağrışımlarından arındırılmış biçimiyle XX. yüzyılın pek çok varoluşçu düşünür ve yazarını derinden etkilemiştir.

Kierkegaard çoğu felsefe çevresinde siyaset dışı bir düşünür olarak bilinmesine karşın, yaşamı boyunca Danimarka Kilisesi, yaşadığı kültürün değerleri ve zamanının toplumsal durumu üstüne yazdığı yazılarda takındığı tutumun çok belirgin siyasal içerimleri olduğu açıktır. Sözgelimi Kierkegaard’ın daha ilk yazılarından biri, kadın özgürleşim hareketine karşı açılmış bir polemik olma doğası taşır. Bu polemiğin başlıca nedeni karşı tarafın Kilise’nin yozlaşan değerlerini günün değerlerine uyum sağlama ki lığı altında yutturması olsa da bir diğer önemli neden de dönemin aydın çevrelerinin özgürlükçü savunıılarına yer etmiş inançsızlığa duyulan derin kuşkudur.

Kierkegaard’ın kültür siyaseti bağlamında sürekli üzerinde durduğu konulardarı biri hiç kuşkusuz Hegel felsefesinin Danimarka sınırlarından içeriye hızla girişinden duyulan ralhatsızlıkta kendisini göstermektedir. Kierkegaard’ ın Hegel ile sorunu doğrudan düşünceleriyle ilintili değildir. Nitekim felsefesini yalnızca bir düşünce deneyi olarak alacaksak Hegel’in gelmiş geçmiş en önemli düşünürlerden biri olduğunu söyleyen Kierkegaard’ın asıl sorun olarak gördüğü Hegelcilik’tir. Kierkegaard’ın Hegelciliğin altını oymak için izlediği temel taktik bütün bir Hegel felsefesinin kapsamh bir parodisini sunmaktır. Ya! Ya Da ’dan başlayarak Bilimsel Olmayan Eklentiyi Sonlandrırken’e (Afsluttende uvidenskabelig Eftersknift, 1846) kadar Kierkegaard, okuru bilgiye götürmek yerine ondan uzaklaştırma amacıyla tasarlanmış bir biçimde Hegelci diyalektiği tersyüz etme uğraşı içindedir.

Ne var ki Kierkegaard’ın siyasal ve toplumsal birdüşünür olarak değerinin farkına ancak ölümünden sonra varılabilmiştir. Kierkegaard’ın toplumsal gerçekçiliği, yaşa nan sorunlara ilişkin derin ruhbiimsel ve felsefı çözümlemeleri, bu sorunların nedenlerine ve çözümlerine yönelik sap tamaları ilerleyen yıllarla birlikte kendi sini çeşitli düşünürlerin yapıtlarında açıklıkla duyuracaktır. Sözgelimi Kierkegaard’ın yazılarının Almanca’ya çevrilmesiyle birlikte Heidegger’in başyapıtı Varlık ile Zaman’ı yazarken Kierkegaard’ın büyük ölçüde etkisi altına girdiği açıktır —her ne kadar Heidegger onun adını bu bağlamda her nedense anma gereği duymamış olsa da. Özellilde XX. yüzyılın ikinci yarısında Nietzsche ile Kierkegaard, kokuşan kültürel kurumlara, yozlaşan toplumsal değerlere, Hıristiyanlığın yaşamı olumsuzlayan öğretilerine açtıkları amansız savaşla felsefe gündeminde başköşeyi tutmaktadırlar.

Hemen her yapının başka başka imzalarla, farklı takma adlarla yayımlayan Kierkegaard’ın diğer önemli yapıtları şunlardıc Gjentagelsen ( Yineleme , 1844); Begrebet Angest ( Kaygı Kavramı , 1844); Stadier paa Livets Vej ( Yaşam Yolunun Uğrakları , 1845) ve Sygdommen til Doden (Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, 1849).

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları-

Felsefe Forumu’ndan alınmıştır.

___________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü

23
Oct
06

PARMENİDES VE EVRENSEL US

sbisi:
PARMENİDES
HAYATI VE ESERLERİ HAKKINDA
En eski Yunan filozoflarındandır. Babası Pires, M.Ö. 540-539 yıllarında Foçe’ ye sığınanlar tarafından Önotri’ de kurulmuş bir sömürge olan Hiyele (Elia ya da Velia) sitesinin yurttaşlarındandı. Parmenides’ in Elea’ da doğduğu ve burada aristokrat bir aileye mensup olduğu anlaşılmaktadır. Diogene Laerce, onun LIX. Olimpiyat’ ta, yani, M.Ö. 504-500 yıllarında parladığını anlatır. Eflatun da Parmenides diyalogunun başında, Theett’ le Sofist diyaloglarında bu filozoftan bahseder ve onun altmışbeş yaşındayken, öğlencisi Zcnon’ la birlikte Atina’ ya geldiğini ve o zaman pek genç olan Sokrat’ ın kendisiyle görüştüğünü anlatır. Bu itibarla Sokrat, M.Ö. 399′ da yetmiş yaşındayken ölüme mahkûm edildiğine göre ve Sokrat, Parmenides’ le görüştüğü zaman 18 ya da 20 yaşında olduğu kabul edilince, Parmcnides’ in Atina’ ya M.Ö 451-449 da gelmiş ve bu tarihte seksen yaşına ulaşmış olduğu kabul edilmekledir. Bu itibarla onun M.Ö. 511-529 yıllarında doğduğu anlaşılır.
Parmenides, Zenon’ dan yirmi beş yaş büyüklü. Eflatun, Sofist diyalogunda, onun Xenophan’ ın öğrencisi olduğunu kaydederse de, bu kuşkuludur; sadece bu filozoftan küçük bir yaşta olduğu halde, onun ve düşünceleriyle alay ettiği Heraklit’ in ve Melissos’ un çağdaşı olduğu kuşku götürmez bir gerçekliktir. Parmenides’ in sisteminde, matematiğe verilmiş olan önem ve ‘mutlak birlik’ kuramı, onun Xenophan’ dan çok Fisagorculuğa karşı bir yakınlığı olduğuna aracılık eder ve artık bugün anlaşılmıştır ki, onu felsefeye alıştıran Fisagorcu Ameinias’ tır ve Parmenides, buna bir Heröon, yani kutsal bir mihrap da yaptırmış ve Metapont’ da Fisagor için de bir mezar anıtı diktirmiştir… Nitekim, Strabon’ da, onun Fisagorcular gibi yaşadığını söyler. Bununla birlikte aşağıda göreceğimiz gibi Parmenides, Fisagor doktrinine bağlı kalmamıştır. 0, zamanının filozofları gibi politikaya karışmış yurdunun kanunlarını hazırlamıştır. Parmenides’ den bahseden filozof ve felsefe tarihçilerinin hemen hepsi ona saygı gösterirler. Eflatun, kendisine, “büyük saygıdeğer, korkunç, asil ve derin sözlerinde anlaşılmazlık tehlikesi bulunan hatip” sıfatlarını verir (Sofist). Aristo onu diğer Elea filozoflarından üstün görür.
En eski Yunan filozoflarındandır. Babası Pires, M.Ö. 540-539 yıllarında Foçe’ ye sığınanlar tarafından Önotri’ de kurulmuş bir sömürge olan Hiyele (Elia ya da Velia) sitesinin yurttaşlarındandı. Parmenides’ in Elea’ da doğduğu ve burada aristokrat bir aileye mensup olduğu anlaşılmaktadır. Diogene Laerce, onun LIX. Olimpiyat’ ta, yani, M.Ö. 504-500 yıllarında parladığını anlatır. Eflatun da Parmenides diyalogunun başında, Theett’ le Sofist diyaloglarında bu filozoftan bahseder ve onun altmışbeş yaşındayken, öğlencisi Zcnon’ la birlikte Atina’ ya geldiğini ve o zaman pek genç olan Sokrat’ ın kendisiyle görüştüğünü anlatır. Bu itibarla Sokrat, M.Ö. 399′ da yetmiş yaşındayken ölüme mahkûm edildiğine göre ve Sokrat, Parmenides’ le görüştüğü zaman 18 ya da 20 yaşında olduğu kabul edilince, Parmcnides’ in Atina’ ya M.Ö 451-449 da gelmiş ve bu tarihte seksen yaşına ulaşmış olduğu kabul edilmekledir. Bu itibarla onun M.Ö. 511-529 yıllarında doğduğu anlaşılır.Parmenides, Zenon’ dan yirmi beş yaş büyüklü. Eflatun, Sofist diyalogunda, onun Xenophan’ ın öğrencisi olduğunu kaydederse de, bu kuşkuludur; sadece bu filozoftan küçük bir yaşta olduğu halde, onun ve düşünceleriyle alay ettiği Heraklit’ in ve Melissos’ un çağdaşı olduğu kuşku götürmez bir gerçekliktir. Parmenides’ in sisteminde, matematiğe verilmiş olan önem ve ‘mutlak birlik’ kuramı, onun Xenophan’ dan çok Fisagorculuğa karşı bir yakınlığı olduğuna aracılık eder ve artık bugün anlaşılmıştır ki, onu felsefeye alıştıran Fisagorcu Ameinias’ tır ve Parmenides, buna bir Heröon, yani kutsal bir mihrap da yaptırmış ve Metapont’ da Fisagor için de bir mezar anıtı diktirmiştir… Nitekim, Strabon’ da, onun Fisagorcular gibi yaşadığını söyler. Bununla birlikte aşağıda göreceğimiz gibi Parmenides, Fisagor doktrinine bağlı kalmamıştır. 0, zamanının filozofları gibi politikaya karışmış yurdunun kanunlarını hazırlamıştır. Parmenides’ den bahseden filozof ve felsefe tarihçilerinin hemen hepsi ona saygı gösterirler. Eflatun, kendisine, “büyük saygıdeğer, korkunç, asil ve derin sözlerinde anlaşılmazlık tehlikesi bulunan hatip” sıfatlarını verir (Sofist). Aristo onu diğer Elea filozoflarından üstün görür.Parmenides, daha çok 475 yılına doğru meşhur olmuştur. Yetiştiği çevrede, Mile Okulundakinden pek farklı bir bilgi hayatı vardı. Burada, edebî şekil ve üslup bile ayrı karakterlere sahiptir. İlk olarak düzenli bir felsefe sistemini manzum bir dille o yazmıştır. O dönemin yazarlarındaki adete uyarak, Doğaya Dair adını verdiği bu manzum eseri, şekil bakımından Orfeciliğe (Orphisme) dair eserle de görüldüğü gibi, soyut ve bulanık bir dille yazılmış olduğu halde öğretsel (didactique) bir niteliğe de sahiptir. Bu eserden zamanımıza 155 beyit gelebilmiştir. Bunların çoğu, Semplisius’ un Yorumlama’ sında saklıdır.

En eski Yunan filozoflarındandır. Babası Pires, M.Ö. 540-539 yıllarında Foçe’ ye sığınanlar tarafından Önotri’ de kurulmuş bir sömürge olan Hiyele (Elia ya da Velia) sitesinin yurttaşlarındandı. Parmenides’ in Elea’ da doğduğu ve burada aristokrat bir aileye mensup olduğu anlaşılmaktadır. Diogene Laerce, onun LIX. Olimpiyat’ ta, yani, M.Ö. 504-500 yıllarında parladığını anlatır. Eflatun da Parmenides diyalogunun başında, Theett’ le Sofist diyaloglarında bu filozoftan bahseder ve onun altmışbeş yaşındayken, öğlencisi Zcnon’ la birlikte Atina’ ya geldiğini ve o zaman pek genç olan Sokrat’ ın kendisiyle görüştüğünü anlatır. Bu itibarla Sokrat, M.Ö. 399′ da yetmiş yaşındayken ölüme mahkûm edildiğine göre ve Sokrat, Parmenides’ le görüştüğü zaman 18 ya da 20 yaşında olduğu kabul edilince, Parmcnides’ in Atina’ ya M.Ö 451-449 da gelmiş ve bu tarihte seksen yaşına ulaşmış olduğu kabul edilmekledir. Bu itibarla onun M.Ö. 511-529 yıllarında doğduğu anlaşılır.Parmenides, Zenon’ dan yirmi beş yaş büyüklü. Eflatun, Sofist diyalogunda, onun Xenophan’ ın öğrencisi olduğunu kaydederse de, bu kuşkuludur; sadece bu filozoftan küçük bir yaşta olduğu halde, onun ve düşünceleriyle alay ettiği Heraklit’ in ve Melissos’ un çağdaşı olduğu kuşku götürmez bir gerçekliktir. Parmenides’ in sisteminde, matematiğe verilmiş olan önem ve ‘mutlak birlik’ kuramı, onun Xenophan’ dan çok Fisagorculuğa karşı bir yakınlığı olduğuna aracılık eder ve artık bugün anlaşılmıştır ki, onu felsefeye alıştıran Fisagorcu Ameinias’ tır ve Parmenides, buna bir Heröon, yani kutsal bir mihrap da yaptırmış ve Metapont’ da Fisagor için de bir mezar anıtı diktirmiştir… Nitekim, Strabon’ da, onun Fisagorcular gibi yaşadığını söyler. Bununla birlikte aşağıda göreceğimiz gibi Parmenides, Fisagor doktrinine bağlı kalmamıştır. 0, zamanının filozofları gibi politikaya karışmış yurdunun kanunlarını hazırlamıştır. Parmenides’ den bahseden filozof ve felsefe tarihçilerinin hemen hepsi ona saygı gösterirler. Eflatun, kendisine, “büyük saygıdeğer, korkunç, asil ve derin sözlerinde anlaşılmazlık tehlikesi bulunan hatip” sıfatlarını verir (Sofist). Aristo onu diğer Elea filozoflarından üstün görür.Parmenides, daha çok 475 yılına doğru meşhur olmuştur. Yetiştiği çevrede, Mile Okulundakinden pek farklı bir bilgi hayatı vardı. Burada, edebî şekil ve üslup bile ayrı karakterlere sahiptir. İlk olarak düzenli bir felsefe sistemini manzum bir dille o yazmıştır. O dönemin yazarlarındaki adete uyarak, Doğaya Dair adını verdiği bu manzum eseri, şekil bakımından Orfeciliğe (Orphisme) dair eserle de görüldüğü gibi, soyut ve bulanık bir dille yazılmış olduğu halde öğretsel (didactique) bir niteliğe de sahiptir. Bu eserden zamanımıza 155 beyit gelebilmiştir. Bunların çoğu, Semplisius’ un Yorumlama’ sında saklıdır.Parmenides’ in eseri iki bölümdür:
1- Gerçeğin Sözleri 2- Görüşlerin Sözleri.

O, birinci bölümde kendisinden varlık ve mutlak gerçekle, ikincide ise, duyulur ve gerçek Cnoses’ ler ve doğal ilkelerle uğraşmıştır ki, Plütark (Amatör, lib. IX, cilt XXXII) bu bölüme Kozmogoni adını verir. Bu eserin Sextus Empriküs tarafından saklanmış olan başlangıcı sanat bakımından da orijinal ve güzeldir. Bu önsöz’ de Parmenides, güneşin kızları tarafından sürülmekte olan bir arabaya binmiştir. Bu kızlar, kendisini gece ile gündüzün ayrıldığı bir yola kadar götürürler; orada, bilim adamına kılavuzluk yapan bir Tanrıçanın sarayı gizlenmiştir. Kapısında öç almaktan hoşlanan adalet bekçilik yapmaktadır. Rehber kızlar, ozana kapıyı açması için bu bekçiye rica ederler ve kapı açılır; bu suretle Parmenides Tanrıçanın huzurunda kendisine telkin edilen gerçekleri öğrenir. Tanrıça, ona der ki: “Senin her şeyi öğrenmen gerektir ve kalbin tamamiyle küresel olan gerçekle fanilerin düşüncelerini, hiç bir sıkıntı duymadan öğrenmelisin. Halkın bilgilerinde gerçek bir inanç bulunamaz. Bununla birlikte, onları, bu bilgilerin konularındaki gerçekliğe dair her şeyi içine alan, her şeyi kaplayabilen bir inceleme ile nasıl yargılamak gerektiğini bilmek için öğrenmelisin”. Fakat ozan, Tanrıçadan, ancak düşünmekle öğrenilebilecek olan ’savaş hali’ ndeki birtakım kanıtları da elde ettikten sonra diğer bir yolu takibe mecbur olur.

Parmenides, bu suretle düşüncelerinin iki karşıt yöntemini teşkil eden iki yolla karşılaşır: Bunlardan biri, eserinin birinci bölümünü teşkil eden ve mantıksal düşünceye uygun gelen Gerçek Yolu, diğeri duyu organlarının karışık deneyleri ve âdetlerin komutası altında bulunan halk bilgisi ve bunların türlü değişik görünüşlerinden ibaret olan Görüşler Yolu; tüm tehlikelerine karşın bu ikinci bölümü de öğrenmek gerektir. Parmenides, bu iki aykırı yolu uzlaştırmak için hayal gücünü kullanmı ve düşüncesini fazla esnek bir hale getirmiştir.

a) Gerçek Kuramı: Bu bölümde mutlak varlık aranmıştır. Ona göre, varolmayan şey yoktur. Her şey mevcutsa vardır, değilse yoktur. Yok olan şeyse esasen varolmadığından, onu tanıyabilmenin de olanağı yoktur. Varlığın kendisinden başka bir şeyle ilişkili olması kabul edilemez; çünkü, kendinden başka bir şey yoktur. Şu halde, “yokluk vardır, diyen için hiç bir zafer yoktur!”. Bu olamazlıktan hiçbir bilgi elde edilemez Zira, varolmamak (non etre – yokluk) asla gerçeklenmiş değildir.

Parmenides’e göre bilgi, gerçeği yöneten ve düzenleyen ontolojik bir gerçekliktir: Varlığın nitelikleri ise, şöyle çözümlenir: Varlık mademki vardır, öyleyse doğması gerekir ve eğer yokluk zorunlu ise buna karşıt olarak varlığın da yokluğunu düşünmek gerekir. Yokluktan ancak, yokluk meydana gelir. Varlık için ne geçmiş, ne de gelecek vardır. O, ebedî bir ‘şimdi’ içindedir. Öyleyse varlık için mahvolmak ve harap olmak gibi bir düşünce kabul edilemez. ‘Oluş’ da yoktur. Tüm değişmeler, dönüşüm (istihale) gibi görünen şeyler, hep duyu organlarımızın vehimleri ve yanılmalarından doğmuşlardır. Varlığın doğasını tek saymamak da çelişiktir. Varlık, bir cinsten bir birliğe sahiptir. O, tamamıyla kendisiyle yoğrulmuştur, kendinden fazla yada eksik değildir. Bu itibarla onda boşluk ve aralık yoktur. Bunların tersini düşünmek de çelişiktir. Bütün bunlardan da içinde büyük zorunluluğun sıkışmış olduğu bir takım bağlar çerçevesinde varlığın değişmez bir halde varolduğu sonucu çıkar. Varlık, tam ve sonludur. Zira, kendisin de hiç bir şey eksik değildir. Sonsuz olmuş olsaydı, kendisinde her şeyin eksik oluşuyla karşılaşacaktı. Varlık, tanı olarak sonlu olunca, her cihetten gerçek gibi aynı olma zorunda olurdu. Yani varlık, her taraftan denklik içinde olan ve her yönde aynı ağırlığa sahip olan küre halinde bir yuvarlaktır. İşte, “düşünmeyen, aciz, kör, sağır, çift kafalılar” —bunlar, Heraklit ve taraflılarıdır— varlıkla yokluğun, oluşla olmayışın aynı şey olduğunu zannederler. Oysaki, “düşünmekle varlık aynı şeydir”. Ona göre düşünmeyi yaratan, kendisini olabilir yapan konusundan başka bir şey değildir. “Düşünmekle, neyi düşünmek aynı şeydir. Zira, düşünülecek bir şey olmadığı takdirde, düşünceyi bulamazsın”.

B. Russell, bu nokta hakkında dikkate değer ve geniş bir çözümleme vermiştir. Bundan Parmenides’ in gözüyle ontolojinin şu kuralı elde edilir. “Varlık ya tamamıyla varolmak ya da hiç varolmamak zorundadır. Hiç bir güç, yokluktan bazı şeylerin doğabileceğini söylemeye kandırılamaz (ikna. Bu itibarla verilecek karar şudur: O, ya vardır, ya yoktur; öyleyse zorunlu olarak düşünülemeyen ve bir ad verilemeyen yolu bırakmalıdır. Zira bu, gerçek yol değildir. Özet olarak denebilir ki, mutlak olan bir ‘evet’ vardır; onu mutlak bir ‘hayır’la (non) belirtmek ve bu inkârı onaylamak olanaksızdır.

b) Görüşler Kuramı eserinin ikinci bölümünde Parmenides, düşünme ve akıl yürütme aracılığıyla kurduğu metafizik varlığın, görgül (eınprique) deneylerle elde ettiğimiz ya da duyu organlarımızın bize naklettiği varlıkla çelişik bir halde olduğunu fark etmiştir. Bu itibarla o, bu bölümde sadece insanların bir takım zanlarına, aldanışlarına neden olan duyulur şeylerle uğraşır. Burada yeni bir kozmogoni kuramıyle karşılaşıyoruz. Fakat bu kuranı, o dönem için alışılmış olan Anaximandros fiziğinden pek de farklı değildir. Ona göre, “Fanilerin yanılması, iki şekil almalarından ibarettir. Oysaki, bunlardan biri, her zaman zorunlu değildir. Bu iki şekilden biri, esirli ateş, zahmetsizce ve her hususta kendi kendine benzer; karanlık gece ise, yoğun ve ağırdır”. Yeryüzü, bu karanlık ve temiz geceden oluşmuştur, ateş etkindir(aktif), gece ise edilgindir (pasif). Eşya bu ilk ilkenin bir çeşit türeme (tenasül) ilişkisinden meydana gelmiştir. Yani, eşya birtakım mitolojik kuvvetlerin etkisi altında ilgilenen bir birleşme ve ayrılmanın ardalanmasından (teakup) ibarettir. Her şeyi yöneten ve talihleri dağıtan bir Tanrıçadır ki, bunun adı “zorunluluk’ ya da ‘adalet’tir; bunun yeri, ‘âlemin kalbi’dir. Bu Tanrıçanın doğurduğu ilk Tanrı, Aşk’lır (Eflatun, Şölen) ve daha sonra da ‘nifak’ adında bir Tanrı yaratmıştır. İşte ateşle gecenin birleşmesini sağlayan akıllı bir Tanrının eşyaya verdiği ‘çekim’ (cazibe), yani aşk aracılığıyla her şey oluşmuştur.

İnsan düşüncesinin evriminde önemli bir geçit noktası sayılan Parmenides’ in, yetiştiği döneme dek gelmiş olan düşünce akımlarındaki yerini belirtmek gerektir. E. Bre’hier, bu konuda şöyle söyler: Parmenides, dolaysız bir deneyle gözlediği âlemde, eşyanın doğuşunu ve oluşunu, birbiri ardından meydana gelen birleşme, ayrılma, parçalanma ve bozulma gibi olayları anlatan Heraklit’ e karşı bütün bunları reddeden bir sistem kurmaya çalışmıştır. Duyu organlarıyla dil alışkanlıklarının etkisi altında insanı Mile Okulunun kozmolojisine götüren genel ve duyulur (sensible) bilgilere karşı bu ozan filozof, gerçekliği büsbütün başka bir yoldan anlamayı sağlayan ‘gerçeklik yolu’nu ileri sürmüştür. Bu itibarla onun düşüncesindeki yenilik, Yunan felsefe diyalektiğinin hareket noktasını oluşturan bu akıl yürütme ve eleştiri yönteminde gizlidir.

Parmenides, gerçeklik düşünüldüğü zaman, ‘vardır’ demek gerektir; o, ‘yoktur’ denemez; zira, olmayan bir şeyi tanımak ve ifade etmek olanaksızdır, derken, Mile Okulunun düştüğü çelişikliği reddetmiş oluyor. Çünkü, bu okulda ilk ilke, hem var, hem yok, tüm varlıklar, kendisinde olabilir bir şekilde gizli, fakat kendisi hiç bir zaman bu varlıkların aynı olmayan bir tözdü. Parmenides’ e göre ise, olmayan bir şey, olan bir şeyden oluşamaz. Eşyanın dağılıp bölümlere ayrılması olanaksızdır. Zira, varolan bir şeyin derecesi yoktur; ve bir yerde, diğer bir yerdekinden daha az ya da daha çok olarak varolamaz. Nihayet, Mile Okulunun sonsuz tözü boştur. Zira, sonsuz, her şeyi dolgun bir surette kendi içine alamaz.

Parmenides’ e göre’ varolan şey’ soyut bir kavram değildir. Belki de bu Fisagor biliminde devam edegelen bir çeşit ‘geometrik hayal’ dir. Milelilerde ‘adalet’, ‘zorunluluk’ ve ‘kader’ gibi birtakım soyut tanrılıklar, eşyanın akışını düzenler ve yönetirlerdi. Permenides’ de ise, bunlar bir kez olmuş bulunan varlığın tam olan hareketsizliğini sağlarlar. Onda, geleneksel ve dinsel zekânın izleri vardır. Güneş ona göre, üzerinde zorunluluğun oturduğu bir yerdir ki, orası ruhlar için bir geçittir ve ruhlar nasiplerini bu zorunluluğun elinden alırlar. Parmenides’ in göğü, birleşik merkezli ve nurlu dairelerden oluşmuştur. Onların merkezinde yeryüzü bulunur; bu daireler, Anaximandros’ un halkalarını anımsatır.

Parmenides’ i bazı tarihçiler ülkücülüğün kurucusu, diğer bazıları da maddeciliğin babası sayarlar. Parmenides, çok cepheli bir filozoftur ve onunla birlikte, Yunan düşüncesinde iki aykırı akım başlamıştır: Biri Mile Okulunun pozitifçiliğidir ki, mitoloji ve geleneklerden uzak ve halka inanmayan bir düşünüş tarzıdır. Diğeri, Fisagor ve Parmenides’ in akılcılığıdır ki, gerçeği düşünce aracılığıyla kurmaya çalışır. Diyalektiğe yönelmiş olan, dolaysız deneyden hoşlanmaz; bu yüzden de duyulur şeyler söz konusu olduğu zaman mitolojiye bağlanır. Bu; halkçı ve propaganda zevkini tatmış olan bir düşünüş tarzıdır. Bu itibarla bu dönemin en göze çarpan niteliği, akılcılığın mitolojik hayal gücüyle birlikte pozitifçiliğe karşı içten bir bağlılık göstermesidir. Anlaşılıyor ki, Parmenides, çelişikliği, düşüncenin esaslı bir kuralı sayarak akılcı felsefenin kurucusu olduğu gibi, akıl yürütmeye verdiği değerle de idealar felsefesinin açılmasına hizmet etmiştir. Aynı zamanda onun kuramı, cisimci (corporaliste) birciliğin bir sonucudur. O, boş bir uzayın bulunamayacağına inanmıştır. Eflatun, bu konuda onun şöyle bir parçasını nakleder: “Her şey Bir’dir ve Bir, içinde hareket edeceği bir uzam’ a sahip olmadan kendi kendine sükûn içinde kalır” (Thetetete) ve Aristo’ nun da gördüğü gibi, Parmenides’ in Bir’i hareketsizdir. Çünkü, hiç kimse duyulur gerçeklikten başka bir gerçekliğin varolabileceğini hayal etmiş değildir, düşüncesindedir (De Coclo). Bu itibarla Parmenides, olanın sonlu, küresel, hareketsiz ve cisimli bir ‘dolgunluk’ (plenum) olduğunu kabul etmekle de maddeciliğe yol açmıştır. Ona göre, sayıca çokluk, hareket, boş uzay ve zaman görünüşleri bir takım yanılsamalardan başka bir şey değildirler.

Parmenides’ in varlığı, Anaxagoras’ da ‘homeomeriler’, Lösip’ de ve Demokrit’ de ‘atomlar’ olacaktır. B. Russell, Parmenides’ i tarih bakımından önemli kılan, der, kendinden sonraki metafizikçilerden Hegel’e dek gelen tartışma tarzını yaratmış olmasıdır. Onu çoğu kez mantığın yaratıcısı saydılar, gerçekte ise, Parmenides, mantığa dayanan bir metafizik yaratmıştır.

Parmenides, varlığın mutlak birliğini kabul ederek her çeşit oluşu inkâr ettiğinden, eşyada görünen hareket ve düzeni açıklamak için ayrı bir ilkeye ihtiyaç görmemiştir. Bu itibarla ona göre, ruhların sayıca çokluğu, bir yanılsamadan ibarettir. Şu halde tinselle cisimli aykırılığı —ona nazaran— yoktur ve tüm ruhsal hayat olayları da cismin içinde bulunan türlü tözlerin bir karışımıyla açıklanabilir.

Parmenides’ in tanrılar hakkındaki görüşünde Orfecilikle Fisagorculuğun etkisi vardır. O, Fisagor’ un sayı ve nicelikle karıştırdığı varlığın birliliği kavramının mantıksal değerini göstermiştir ve Eflatun felsefesi, onun sisteminden aldığı ilhamla derinleşmiştir. Sisamlı Melissos ve Elealı Zenon da onun çıraklarından sayılır.

KAYNAK:
Filozoflar Ansiklopedisi
Yazan:Cemil Sena
Remzi Kitapevi Yayınları
__________________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü
 




RSS Bilimadami.NET

  • An error has occurred; the feed is probably down. Try again later.

Sayfalar

 

Ekim 2006
M T W T F S S
« Jul   Nov »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Blog İstatistikleri

  • 17,390 hits

Top Clicks

  • Hiçbiri

Göze Batanlar

Fotoğraf

Loch Cill Chriosd

Blue Vs. Yellow!!

War of the Worlds

005/365 ... Winter wonderland!

More Photos