sbisi:
”Korkunçtur, kendi yasanın yargıcı ve öc alıcısıyla yalnız kalmak. Yıldız işte böyle fırlatılır ıssız uzaya, yalnızlığın buzlu soluğuna… Ama bir gün yalnızlık yoracak seni, bir gün eğilecek gururun ve yürekliliğin yılacak. Bir gün haykıracaksın:
”Yalnızım ben!…”
Kendi yüceliğin bir hayalet gibi korkutacak seni.”
NİETZSCHE
Hayatın geride kalanlar, yolcu uğurlayanlar tarafında iseniz, gerek korkularınız, gerek beceriksizlikleriniz, gerek cesaretiniz , gerekse seçimlerinizden dolayı yaşama sarılanlardansanız, kendilerini ölümün kucağına bırakanlar adına yorum yapmanız ve ya konuşmanız olanaksızdır.Çünkü söylenen her söz, söyleyenin öznel durumuna ilişkin, onu yansıtan ses yığınlarıdır.
Yazılı sanatlarda, intihar ile ilgili tüm yazılanlar geride kalanlara yazılı/yazısız bir mesaj vermeye çalışırlar.
Kleopatra’dan Slyvia Plath’a, Mayakovski’den Marilyn Monroe’ya kadar yaşamına intiharla son verenlerin bu akibeti neden tercih ettiğini kimse bilemez.
Shakespeare için, Julyet’in öldüğünü sanan Romeo’ya layık başka bir son düşünülemezdi bile… Fransız ozanı Gerard de Nerval’in melankolik karakteri de sanki başka bir sona ulaşamazdı. 20. yüzyılda da kimi yazarlar aynı yolu seçti: Rus şairi Mayakovski, Fransız sanatçıları Antonin Artaud, Paul Celan veya Henry de Montherlant, İngiliz kadın yazarları Virginia Woolf ve Sylvia Plath, İtalyan yazarı Cesare Pavese… Amerikalı Ernest Hemingway’le Japon Yukio Mishima da aynı sonu seçtiler. Hem de en sert ve ‘erkekçe’ ölümlerle: Hemingway kendini av tüfeğiyle vururken, Mishima da tipik Japon geleneğince hara-kiri yapmayı seçti. Sonu intihar değilse de acı bir trafik kazasıyla ve de çok erken yaşta gelen Fransız yazarı Albert Camus zaten “Felsefenin eğilmesi gereken tek önemli konu intihardır” dememiş miydi?
Shakespeare’in eserlerindeki elliden fazla karakter, (Dostoyevski’de onyedi) intihar ederek ölmüştür. Shakespeare’in yaşadığı dönem İngiltere’sinde ”intihar” sözcüğünü karşılayabilecek bir sözcük yoktu. Ortaçağ Avrupa’sında intihar ve cinayet aynı sözcükle ifade ediliyordu. ”Suicide” (intihar) sözcüğü ilk kez isim olarak 1643′te kayıtlara geçmiş, fiil olarak ise 19.yüzyıl ortalarında kullanılmaya başlanmıştı. Türkçe’de, ne İslamiyet öncesi ne de İslamiyet sonrası kaynaklarda intihar anlamına gelebilecek bir kelimeye rastlanmamaktadır. (Vankulu Lugatı-1170/ Burhan-ı Kadı-1278) Tanzimat döneminde Batı dillerinden yapılan çevirileri karşılayabilmek için, Arapça’da ”kendi kendini öldürme”anlamına gelen ‘intihar’ kelimesi kullanılmıştır.
İntihar etmek ölüm denen korkunç ve bilinmeyen boşluğa gönül rızasıyla isteyerek dalmak hayat denilen Tanrı’nın o muhteşem armağanını görülmemiş bir hovardalıkla, bir anlık bir karar ya da iyice düşünülmüş bilinçli bir eylem sonucu savuruvermek…
İlahi kaynaklı dinlerin hemen hepsinde intihar, Tanrı’ya öncelik vermemekle eş anlamlıdır. Dinsel kuralları sekteye uğratan, sosyal hayatın işlerliğine çomak sokan bu eylem, hem beden ve hem de ruhsal anlamda cezaya çarptırılır. Bazı ilkel inanç sistemlerinde ise intihar tam tersine yorumlanır. Markis adasında yaşayan Eskimolar, Tanrı katındaki mutluluğa ulaşmanın tek yolunun intihar etmek olduğuna inanıp genç yaşta intihar ederlermiş. Filipinler’de, deniz üzerinde yaşayan Badjaola’lar ise yaşamayı uğursuzluk saymaktalar. Günlük yaşamda karşılaştıkları intihar olayları, onlar için oldukça sıradandır. Vikingler, intihar sonucu ölenlerin ailelerine saygı gösterip onların geçimlerini üslenirlermiş.
Şimdiye dek düşünmediyseniz
Bakmayın içinde ne var,
Küçük bir kitaptır yaşamak
Elinizde tutmaya yarar.
C. Süreya
20. yüzyılın en popüler alanlarındaki kimi intiharlar da gerçekten şaşırtıcı oldu. Genelde hep mutlu ve neşeli oldukları sanılan sinema ya da pop-müzik starlarının intiharları akıl alır şey miydi? O fırtınalı hayat içinde üst üste gelen kimi düş kırıklıkları, kimi bunalımlar, tatminsizlikler, zaten sanatçı olmak için adeta gerekli olan o hassas ve usturanın ağzı üzerindeki ruhları, kimi zaman erken bir ölüme sürükledi. Örneğin 1930′ların ünlü aktrisi Lupe Velez bir aşk macerasının hüznüyle kendisini öldürdüğünde, sadece 36 yaşındaydı. Egzotik filmlerin kraliçesi güzeller güzeli Maria Montez banyosuna girdi ve bir daha çıkamadı. Yıl 1951′di ve o 32 yaşındaydı. Sinema tarihinin belki en görkemli intiharı, Marilyn Monroe’nunkidir. Aslında tam aydınlanmamış ve hala tartışılan bir ölümdür bu… Ama Marilyn’in, Hollywood’un yarattığı ve yine onun yok ettiği bu süper-starın, çok karmaşık nedenlerle, hayatının o döneminde gerçekten ölümü düşündüğü ve istediği artık biliniyor.Yarı bilinçle de olsa alınan o ilaçlar, ölüme çıkarılmış bir davetiyeydi. O zayıf anında ölüm ona belki beyaz kanatlı bir meleğin temsil ettiği tek kurtuluş olarak görünmüştü. Öyle olmalı. O da 1962 yılında öldü: 36 yaşında…
Sanatçılar neden intihar ediyorlar? Dilin, fırçanın, notanın sınırlarının, dünyanın sınırları olduğunun farkına vardıkları için mi? Yoksa hayatın tüm yaşanılabilir alanlarını tükettikleri için mi? Cevap ne olursa olsun, hepimiz sanatçıların intiharında derin anlamlar olduğunu düşünürüz, bütün öteki intiharlardan ayrı tutarız onların intiharlarını. Can havliyle yazdıkları son sözlerine kulak kesilir, yazdıklarını kutsarız neredeyse. Çünkü bıraktıkları notlar, giderayak omuzları üstünden geride bıraktıkları hayata hala göz kırptıklarının izlerini taşımaktadır. Her tercih, bir kaybedişi de beraberinde getirir. Neyi kaybettikleri bizde, neyi kazandıkları ise yalnızca kendilerinde saklı kaldı.
Belki en trajik intiharlardan biri Pier Angeli’ninkiydi. 1950 yılıyla birlikte birden hayatımıza giren bu son derece temiz ve saf yüzlü güzel İtalyan kızı, kısa zamanda Hollywood’a gitmiş ve orada “Teresa”, “Üç Aşkın Hikayesi”, “Sombrero”, “Yukarda Biri” gibi filmlerle ün yapmıştı. Sanatçı, sinema başkentinde gencecik bir adamla, James Dean’le tanıştı ve birbirlerine aşık oldular. Ama ‘mamma’ Angeli, bu serseri kılıklı genci onaylamadı ve sevgili kızını yine kendi ırkından gelen, İtalyan kökenli, halim-selim bir şarkıcı-oyuncuyla, Vic Damone’yle evlendirdi. James Dean kısa zaman sonra aşırı hızdan ölüp gitti ve bir efsane oldu. Angeli ise mesleğini gitgide kötüleşen filmlerle sürdürdü. Belki de annesi yüzünden kaçırdığı mutluluğun hayali hiç peşini bırakmamıştı. Sanırım asla mutlu olamadı ve 1971 yılında intihar etti. 39 yaşındaydı. Başkaları da var tabii…
Yaklaşık on beş yıl boyunca günlüğünde kendi intiharının izini süren Pavese, gösteriş düşkünü müntehirleri dışarda bırakarak, canlı olmanın nasıl bir güç barındırdığına göndermede bulunmuştu..İnsanı yarına, hayatın ona verebileceği şeylere, olağanüstü geleceğe bağlayan iplik -son kertede- herhangi bir inançtan ve tutarlılıktan daha güçlü bir bağdır.Fransız edebiyatının erken Sembolist şairi Gerard De Nerval, soğuk bir kış gecesi Paris’te bir sokak fenerine kendini kravatıyla astığında, ruhunu saran bir tedirginlik ve yazıklanma içindeydi: “Yazık! Her şey ölecek demek ben ölürsem!”. Mayakovski, Rus ruletine şans vermeyecek bir kararlılıkla tetiği çektiğinde bile, gözü alnına dayadığı namlunun ardında kalmıştı. Çünkü bıraktığı mektupta bitmemiş şiirlerinin kime verileceğini salık veriyor, sevgilisine ”Lili beni sev” diye sesleniyordu. Bir zamanlar teorisyenliğini yaptığı Gerçeküstücülüğü de aşan Artaud, intiharın gerçekliğinden şüpheye düştüğü anda, yaşayanlara öykünerek hayıflanır: ”Elbet yaşayacaktım, ama vücudum bana ihanet etti”. Nirvana’nın assolisti Kurt Cobain, çenesine dayadığı av tüfeğinin soğukluğuna aldırmadan, kendisinin kaybettiğini söylediği yaşama sevincine, eşinin sıkı sıkı sarılmasını tembihler:”Lütfen devam et Courtney”
Eşi romancı Romain Gary’nin intiharından kısa süre sonra Amerikan kökenli Fransız yıldızı Jean Seberg de arabasının içinde hayatına son verdi. 40 yaşındaydı. Deneyimli İngiliz oyuncusu, “Perde Açılıyor”la Oscar kazanmış George Sanders 1972 yılında intihar etti. 1980′lerde Romy Schneider, Natalie Wood gibi kimi ünlü yıldızın ölümleri esrar perdesine bürünmüştü ve kimileri intihar olasılığını dile getirdiler. Fransa’nın parlak oyuncusu, bir dönemde Gerard Depardieu’ye rakip gösterilen Patrick Dewaere ise 1982′de intihar ettiğinde 36 yaşındaydı. Bu 36. yaşa aman dikkat!.. Fransız chanson’unun parlak ismi Mike Brant, kendisini bir binanın 6. katından atarak ölümü seçtiğinde 32 yaşındaydı. Ünlü şarkıcı Dalida ise daha 31 yaşında deneyip başaramadığı intiharı 1990′larda gerçekleştirdi. 50 yaşında bile yoktu. Sylvia Plath intihar ettiğinde 30′unu yeni aşmıştı. Daha fazla beklemeye tahammülü olmamıştı, genç Amerikan şairinin…
Toplumsal intiharları açıklarken Psikolojik kuramlar, duygusal ve kişilik unsurlarının, Sosyolojik kuramlar ise toplumun birey üzerindeki baskılarının etkin olduğunu ileri sürmüşlerdir. Sosyal intihar olayları her ne kadar mevsimsel dönüşüm zamanlarında büyük bir artış gösterse de, bütün bunların sanatçılar için belirleyici bir yanı yoktur. Sanatçılar daha farklı bir algı ortalamasına sahip olduklarından, insanlığın ortak kaderini etkileyecek olumsuzlukların tam da kırılma noktalarına şahitlik ederler. Bu şahitlik sanatçıları püskürtülmesi zor bir algı bombardımanına maruz bırakır. Bir sanatçı duyarlılığının nerede, nasıl ve ne zaman ortaya çıktığına en güzel örnek Zweig’ın 16 Eylül 1939 tarihli günlüğüdür: ”ne olursa olsun mahvolduk, hayatlarımız onlarca yıl düzelmeyecek Fransa’nın teslim olması yakın…bitti. Avrupa’nın işi bitti, dünyamız çökertildi. İşte şimdi tam anlamıyla vatansızız.” Ve çok geçmeden 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Özellikle iki dünya savaşına da tanıklık eden Avrupalı sanatçıların neredeyse organize sayılabilecek intiharları, düşlenilen daha güzel bir yaşama ulaşamama kırılganlığının izlerini taşıyordu. Avrupa’dan Uzakdoğu’ya, bellerinden ikiye bölünmüş ”yitik kuşak” sanatçıları, artık şiir yazmanın imkansız olduğu sonucuna varmışlardı. Her birinin yöntemi farklı olsa da, hemen hemen tüm sanatçıların intihar algısı aynı noktada buluşmaktaydı.
Sanki intihar, tarihin arka sokaklarından akan aşkın bir bilinç haliydi ve soyunun devamı için en ‘’sağlıklı” bedenleri seçiyordu. Farklı zaman ve mekanlarda yaşamış olsalar da, tüm müntehir sanatçılar, kendilerine özgü iletim duyarlıklarıyla birbirlerinden intihar devşirmişlerdir. İngiliz şair Thomas Chatterton, 1770′te intihar ettiğinde henüz on sekiz yaşındaydı. Dört yıl sonra Goethe’nin yazdığı ”Genç Werther’in Acıları” isimli roman, İngiltere’de Chatterton’la başlayan intihar furyasını Almanya’ya taşıdı. Şair ve filozof Heinrich Von Kleist’ın sevgilisiyle birlikte intihar ettiği yıl (1881) dünyaya gelen Stefan Zweig, Kleist’ın ayrıntılı biyografisini yazmış ve ona derin bir hayranlıkla bağlanmıştı. Ne var ki Zweig da Nazi zulmünden kurtulmak için gittiği Brezilya’da Kleist gibi eşiyle birlikte intihar etmişti. Nilgün Marmara Boğaziçi Üniversitesi’nde hazırladığı bitirme tezinde, kendisinden önce intihar etmiş olan Sylvia Plath’ı konu etmişti. Sergey Yesenin’in intiharı üzerine uzun bir mersiye yazıp onu eleştiren Mayakowski, çok geçmeden kendisini intihar edecekti. Bir başka müntehir olan Antonin Artaud ise, ”Van Gogh: Toplumun İntihar Ettirdiği” isimli eserinde, intihar olgusunu açıklamaya çalışan psikiyatrisleri, Van Gogh’u ”deli” olarak niteleyen Arles halkını şiddetle eleştiriyordu. ”Çünkü Van Gogh, gözbebeğinin boşluğa devrileceği an’ı yakalayan feci bir duyarlıktı.”
Peki neydi bu isimleri bir araya getirmeme sebep olan. İntihar kutsayıcılarını haklı çıkarmak mı? Sonunda, yaşayanlar için bir ölüm tasarımına dönüşen intiharlardan yarar umarak, yine yaşayanlar için hayatın haklılığını ispatlayacak sebepler bulmak mı? Gittiğim her yere götürdüğüm alternatifimi yakından tanımak mı? Bedeni çürüdükçe imgesi diri kalan bir ölme biçiminin, kendisini haklı çıkarmak için başvurduğu kanıtların sorgulanmasına katkıda bulunmak mı? Belki daha çoğu, belki hiç biri. Ama iyi biliyorum ki bir oyun benimkisi: En son oyunlarını kendi canlarıyla oynamış insanları yan yana getirerek, ortaya çıkacak resmi görmek istedim belki de” Sanki onların hepsi büyük bir ölümün parçalarıydılar ve yan yana geldiklerinde hep bir ağızdan bize yaşamanın güzelliğini, hiç bitmeyen tazeliğini haykıracaklardı. Ben bu haykırışı hissettim, umarım sizler de hissedersiniz”
Gerçeğin nerede olduğunu kim bilebilir? Sözünü ettiğim tüm bu ayrıksı ve hüzünlü yaşam öykülerinde olduğu gibi, bir ölümün gerçek yüzünü ölenin dışında kim bilebilir?
_____________________________
Bilimadami.net Felsefe Bölümü



0 Yanıt, “İntihar ve Sanat”